OĞUZ ATAY’I BİLİR MİSİNİZ? / Tekin Deniz
OĞUZ ATAY’I BİLİR MİSİNİZ?
“Piç kurusu” dedi büyük bir öfkeyle. “Piç kurusu” dedi ve tükürdü yere. Fakat güzel tükürdü ve şöyle dedi: “İnşallah çükü düşer o ampul kafalı pezevengin. Namussuz herif, kızla oynadı oynadı sonra bir hafta içinde başkasıyla nişanlandı. Erkeğin de orospusu var işte. Na bak, gördün mü, bu herif de o orospulardan.”
Aysel, Hatice’yi sahiden çok severdi. Başına gelenlere de kendi başına gelmişçesine sahip çıkmıştı. Onu bildim bileli Hatice’yi koruyup kollamaya çalışıyordu.
Bu bizim Aysel ayrıca ağır uyku hastasıdır. Yani, ins mins mi ne, bir şey diyorlar ecnebicede bu hastalığın adına. Neyse işte uyuyamaz. Şu saatte bile git, dut ağacı gibi balkonda tek başına oturuyordur.
Fakat yıllar evvelinden, Hatice ile aynı fabrikada çalıştıkları dönemi hatırlıyorum, servis arabasında Hatice’nin omzunda mışıl mışıl uyurmuş bizim Aysel. Ben şahsen hiç görmedim ama vardiya arkadaşları söylerlerdi. Duy da inanma değil mi? Hatice’yi nasıl bir güvenli alan olarak işaretlediyse, ona sarılınca rahatlar, tarifsiz bir huzur duyardı. Belki de Hatice onun ıskaladığı, şefkatinden mahrum kaldığı annesiydi.
Hatice’ye de yazık doğrusu. Öylesine korkmuş ki şu bekâret meselesinden, “Kimse bana bakmaz, bir daha da gelin olamam, bir yuva da kuramam” demiş. Ne olmuş peki? Herifçioğlu kızın uygunsuz görüntülerini almış da bununla tehdit ediyormuş. Bunu kullana kullana kızı yıllarca ezmiş de ezmiş. Dahası, kızı nasıl ikna ettiyse bir gün evleneceklerine de inandırmış. Kendince tercih şansı yok ki, adam ne derse yapmış.
“Küçük insanların küçük dramları olur. Annen banan neyse sen de osun işte şu dinine yandığımın yerinde. Evlenemedi Hatice. Piçe bak ya. O ampul kafalı yüzünden evlenemedi. Ulan erkeklik mi bu be. İşi falan da bıraktı hepten. Vazgeçti kızcağız kendinden. Niye? Niye olacak, işte bu domuz yüzünden” dedi yine Aysel.
Onun da sevdiği bir adam varmış. Adamla sevgili olmuş ama sevgili olduğunu dahi anlayamamış. İlk defa olan bir şey işte, ilişkinin içindeyken insan ne yaşadığını tam anlayamayabiliyor. Bazı şeyler de ancak yıllar sonra dank ediyor. Özellikle de böyle dar bir çevrede yetişmişsen işler çok daha zor… Aysel kızardı. Hem de çok kızardı. Hem talihine hem de içinde dönüp durduğu yaşama, o yaşamın bitmek tükenmek bilmez tekrarına kızardı.
Bir keresinde ona “Kızım adam seni seviyormuş işte nesini anlamadın” demiştim de şöyle demişti.
“Öff, öpüştük falan da ne bileyim. Öyle hoşlanma sandıydım sadece. Hem o beni niçin istesin ki koskoca bir insandı? Bakar mıydı ki sahiden?”
“Niye bakmasın deli? Hem büyük adam ne demek? Kıçımın büyüğüne bak sen? Ne eziyorsun kendi kendini manyak?”
“O da uykusuzluk çekiyormuş biliyor musun?”
“Sen nerden biliyorsun bunu?”
“Bizim fabrikada biri vardı da ortak tanıdık, onlar konuşurken duydum.”
“Sen hâlâ ajanlığa devam mı ediyorsun? Bırak artık bu işleri kızım, evli barklı kadın oldun, bir duyan gören olacak.”
“Aman sıçmışım evliliğine, nesini gördük sanki. Dana gibi herif, eve gelir gelmez tüm gün bilgisayar başında. Ne erkekliğini görüyorsak sanki.”
“Sen iyice delirdin ha!”
“Öfff! Delirdimse delirdim be! O da uykusuzluk çekiyormuş işte. Oysa benimle evlenmiş olsaydı kafası bu kadar dolu olmazdı. O da rahat rahat uyurdu ben de rahat uyurdum.”
“Kız bir duyan olacak. Terbiyesizlik etme…”
“Öff kim duyarsa duysun be! Hem sosyal hayatta ahlaklıyım ben. O kadarına dikkat ediyorum. Ben ahlaksız fikirleri olan ama ahlaklı davranan biriyim. Kime ne?”
Aysel’in öfkesi aslında sadece o adama değil aynı zamanda bu adaletsiz düzeneydi. Hatice’nin kendinden vazgeçişine ve belki de kendi yaşayamadığı hayatına karşı büyük bir rövanş alma isteği vardı içinde. Evet, bu onda hep vardı.
“Peki ne yaptı Hatice? Sahiden evlenmedi mi hâlâ?”
“Evlendi de boş iş.”
“Nasıl boş iş?”
“Anne babası zaten tenekeydi. Evde de akşama kadar kavga gürültü. Kaçtı işte kız.”
“Kaçtı da nasıl yani? Kime? Ne oldu?”
“Öyle kaçtı değil, talipleri vardı ama hepsi kütük gibi heriflerdi. Sen bilirsin Oğuz Atay meselesini.”
“Oğuz Atay mı? Hayda, o nerden çıktı?”
“Yahu hani Hatice çok severdi ya Oğuz Atay’ı.”
“Tamam da evlilikle ilgisi ne?”
“İşte onun tek evlilik kriteri buydu?”
“Kızım doğru düzgün anlatsana şunu.”
“Sen de hiçbir şey anlamıyorsun valla. Yahu bu kız taliplerine hep şu soruyu sorardı, ‘Oğuz Atay hakkında ne düşünüyorsun? Onu tanır mısın’ derdi.”
“Kız valla siz hepiniz çeşitsiniz.”
“Terbiyeli ol ağzına yapıştırırım şimdi terliği.”
“Aman be öf, tamam doğru düzgün anlat. Ne o tek tek bilmece gibi.”
“Cins cins konuşma sen de doğru düzgün dinle.”
“Eee anlatsana. Oğuz Atay’ı bilen adamla mı evlendi yani?”
“Çok da bilen demeyelim de. Yani en yakın ihtimali ile diyelim.”
“O nasıl oluyor? Oğuz Atay’ı tutturamadı da Yusuf Atılgan’a mı denk getirdi?”
“Öyle değil be, onca talip arasında sadece bir kişi doğru düzgün Oğuz Atay adını biliyormuş. Bu da aman kötünün iyisi diye yapıştırmış geçmiş işte. Ha bir de herifin maddi durumu da biraz iyi olunca hoop atmış bizimki kendini o tarafa…”
Aysel kolay kolay uyuyamazdı. Bir şeyleri yumruklamak ister gibi bakardı hep dünyaya. Küfür falan da ederdi ama valla çok terbiyeliydi. Hani şefkatle yaklaşıldığını anlayana kadar tıslayan kediler, dişlerini gösterip savunmaya geçen sokak köpekleri var ya onlara benzerdi. Onu çok iyi tanıdığımı bildiği için benim yanımda çok rahat konuşur, asla ‘acaba şunu dersem, şöyle yaparsam yanlış mı anlaşılırım’ gibi bir kaygı gütmezdi.
Bir gün tutturdu “Ben adalara gitmek istiyorum, götür beni gezelim de gezelim” diye. Bir cahillik edip “Hangi ada olsun” diye sordum.
“Ne bileyim be, hiç adaya mı gittim sanki. Hangisi iyi?”
“Büyükada’ya gidelim o zaman. Hem belki Aya Yorgi’ye çıkarız… Ama yok ya orası çok dik çıkamazsın sen?”
“Ben senin gibi şehir bebesi miyim? Köyde taşrada büyüdüm ben, keçi gibi çıkarım tüm yolları valla.”
Peki ne oldu? Evet, Büyükada’ya gittik, Aya Yorgi yokuşunun başında durduk, valla 3-4 dakika yürüdük, bu hemen nefes nefese kaldı.
“Ulan öldüm yavaş, bu nasıl yokuş! Ay dur nefes alalım azıcık”
“Ne oldu keçi efendi? Dün atıp tutuyordun, ‘Taşrada büyüdüm ben, dağ bayır keçi gibi gezerim oluuuumm’ diyordun?”
“Ay çok konuşma oturalım şurada az.”
Tepeye çıktığımızda gördüğü manzara karşısında şok oldu. Marmara, İstanbul, karşı kıyıda tüm çirkinliğiyle Kartal ve Maltepe hattı… Bir yanda doğanın muazzam derinliği bir yanda şu binaların leş ötesi çirkinliği.
“Aslında her şeyi yaşamak mümkün” dedi birden.
“Nasıl?” dedim.
“Bizim hayatımız şu tarafa bakınca çok güzel de sanki birileri sürekli kafamıza bastırıp hep bu tarafa, bu kötünün kötüsü binalara baktırıyor. Ben şu betonlara değil denize bakmak istiyorum. Biz de insan değil miyiz?”
“İnsansın elbette… Hem sen bir de şiir yazıyordun eskiden sayfalara falan o ne oldu?”
“Anam.”
“Ne oldu anana?”
“Öf işte şiirler yazdığımı falan görünce ‘Başımıza iş mi çıkaracaksın sen, görmeyeyim bir daha’ dedi. Ona kalırsa şiir yazınca elin oğlanlarıyla oynaşıyorum. Zaten ha şiir yazmışsın ha orospuluk etmişsin ona göre hepsi bir.”
“O da kendince seni korumaya çalışıyor işte.”
“Aman bırak be ne koruması, her şeyden soğuttular valla. Onu yapma bunu yapma.”
“Kendince dedim ben de sana, ne celalleniyorsun hemen.”
“Kendi yaşayamadıklarını ben de yaşayamayayım istiyor. Köpürdüğü bu, bilmiyorum sanki.”
“Kızım o da yaşayamamış işte. Ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini bilmiyor. Onunki de bir tür savunma, koruma, sahip çıkma refleksi işte.”
“Sen kimden yanasın? Yine cins cins konuşmaya başladın. Bana karşı öz anamı mı savunuyorsun?”
“Az önce öz anan değil de deccal gibi bahsediyordun da ondan dedim.”
“Ben kimseye kızmıyorum tamam mı, ben kendime kızıyorum. Yoksa hepsi bahane. Yazsam yine yazardım zaten.”
“Ha şöyle.”
“Konuşma be! Beni onaylamana da gıcık oluyorum. Hem sen beni niye onaylıyorsun ki? İhtiyacım mı var?”
“Yok yok Allah’ın delisi yok, hadi gidelim dondum burada. Gidip bir şeyler yiyelim.”
Geçen gün düşündüm yıllar olmuş Aysel ile görüşmeyeli. Aysel sanki bir yerlerde hâlâ o balkonda oturmuş, sigarasını tüttürürken karşıdaki betonlara bakıp küfrediyor gibi geliyor bana. Peki Aysel’i bunca yıl sonra neden andım?
Dün bir kitap ararken yeni çıkanlar içinde onun şiir kitabına da rastladım da ondan. Kitabının adını Sığırcıklar koymuş. Bana bunu bir keresinde anlatmıştı. Trabzon yaylarına gitmiş bir gün, yolunu ararken sis dağları içinde bir anda yerde yüzlerce sığırcık kuşu görmüş. Kuşlar kaçmamışlar bundan. Birden tatlı tatlı ötüşmeye başlamışlar. Derken parlak tüylerine güneş vurunca renkli renkli ışıldamışlar. Aysel de şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Benzer bir olay benim de başıma gelmiş olduğu için ne kadar etkileyici olduğunu biliyorum. Aysel o gün o sığırcıklarla hayatta kalmaya ve yoluna devam etmeye karar vermişti. Bir mucize, bir işaret, bir uyarı gibi düşünmüştü başına gelenleri.
Bugün aradım konuştuk.
“Hayırlı olsun, çıkarmışsın sonunda kitabı” dedim.
“Laaan!” dedi “Çok özledim, nerelerdesin?”
“Aynı işte bildiğin gibi… Çok sevindim valla. Okudum da şiirleri.”
“Nasıl beğendin mi?”
“Valla çok güldüm.”
“Neye güldün olum, şiir kitabı bu karikatür mü?”
“Anlattığın her şeyi biliyorum da ona güldüm. Film şeridi gibi yani.”
“Aferin sana. Bir yazarla nasıl konuşulması gerektiğini biliyorsun. Aldın mı peki kitabı?”
“Aldık dedik ya.”
“Tamam, müsait olursam bir ara belki imzalarım”
“Ay ay başıma Didem Madak kesildi iki dakikada!”
“Bozma fiyakamı, bu günü çok bekledim.”
Sahiden de çok bekledi Aysel, Hatice de çok bekledi. Ne oluyor, nasıl oluyor bilmiyorum ama kişi hep ilk insan olduğu o yere veya ona onu hatırlatan yerlere dönmek istiyor. Bu kimi zaman bir dostun huzur dolu omzu, kimi zaman bir şiir, kimi zaman sisler içinde yolunu kesen sığırcıklar, kimi zaman da havaya savurduğu ve sonuna kadar hak edilmiş bir çift küfür olabiliyor.
Taliplerine Oğuz Atay’ı soruyormuş. Hey Allah’ım! Deliye bak sen. Zaten normali beni bulmaz ki.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
