NAR TANESİ / Burçin Maya Çankaya
NAR TANESİ
Duyuyorum seslerini ama belli etmiyorum. Yan odaya geçerken beni uyandırmamak için parmak ucunda ilerliyorlar. Kapının ağzındalar. Tam istediğim gibi.
“İlginç, gerçekten ilginç. Bir sanatçı olan annenizin, yani daha yenilikçi olabileceğini düşündüğüm için söylüyorum, yanlış anlamayın, bu şekilde ölmek istemesi, size de garip gelmiyor mu?”
“Bu duruma epeydir hazırlanıyoruz, amacımız onun isteğini yerine getirmek.”
Kızımın sesindeki gerginliği hissediyorum. Kadının sanatçı olduğumu bilmesi bana garip geliyor, sanatım hakkındaki bilgisizliğine şaşıramıyorum doğrusu. Zaten okumuş olsaydı….
“Siz de gördünüz. Güvenli eşiğin altında kalmış. Keşke bir kez daha konuşabilme şansımız olsaydı. Tahmin ettiğim gibi. Bu şekilde dönüşüme girmesi… Belki bir şeyler yapabiliriz. Acaba tekrar mı konuşsanız?
“Kabul etmedi. Veda etmek istiyor, yani eskiden dedikleri gibi ölmek. Bu çeyrek kürenin öncül bölgesinde toprak altı organiklere karışmak istiyor.”
Kızımın sesi üzgün hatta kırgın. Bilinçaltı aktarımına da sıcak bakmadığım için içten içe bir öfke de büyütüyor gölgesinde. Kontrol edememek onu çıldırtıyor.
Kırışmış gözkapaklarıma güvenerek çaktırmadan aralıyorum gözlerimi. Doktorun sesi de yüzü gibi garip. Hele elleri.
“Tekrar bakalım. Göster!”
Bir komutuyla derisinin üstünde rengarenk çizgiler beliriyor. Havada asılıymış gibi duran şeffaf camsı yüzeyden yansıyan üç boyutlu görüntüler ürkütüyor beni. Oksijen grafiği, canlılık süresi, tahmini biyokütle oranı…Tekrar karşılaşmak istemediğim için sımsıkı yumuyorum gözlerimi. Soğuk, çok soğuk bir yer burası.
Bunca yıla rağmen yeni dünyaya alışamadım. Belki de alışmam gerekmez artık. Her şeyin rengini kaybettiği, kutucuklara dönen odaların, kapıların, hatta ekranların arasında yaşamam gerekmez.
“Eskiler…” derken acı acı gülümsüyor kadın. Sağlık danışmanımız olarak ilk görüşmemizde “Yapay eklenti istemiyorum.” dediğimde de böyle gülmüştü.
“Fide Hanım, yapay değil ki kendi hücrelerinizden ayrıca sistem…”
Konuşmasına fırsat vermiyorum.
“İstemiyorum. Kararım kesin.”
Sanki düşüncemi değiştirebilecek etkisi varmış gibi ısrar ediyor.
“Daha sonra tekrar konuşmamız uygun olur”.
Bir adım geri.
“Ayrıca belirtmem gerekir ki dünyamızın atmosferindeki oksijen oranı kimi çeyrek kürelerde yüksek ölçülmüş gibi ama tamamen maskesiz yaşamak için yeterli değil. Yani yaşamak derken yanlış anlamayın siz ölmüş olacaksınız ancak bir hücre bile olsanız organik olarak var olabileceğinizi pek sanmıyorum. Yani biyokütlesel olarak bir bütün halinde atılamayacağınız için bu şekilde olma olasılığı güçlü.”
Artık yattığım yatakla doktor arasında bir duvar olduğundan emindim. Onun ekranında ben; renkler, işaretler, belki de yaşam süresine eklenecek birkaç dirim puanıydım.
“Doktor Hanım, büyük kapanmanın üstünden epeyce geçti ve ben toprağa, havaya, güneşe ve suya inanıyorum. Biz gerçek ağaçların altında koşturmuş, şu yapay güneşten binlerce kat güzel bir güneşin doğuşunu ve batışını görmüş, saçlarımızı okşayan rüzgârın sevgisini hissetmiş ve belki inanamayacaksınız ama masmavi denizlerde yüzebilme şansını bulmuş çocuklardık. Bir an için bile olsa mayamız olan toprağa karışabilme, kendi varlığının farkına varabilecek tek bir hücre olabilme ihtimaline tutunuyorum ben. Bu duyguları anlamanızı beklemiyorum ama isteğime saygı duymanızı bekleyebilirim her halde.”
Nasıl da hızlı hızlı konuştum. Bravo bana. Bu azarı hak etti bence.
“Fide Hanım, bazı bitkilerin toprak altında tohumlanarak organik ilk örneklerine benzeyen şekiller aldığını söyleyenler de var ama kim bilebilir? Sadece görüntüden ibaret de olabilirler. “Siz göçmensiniz değil mi? Ekran kodunuza göre zaten 22. Çeyrek kürede doğmuşsunuz neden ısrarla 9. Çeyreğe gömülmek istiyorsunuz ki?”
İşte yine göçmenliğimiz çıkıyor karşımıza… Hep arayıp durduğumuz o aidiyet duygusuna bir türlü sahip olamayacağız bu dünyada. Çünkü toprakla bağımızı kaybettik. Kökümüzü salamadık ki arza, aramıza katmanlarca malzemeyle doldurduğumuz, nefes almasına fırsat vermediğimiz için onunla bağımızı hissedemiyoruz. Kendimizi “kendimiz” olarak hissettiğimiz yere de ölümüzün varmasına bunlar… Neyse…
Gerçekten dişli çıktı danışman hanım. Kadının soğukluğu, odanın soğukluğu, binanın soğukluğu…
Ben bu noktaya bu böyle çabuk gelebileceğimizi hiç düşünmedim. Her şeyin kontrol edilemez bir hızla değişeceğini, topraksız tarım, bitkisiz dünya, hayvansız hayat… Hepsini dışarda bırakarak içine sıkıştığımız bu fanustan çıkamayacağımızı anlamam da tam aksine çok uzun sürdü. İnsanın teknolojiyi kullanması gerekiyordu, teknolojinin insana hükmetmesi değil. İnsanoğlunun zihinsel bir sıçrama yapacağını sanıyorduk. Bir sıçrama oldu ama ileriye mi geriye mi? Bilmiyorum ve artık düşünmek istemiyorum.
Alışamıyorum. Belki de alışmam gerekmez. Düşüncem özgür artık!
yemyeşildi dünyanın yüzü/maviliklerde uçarı bulutlar /kimi gün karanlık, bir dev eteği, kaplardı göğü /fırtına öncesinin dağınık saçlı kızları sirruslar /rüzgâr nefeslenirken dağ başlarında /güneş ve ay asırlık döngüsünde/ almazken insan gördüklerinden öğüt/ annem tutuyor elimi/ dedemin nar bahçesinde/turuncu alevlerle tutuşmuş gibi ağaç/saklanırdım bir ağacın gövdesine /ve yine sığınmak istiyorum bir ağacın gövdesine…
“Lütfen Doktor Hanım, annem organiklerin atıldığı yere gömülmek istiyor. Ayrıca hiçbir organının alınmasını istemiyor özellikle gözlere dokunulmayacak. “
Ne iyi, her şeyi hatırlıyor canım yavrum benim. Kızım, şimdi o tutacak benim elimden. Beklemekten yoruldum.
“Olabilir tabii, önce sistem yetkilisiyle konuşulacak, uygunluk raporunda sorun çıkabilir belki, malum eşik değeri…Gözler, ilginç … İki hafta önce başka bir ölümlü de gözkapaklarının üzerine göz boyanmış taşlar konulmasını istedi. Biliyorsunuzdur, bu çok kadim bir gelenek …
“Ne zaman yapabiliriz?” diye lafını kesiyor kızım. Bozuluyor doktor. Bilgisini satacak yer bulamayınca canı sıkılıyor besbelli. Senin bu bildiklerinin on katını bilir benim kızım. Benim kızım o çünkü.
“Verilere göre yarın sabah vitalite biter. Teslim alır, sonra gömeriz, istenilen şekilde. Gömme işini zaten R-12‘ler yapıyor. Yeni güncellendiler, merak etmeyin.”
Böyle bitecekmiş hayat demek ki. Sistemin belleğinde onların isteğince dönüştürülmüş bir kopya olmayacağım. Elimdeki son iki nar çekirdeğini göz kapaklarımın altına koyacaklar ve toprağa düşeceğim. Adımın anlamını gerçekleştirmem için gerekli bu.
Her zaman bir yolu vardır.
Nar ağaçları yükselecek üstümden. Onlar “öncül bölgede organik yaşam istenilen seviyeye gelmedi” deseler de ben inanmıyorum. Daha yeni gördüm düşümde. Bahar gelmiş. Ama nasıl bir bahar…Güneş doğuyor tepelerin ardından. Göğü saran yapay perdeler örtemiyor yüzünü güneşin. Kızıllık alıyor gözümü. Rüzgâr tıpkı eskiden olduğu gibi, çocukluğumdaki gibi saçlarımı okşuyor.
Ölüm olmayacak sonum. Ben bu yapaylıklar dünyasından çıkıp öncül dünyanın kapısından gerçeğe gideceğim. Her zerremle toprağa, suya havaya karışacağım. Zerrelerim güneşe doyacak. Tek bir çekirdek çatlayıp özünü hatırlarsa…
Biliyorum. Baharla çiçekleneceğim ben.
Kimse umudumu alamayacak elimden.
ve yine sığınmak istiyorum bir ağacın gövdesine…
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
