Meltem Savran Aykaş

SEVİM BURAK’TA KENT, KADIN VE MİNÖR OLUŞ

Sevim Burak’ın edebiyatında kent, yalnızca bir mekân değil; bedenleşmiş, konuşan, yargılayan ve cezalandıran bir varlık olarak karşımıza çıkar. Bu kentin dili erildir, belleği baskıcıdır, hafızası ise silinmeye ve yeniden yazılmaya dirençlidir. Burak’ın metinlerinde bireysel olan her deneyim, kaçınılmaz biçimde kolektif ve siyasal bir düzlemde birleşir. Onun anlatısı tam da bu yüzden, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin tanımladığı anlamda minör edebiyatın güçlü örneklerinden biridir.

1931 yılında İstanbul’da doğan Sevim Burak’ın yaşamı, daha en başından bir kimlik arayışı ve çatışma deneyimiyle örülüdür. Babası denizci Mehmet Seyfullah Burak, annesi ise Bulgaristan göçmeni Yahudi bir kadın olan Marie Mandil’dir. Ailenin bu çok katmanlı yapısı, erken yaşlardan itibaren Burak’ın kimlik algısını belirler. Babasının işi nedeniyle çocukluğunu çoğunlukla büyükanne ve büyükbabasıyla geçirmesi, annesiyle arasına mesafe koymasına ve Yahudi kimliğine karşı bir tepki geliştirmesine neden olur; ancak bu durum ilerleyen yıllarda yerini yüzleşmeye ve kabullenişe bırakır.

Kentte büyüyen, kentin erkek egemen diliyle karşılaşan Burak için kimlik, hiçbir zaman sabit değildir; sürekli dönüşen ve yeniden kurulan bir süreçtir.

Eğitim hayatında parlak bir öğrenci olmamasına rağmen, eğitimin gücüne inanan Burak, erken yaşlardan itibaren yazıyla temas eder. Mankenlik yaptığı yıllarda kaleme almaya başladığı öyküler, onun edebiyatla kurduğu kendine has ilişkinin ilk işaretlerini verir. İki evlilik, iki çocuk ve kalp rahatsızlıklarıyla geçen bir hayatın ardından, 1983 yılında hayata veda eder. Ancak Burak’ın metinleri, kişisel yaşam öyküsünün ötesine geçerek kentin, kadının ve dilin ortak belleğinde yer eder.

Sevim Burak’ın Yanık Saraylar eserinde yer alan Büyük Kuş öyküsü ve Afrika Dansı eserinde yer alan aynı isimli öyküsü minör edebiyatın en iyi örneklerindendir.

 Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Minör Edebiyat Nedir? başlıklı makalesinde; “Minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır” şeklinde ifade edilir. Minör edebiyatın üç özelliği bulunmaktadır; dilin yersiz-yurtsuzlaşması, sözcelemin kolektifleşmesi ve bireysel olanın dolaysız-siyasal olana bağlanmasıdır.  Burak’ın anlatıları, bu üç dinamiği de sürekli olarak harekete geçirir. Deleuze “oluş” olarak ele aldığı bu süreçte veya edebiyatta, organik ve inorganik olan düzlemde yeni bağlantılar kuran “makine” kavramına yer verir. Makineler sürekli yeni bağlantılar kurma durumunda olan toplanma veya “assemblage” birleşmelerdir. Var olan bu hareketlilik ve değişimler içerisinde, belli sabitlenmelere ve kalıplaşmışlıklara da “mekanizma” adı verilir. Bu açıdan mekanizmalar kemikleşmiş olan makinelerdir. Toplumsal alanda kemikleşmiş olan totaliter rejimler, yönetimler gibi; edebiyat alanında da belli kalıplar içinde sıkışmış ve yaratıcılıktan yoksun eserler de kemikleşme eğilimindedir. Ancak bahsettiğimiz minör edebiyatın üç özelliğinin görülmesi ve bu şekilde kemikleşmiş sistemden yeni oluş düzlemlerine geçiş, yeni bağlantı arayışları Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle “kaçış çizgileri” oluşturur. Kaçış çizgileri ile “organsız beden” oluşur ve moleküler düzlemden kaosa geçiş sağlanır. Örgütlenmiş beden parçalanır. Bu bağlamda Sevim Burak öncelikle bir kadın ve Yahudi kökenli olması, sonrasında ise eserlerindeki dil kullanımı açısından minör edebiyat için önemli bir örnektir. Azınlık ve kadın “oluş”u ile var olduğu ataerkil KENTTE kendinde ve edebiyatta kaçış çizgileri oluşturmuştur.

Büyük Kuş adlı öyküsünde saç örgülerini çözüp KENTİN önüne gerilen bedeni ile bir kadın görmekteyiz. Öykü boyunca kadın ve kent arasında geçen diyaloglar ve kadın kahramanın/anlatıcının geçmişe ve şimdiye dair gidiş gelişlerini okuruz. Öncelikle anlatım ve dilin yapısı açısından Büyük Kuş öyküsünde lineer bir zaman ve anlatım yoktur. Dilin yapısı kurallı olmamakla birlikte; noktalama işaretleri ve imla kuralları da bilinçli olarak ihlal edilmiştir. Burak, dilin yapısını bozarak kentin ideolojik dilini de parçalamış olur. Anlatım içerisinde bazen cümle birden büyük harfler ile devam etmekte ya da kelimelerin harfleri arasında boşluklar verilmektedir. “Buruk, acı duyumların yavaş yavaş saydamlaştırdığı hafif ışıltılı bedeni KENTİN önüne gerildi.” Burada kent soyut bir arka plan değil, eril bir iktidar figürü gibidir adeta. Büyük harflerle yazılan KENT, konuşur, yargılar ve en sonunda cezalandırır. İlerleyen kısımlarda da kentten ve kaybettiği eşinden bahsederken büyük harfle yazmaya devam etmesi, aslında bulunduğu eril toplumun erkek olanı büyük harf ile ifade etme şeklidir. Tam olarak yaşadığı sistemin aynasıdır.

“Muher atkısını attı Kent’e. Onun üşüyen başını örttü. Ayaklarını, dizlerini, gövdesini sımsıkı sardı. Girdiği karanlık kovuğundan ONU çekip çıkardı. Epeyce bir işti bu. Koskoca bir adamdı.”

Kent’in bir erkek olduğunu kesin olarak anladığımız bu ifadelerde, Burak aynı şekilde büyük harf vurgusu ile erkek olandan bahsetmektedir.

Kocasının ölümün ardından kendini sokaklara Kent’e atan bir kadın toplum normlarının dışına çıkan bir davranışta bulunmaktadır. Kent ise bu sapmayı affetmez. Toplum adına konuşan kent -ki doğal olarak erkek adına da konuşur- kadını yargılar ve en sonunda öldürür. Kentin yarattığı baskıya ve korkulara saç örgülerini çözüp meydan okuyan kadın, diğer kadınlar gibi yine bastırılmış ve öldürülmüş olur. Mekanizmaya dönüşmüş olan Kent’ten kendine bir kaçış çizgisi yaratma eğilimindedir kadın ve bu sistemde tek başına mücadele ettiğinin de farkındadır. Aslında dili ve anlatımı kolektiftir. Baskılanmış tüm kadınlar, azınlıklar adına konuşur. “Ben tekim…Siz bir sürüsünüz” diyerek azınlık olduklarını vurgular. Çoğunluğun ve tahakküm kuranın elinde olan gazeteden bahsederken orada yer alan, öldüren, öldürülen kadınlardan bahseder aslında. Öyküde, zaman zaman bir kadın, bir kuş olur. Sürekli bir değişim ve oluş içerisindedir. Aynı zamanda sabit bir kimliğin reddidir. Kent’in “ALNINDA GÜNAH İŞARETİN VAR, SENİ YARGILAYACAKLAR” ifadesi ile Nathaniel Hawthorne’un The Scarlet Letter’ındaki genç kadın Hester’ın zinasını üzerinde taşıdığı A harfi gibi, öykünün kadınına da Kadın Oluşu günahını taşıyacağı bir bedel ile verilir. Kadın oluş burada başlı başına bir suçtur. Ardından kendini kuş ile eşleştirmeye başlayan kadına “SEN BİR KUŞSUN UÇ GİT GÖKLERE” şarkısı söyler Kent. Ve kadını boğarken de “DUYDUNUZ MU HİÇ MADAM, İKİ SESLİ BİR ADAM?” ve devamında yüz bin sesli adama kadar ilerleyen ifadelerinde Kent tam anlamıyla tahakküm kurmuş olan eril zihniyetin yansımasıdır. Bütün adamları, büyük harfli sözleriyle ifade eder. Fakat eril Kentin diline karşılık, kadının dili kolektiftir.

Afrika Dansı adlı öyküsü ise ithal malı olarak nitelendirdiği “BİR MAKİNE” ile başlar. Sevim Burak’ın bu öyküsü otobiyografik ögeler içermektedir. Yaşamış olduğu kalp rahatsızlığına dair göndermeler ve hatta tıbbı terimler, tablolar yer alır. Makine olarak adlandırdığı varlığın karşısına kendini bir “hasta” olarak konumlandırır. Kent bu kez hastane mekânında karşımıza çıkar. Burak, bu öyküde bedeni, kadın bedenini doğrudan bir mücadele alanına dönüştürür. Bir sistem olan hastanenin içerisinde ve iktidar olan doktorun gözetimi altındadır. Makine insanlara emir vermektedir. Buradaki otoriteden kendine kaçış çizgisi yaratan anlatıcı; kullandığı dil ve anlatım ile yine dil sistemini parçalar. Tıpkı Herman Melville’in, Bartleby karakteri gibi verdiği cevaplarda dilin kalıplaşmış kodlarına karşılık gelmeyen ifadeler kullanır. Makinenin bir tahakküm aracı olarak kullandığı dili, tahakkümünü kırmayı amaçlar. Makinenin buyurgan diline karşı, anlatıcı kendi dilini icat eder. Kendi yarattığı yeni kelimelere yer verir; “DAYO, DİMKA, BİSSALA…” Hatta kelimeleri tersinden yazarak yeni anlamlar yükler. “ÖLÜ MİVES KARUB”. Bu açıdan var olan otoriteye karşı elinde kendi dili, yani bir nevi üstünlüğü vardır. Adını ve soyadını tersinden yazarak yeni bir anlam, yeni bir oluş düzeni kurmuş olur. Aslında kendini de yeniden kurar. Bahsettiği o anki Sevim Burak değildir artık. Anlatıcı yaptığı tekrarlar ve dilbilgisi kuralları dışındaki cümleleri ile “dili kekelet”miş ve oluş sürecini başlatmıştır. James Joyce’dan, Beckett’den ve minör edebiyatın en önemli isimlerinden biri olan Kafka’dan bahseder ve artık onları da kendi oluşuna dâhil eder. “ADAM (LAURENCE OLIVIER yukarıda zincirdeki kudurmuş karısını düşünüyor fakat genç karısı JOAN FONTAINE’e gülümsüyordu).        AVRUPA’DAKİ GEMİLERLE EPEYİ TEMASI OLAN OLMUŞ KENDİ IRKTAŞLARI OLAN SİYAHLARI BEYAZLARA SATIYORLARMIŞ.” İfadelerinde ise anlatıcının artık kadın, hasta, zenci, Afrikalı oluşlar arasındaki geçişlerini görürüz. Ve yüzüne BALWALWA maskesi takan anlatıcı – ki bu maskeyi Afrika kabilesindeki erkekler takar- Afrika dansına başlar. Odalara hapsedilmiş hastalar veya mahkûmlar artık koridorlara çıkmış, makinenin otoritesini sarsmıştır. Hastane mekanları çözülür ve koridorlar kaosa açılır. Deleuze’ün yeni bağlantılar kuran makinesinin tersine buradaki makine tam anlamıyla mekanizmadır. “Ben kalabalığın insanıyım/ kalabalıkta seçimimi yapacağım/ renkli/çeşit çeşit insanları görüp en güzelini seçmek istiyorum” Anlatıcı minör edebiyat bağlamında olan çeşitliliği, farklılığı seçmekte ve kucaklamaktadır; hasta olan, zenci olan, Afrikalı olan herkes bir aradadır ve kaosa dalmaktadır. Bu aşamada güç ilişkisi tersine dönmüştür. Kalabalık artık bastırılan değil; seçen, dönüştüren ve yeni bağlantılar kuran bir yapıdır. İdeolojik bağlamda azınlık olan taraf gücü kendi yönlerine çevirmiştir. Toplumsal norm ve dikotomileri “oluş”ları ile parçalar; hasta-sağlıklı, mahkûm-özgür, zenci-beyaz.

Sonuç olarak, Sevim Burak’ın Büyük Kuş ve Afrika Dansı öyküleri minör anlatım ile Kent merkezli baskıcı yapılara ve otoriter sistemlere – ataerkil, makine/doktor- karşı dil, kadın bedeni ve kimlik üzerinden bir kaçış çizgisi oluşturmakta; organsız bir beden haline gelerek çeşitli “oluş” süreçlerine dalmaktadır. Kent; sokakta, hastanede ve dilin içinde yeniden üretilen bir iktidar alanıdır. Burak, bu alanı parçalayarak dili kolektif bir direniş aracına dönüştürür. Dil, iletişim kurma işlevi dışında ideolojik işlevini de yerine getirmektedir. Cümle yapısını ve kodları parçalamaktadır. Bu açıdan ortak bir ses oluşturmaktadır. Minör anlatım, bu açıdan varoluşsal ve siyasal bir zorunluluk olarak belirir.

KAYNAKÇA

Bozkurt, S. Timuroğlu, and S. Timuroğlu Bozkurt. “Türk Edebiyatının Ayrıksı Kalemi Sevim Burak.” Academia.edu, www.academia.edu/30734887/Türk_Edebiyatının_Ayrıksı_Kalemi_Sevim_Burak.

(Biyografisi için yararlanılmıştır.)

Çörekçioğlu, Hakan. Deleuze : Yaşamla İlişkisinde Felsefe Ve Edebiyat. Minör Yayınları, 2017, 1.Baskı.

Deleuze, Gilles, and Félix Guattari. Kafka : Minör Bir Edebiyat İçin. Yapı Kredi Yayınları, 2001, 2. Baskı.

Sevim Burak, Afrika Dansı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018, 5. Baskı.

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

 

Sevim Burak, Yanık Saraylar , Yapı Kredi Yayınları,İstanbul,2018.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir