NİLGÜN ÖLMEK İSTEMİYOR / Cansu Aydın
NİLGÜN ÖLMEK İSTEMİYOR
Bu öykü, şair Nilgün Marmara’nın yaşamı ve şiirlerinden esinlenerek kurgulanmıştır.
Yıl 1987, kendimi dinlediğim bir Terra Rosa- Kızıltoprak- gecesi, odamda yalnızım… Schubert’in Gute Nacht müziğini dinliyorum. Daktilomun başındayım; etrafımı saran kitap ve defterler arasında bütün aklım ve kalbimle şiir yazıyorum.
Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa
bırakması ne güzeldi, yiten bu işte[1]
Vakit gece yarısı, mehtap var. Mehtap mı yoksa çarmıha gerilmiş Diana mı? Ah, Diana acıya boyun eğip de gözlerini kapattığında sabah oluyor, gün ışıyor ve ben kendimi birdenbire Libya’da deniz kenarı ve çölün- iki sonsuzluğun- arasında sıkışmış buluyorum. Etrafımda boynunda kukla asılı bir kız çocuğu dolaşıyor. Kız, elinde manolya çiçeği ve bembeyaz bir kuş, bir şeyler söylüyor.
Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
Niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna[2]
Kızın başını okşuyorum ve manolya çiçeğini daktilomun üzerindeki vazoya koyup kıza gülümsüyorum. Sonra kuşun kanadından dökülen tüyü mavi simli bir mürekkebe batırıp kızın söylediklerini bir şiire dönüştürüp yazıyorum. Tam bu sırada müzik değişiyor. TRT’de yayın kesildiği zaman araya giren Batı müziği tarzındaki o gerilimli müzik çalmaya başlıyor. Ah! Deniz kana kesiyor ve üzerimize geliyor, vazo devriliyor, paramparça oluyor. Elimdeki kuş tüyü savruluyor, mürekkep devriliyor. “Hayııır” diye çığlık atıyorum. Bunun üzerine çölden bir kartal geliyor ve beni 12 Eylül 1980 sabahına götürüyor. Bu sırada zihnimde Manolya şiirim yankılanıyor:
O zaman da aynı karanlık
aynı yarasaydı,
Manolya delirmezden önce.
Büyükannemizin kocaman bakla bir evi,
Uzun pencereleri vardı, sedirinde
ölü doğmuş fareler pembeliği.
Okurduk leziz balgamlı gazetelerini
büyükbabamızın,
Okşarken ve korkarken erkek anamızdan,
Babamız bir gılman, pir şefkat,
Acımızın cümbüşünde sarsak bir kukla,
O yokuşta onursuz müezzin kuşları,
Sabaha karşılar, akşama karşılar hep,
Dizleri topunun diplerimiz olmuştu,
Uzun uzadıya bir fener alayı…
Karanlık aynı, yarasa ayna,
bu eller bu yüz’den yıkandıktan,
Manolya delirdikten sonra.[3]
Sabah ezanı ve camideki kuşlar… Örgü ören büyükannem ve gazete okuyan dedem… Hayııırrr! Postal sesleri çok rahatsız edici…
-Nilgün.
Daktilomun başında, kulaklarımı kapatmış vaziyette uyanıyorum. Kaan yanıma gelmiş. Beni daktilomun başımdan kaldırıp bana sımsıkı sarılıyor ve beni yatağıma götürüyor. Şefkatle elimden tutuyor ve beni yanağımdan öpüyor. Sonra da “Nilgün, ben çıkıyorum. İşe geç kalmayayım” diyor.
Tekrar uykuya dalıyorum; ama kendimi bir hastane yatağında buluyorum. Resimdeki hemşire el işaretiyle “Sus” diyor “Suuuusss…” Ben ise çığlığımı zapt edemiyorum. Yine çığlık çığlığa uyanıyorum. Pencereden aşağıya bakıyorum, manolya ağacıma çıkıp ona sarılıyor, onunla bütünleşiyorum. Bu sırada gecenin karanlığında yarasalar kanımı emiyor. Çok acı çekiyorum; ama en sonunda gün doğuyor ve kuğular beni kurtarıyor. Tekrar uyanıyorum. Penceremden gelen gün ışığı sanki bütün bedenimi paramparça ediyor. Yataktan kalkarken baş ucumdaki kitapları düşürüyorum, Virginia Wolf’un Kendine Ait Bir Oda’sını, Thomas Hardy’nin Asi Kalpler’ini ve D. H. Lawrence’ın Kayıp Kız’ını.
Yüzümü yıkıyor, aynaya bakıyorum. Gözlerimin derin maviliği ışıl ışıl… Aynadaki alımlı yüzümün yansıması yavaş yavaş masum bir çocuk yüzüne dönüşüyor ve bir ân’a gidiyorum. Bu sırada Schubert’in Ninni’si çalıyor… Annem içmem için bana bir bardak kaymaklı süt veriyor; sütü içmek istemiyorum. Fakat annem, babamın da annemin benim üzerime gelmemesi için tüm ikna çabalarına karşın, beni sütü içmeye zorluyor. İsyan ediyor ve sütü döküyorum. Üstüm başım ıslanıyor. O an yüzümdeki ıslaklıkla irkiliyorum. Kahkaha atıyorum. Şimdi de bir şeyleri dökeceğim, kaymaklı süt kadar sevimsiz ve bana ağır gelen şeyleri: Lityum ilaçlarımı… İlaçlar daktilomun hemen yanında, bir an duraksıyorum, Kaan’a tedavi olacağıma dair verdiğim söz aklıma geliyor. Onun “Ölmek mi istiyorsun Nilgün” diye gözyaşıyla karışık acı çığlığını ve çaresiz bakışını aklımdan çıkaramıyorum. Hayır, ölmek istemiyorum. Yaşamak istiyorum, yazarak yaşamak.
İlaçlarımı çöpe dökmekten vazgeçiyor ve daktilomun yanına bırakıyorum. Çok mutluyum. Kullandığım ilaçlar ne kadar ağır olursa olsun ve o çokbilmişler istedikleri kadar şiirlerimi küçümsesinler ben yazmaya devam edeceğim.
Sabahtan akşama kadar yazıyorum, yine bütün kalbim ve aklımla yazıyorum. Başımda bir hâle oluşuyor, sırtımdan melek kanatları çıkıyor ve sonra da tutuşup yanıyorum. Küllerimden bir kuğuya -ateş kuşuna- dönüşüyorum. Plağımda Çaykovski’nin Kuğu Gölü Balesi… Ben de Kuğu Ezgisi şiirimi daktilomdan sararmış bir kâğıda döküyorum.
Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,
Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.
Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir –
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!
Çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
uykusunu bölen derin arzudan.
Büyüsünü bir içtenlikten alırsa
Kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir –
Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
Sevda ile seslenir sizlere![4]
Artık tükenme noktasına geldim; ama yazmaya devam ediyorum, anlamıyorsunuz beni tüketen yazmak değil… Kendime karşı dürüst oluyorum ve bir şeyi itiraf ediyorum. Her ne kadar anlaşılmak umurumda değil gibi davransam da anlaşılmayı çok istedim… Aslında bu yüzden tutkuyla şiir yazıyorum. Anlaşıldığımı düşünmüyorum, peki ben kendimi tam olarak anlayabildim mi? Kim’im ben? “Ben kimim’in arayışı kaç adım gider öz-tanıma?”[5] Bu evrensel arayış ne zaman ve nasıl başladı; daha ne kadar ve nasıl sürecek?
Düşüncenin evrimini düşünüyorum… Descartes’ın düşünce ve madde tözleriyle varlığın ortasına açtığı derin yarık, herkesin bu soruya verdiği değişik yanıtlarla sürdü. “Monadların dışa açılan pencereleri yoktur” demişti ya Leibniz, her ne kadar burada monadlar ile kastettiği varlığın kökeniyle ilgili bir arayışa yanıt olsa da ben bunu ait olduğum bunalımlar çağının bakış açısıyla varoluşa dair bir olanaksızlık olarak yorumluyorum. Büyülü sözlerimin o kutuların dışarıya kapalı pencerelerini açıp yürekleri birbirine bağlaması en büyük düşüm. Olanaksız bir düş bu. Toplumsal bir varlık olan bireyin varoluşuna dair acı bir gerçeği- çelişkili biçimde hissettiği yalnızlık duygusunu- fark ettim ve anlaşılmayı hiçbir zaman beklemedim. Bilgi Ağacı’nın meyvesinden aldığım ısırıkla tattığım, asla anlaşılamayacak olmanın verdiği acıydı ve bu acıyı sindiremedim.
Ah! Bu akşam, kendi vücudundan tüy koparıp kendi kanımla şiir yazıyorum. Manolya ağacımla vedalaştığım sırada ağaç kana bulanıyor. Ben artık gökyüzünde havalanan bir kuğuyum. Bedenimi pencereden bırakırken ışıklar içinde uçuyorum. Önce bir kara deliğe düşüyorum. Sonra tünel gibi bir yerden geçip mor gökyüzünde yıldız oluyorum, şiirler söylemeye devam ediyorum. Söylediğim her bir şiir de ışığa dönüşüp evrendeki başka öznelere esin veriyor ve en büyük düşümün aslında olanaksız olmadığını fark ediyorum. Bu gerçeği daha önceden görebilseydim keşke, her şey bambaşka olabilirdi…
Nilgün Marmara, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Everest Yayınları, İstanbul, 2010, s. 171.
Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defter, Telos Yayınları, İstanbul, 2000, s. 60.
Nilgün Marmara, “Manolya”, Nilgün Marmara, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, s. 142.
[1] Nilgün Marmara, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Everest Yayınları, İstanbul, 2010, s. 171.
[2] Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defter, Telos Yayınları, İstanbul, 2000, s. 60.
[3] Nilgün Marmara, “Manolya”, Nilgün Marmara, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, s. 142.
Nilgün Marmara, “Kuğu Ezgisi”, Nilgün Marmara, Daktiolya Çekilmiş Şiirler, s. 99.
Nilgün Marmara, “Kuraklık Ana”, Nilgün Marmara, Metinler, Şiir Atı Yayıncılık, İstanbul, 1990, s. 13.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Yakın bir zamanda Nilgün Marmara ile ilgili bir belgesel gösterime girecek.
Nilgün Marmara, hayatıyla olduğu kadar eserleriyle de bir çağrıdır: varoluşun sancılarına, özgürlüğün mutluluğuna, iç dünyalara yapılan o derin yolculuklara. Onun sözcüklerinde ince bir kırılganlık ve isyan yankılanır. Çok derinlerden gelen bir ses duyulur: hayata evet diyen yaşama sevincinin sesi…
Bu kısa öykü, Nilgün Marmara’nın şiirlerinden ve hayatından esinlenerek yazılmıştır. Belgeseli izlemeden evvel, bu satırların okurların zihin uçurumlarında açacağı yankı, şairin çoklu evrenlerine farklı pencerelerden bakmaya çağrıda bulunur.
Bir belgesel bize bir hakikati gösterebilir; ama edebiyat, o hakikatin içimizde bıraktığı izi daha da derinleştirir. Bu öykü de Nilgün Marmara’nın şiirsel hakikatinin bir yankısı olarak bunu gerçekleştirme girişimidir…
Nilgün Marmara’yı senin kadar anlamaya ve anlatmaya çalışan başka bir edebiyatçı yoktur diye düşünüyorum. Tebrik ederim, hikayen çok güzel.