KÜÇÜK AYŞEGÜL BAKKALDA / Aysun Korkmaz
KÜÇÜK AYŞEGÜL BAKKALDA
Nuray bu. Zile basışından belli. Ananem lahavle çekti.
“Yüreğim çıktı vallahi. Yangın mı var evladım?”
Nuray kapı eşiğinde sabırsız, nefes nefese. “Koş. Bakkal amca Burhan’ı getirmiş dükkâna.”
Ananemin gözlerinde hiç olacak şey mi bu saatte bakışı.
“Kaçmıyor ya bakkal kızım, daha sabahın körü.”
Sabahtan beri iki yumak sarmışız. Kollarımı yün çilesine uzatmaktan yoruldum. Omzum uyuşuyor. Boynum acıyor.
“N’olursun. Çok kalmayız, sever geliriz.”
Oturma odasındaki hasır sepet yumaklarla dolu. Kar beyazı, Burhan yeşili, şeker pembesi. Hepsini tuhafiyeden aldığımız çilelerle yapıyoruz. “Adı neden çile?” diye sormuştum. Dedem “Arap saçı gibi içine düşünce çıkamazsın da ondan,” dedi. Akşamları örgü zamanı. Sardığımız yumaklar elbezi örmek için çözülüyor. Mutfak tutacağı, banyo lifi örüyorum. Hep elimde iş olsun, zaman dolsun diye. Üç zincir bir örümcek, üç zincir bir örümcek, dördüncüsü trabzan. Hop tığı içine batır. Üç defa içine batır. Batırdıkça uyuşuyor parmaklarım.
“Bebeğimin saç örgüsüne benzedi değil mi anane?”
“Kurulama bezine başla şimdi de.”
Dolu elbezi var. Islatmadığım kurulama bezi olsa? Onun yeri ayrıymış. Sağ elim tığla beraber altı parmaklı oldu. Her şeyi sayıyorum. Yumakları, gazete kuponlarını, kaşımdan yolup kibrit kutusunda sakladığım tüylerimi. Elim kaşıma gitmesin yeter ki, ananem yeni iş buluyor. Bir de günleri sayıyorum. Vakti, saati dolunca gulyabani evi terk edermiş. Annemin kırkı için de öyle demişlerdi. Kırk günün hikmeti varmış, az ağlarmışım o zaman demişlerdi. Yalancı hepsi. Sayılar birbirinden yalnızca yazarken farklı ama. Yedisi de, kırkı da, elli ikisi de aynı.
Nuray merdivenden inmeye başladı bile. Ananem kaşlarıma baktı. Parmağıyla düzeltti. Boş kalan yeri kapatmaya çalıştı. Cebime çörek otu koydu. Nazar boncuklu bilekliğimi düzeltti. Başımıza ne geldiyse nazardan. Annem o kadar güzel olmasaymış, o kadar mutlu olmasaymışız -eskiden yani- ya da ben onun hık diye burnundan düşmeseymişim. Benim de bahtım onun gibi olmasın diye tespih dualarını duya duya ezberledim. Arapya’daki babamı sevmemeye çabalıyorum.
“Elin kolun dölek duracaksa git. Çok oyalanmayın, on dakka en çok.”
Terliklerimi ayağıma geçirdim. Ören bayanlı, Türkan Şoray kirpikli, helva kokulu evden kendimi sokağa attım. Nuray apartman kapısında. Yolda Burhanın sesini taklit ediyoruz.
“Cici kuş, şekerim, aşkıııım, babacıkk,”
İlk gördüğümüzde gözlerimize inanamamıştık. Sokakta bile sahibinin omzundan kaçmaz. Birlikte yürürler. Keşke daha sık görebilsem. Ananem balkondan seslendi,
“Gelirken ekmek al bari. Para atayım dur.”
İşte orada. Küçücük dükkân öyle karışık ki tezgâhta çikolatayla çiklet kutularının arasından zor gördük onu. Başını sallaya sallaya tartının yanına yürüdü. Hop içine atladı.
“Kaç kilo amca?”
Güldü. “Ne kilosu. Otuz kırk gram anca gelir.”
Minik sarı başını okşuyoruz. Yemyeşil karnını. Başını yana eğdi, boncuk gözleriyle bana baktı. Sanki boynu yok, kafasını her yere çevirir, kanadının altına saklar. Bizimle saklambaç oynar.
“Seni çok özledim.”
Duydu. “Seni göremeyince muhabbet kuşu gibi tüy döküyorum.” Güldü. Şakalarımı çok seviyor bence. Öpücük attı. Yoksa ona da bakmasam mı böyle? Ya ona da nazar değdirirsem?
Gagası sıcacık. Gagasının ucundaki iki nokta burnuymuş. Omzuma, başıma kondu. Poposunu saçıma sürttükçe şakıdı. Her şeyi unuttum. Mutluluktan uçuyorum. Başımda taç taşırcasına dükkânda yürümeye başladım. Keşke benimle yaşasa.
Nuray “Güzellik kraliçesi seçilmiş gibisin,” dedi.
“Bana güzel demeyi bırak,” dedim.
“Neden ki?”
“Öyle işte, deme.”
Nuray Burhan’ı sevmeyi bıraktı. Başını yana eğdi. Gülüşü yarıda kaldı. Hep kalbini kırıyorum onun da. Gittim, sarıldım. Hemen affetti beni.
“Demem söz. Bak, ikinizin de gözü aynı renk, saçlarınız aynı sarı,” dedi.
Bazen iyi bir şey mi söyledi, yoksa kötü mü anlayamam. Annesi de öyle. “Çakır gözlü öksüz,” der bazen. Gözlerini kaçırır sonra.
O gün “Anneme bakmasaydım yaşar mıydı,” diye ananeme sormuştum. Çok kızdı. “Ya sabır, şeytan mısın sev yavrum, tövbe tövbe.”
İlk o zaman elime tığla iplik verdi. “Al, ör, için ferahlar.” Sonra ateşte soğan kabuğu kavurdu. Altmış yetmiş çıkmış gitmiş diye nakarat tuttuk.
Burhan bakkal amcanın omuzunda şimdi.
“Ya uçup giderse?”
“Beni bırakmaz o, gezer dolanır geri gelir.”
“Ya kedi yerse, karga kaparsa?”
“Burhan daha hızlıdır onlardan.”
“Ya üşütür, hastalanırsa?”
Elini alnına götürdü. Duraksadı.
Alnını kaşıdı. “Eğer hastalanırsa,” üzüldü birden. Sanki aniden aklına bir şey geldi. “Sen Nurullah Bey’in torunuydun değil mi?”
“Evet.” Boğazıma bir şey yapıştı. O da mı acıyacak bana?
“Adın ne kızım?”
“Ayşegül.”
Dükkân daha karardı. Adımı değiştirsem. Mesela Kartopu olsa. Ananemin yüncüsünün adı.
“Eğer hastalanırsa amca? Duymadın mı beni? Ya üşütürse?” Ağlamayacağım. Şimdi değil, burada olmaz.
Eliyle saçımı okşadı.
“O zaman Allah bizden çok seviyormuş diyeceğiz tamam mı yavrum. Takdiri ilahi.”
Taburesinden kalktı. Tezgâhın üzerindeki kutudan gofret uzattı. Fındıklı. Tam geri oturacaktı, Nuray aklına geldi. Ona da verdi aynısından.
Hayır, tamam değil.
Gofreti avcumda sıktım. Eğer Burhan da ölürse görür bakkal amca gününü. Burhan duydu sanki. Başını, bütün vücudunu sağa sola salladı. Hayır diyor. Tamam, kötü olmayacağım Burhancık, söz. Elim kaşlarıma gitti. Kolayca yoldum. Benim tüyümü sarı başına, onunkilerin arasına sakladım.
Bakkal “Boynunu okşatmayı sever, yanaklarının altını gıdıklayın,” dedi.
Minicik gözlerini daha da yumdu, kedi gibi mır mır ses çıkarıyor. O kadar tatlı ki bakmadan duramıyorum. Parmağımızı ısırmaya çalıştı. Korkacak bir şey yokmuş. “Beni sevmeye devam et,” demekmiş. Pek emin olamadım.
“Hiç kafesine girmez mi?”
Bazen gece bile dışarıda uyurmuş. Avizenin üzerinde. Kafesi çok süslü. Aynası, suluğu, sapsarı çıngırağı. Tele asılı marul, maydanoz. Plastik balkona benzer şeyde banyo yaparmış. Rengârenk topları var. İpe asılı.
Dedem “Ölü evinden top sesi mi çıkarmış,” dediğinden beri ben top oynayamıyorum. Yumakları havaya atıp sirk gösterisi yapıyorum. Yere düşürmeden elimle sağdan sola geçirerek yirmiye kadar saymayı başardım. Rekorumu kırmak için odama kapandığımda beni yanına çağırır. “Avucunu dua için aç,” der. Sanki her şey benim suçum. Televizyonu açmama izin veriyor artık. Kısık sesli olursa tabi.
Nuray sordu. “Gidelim mi artık?”
Duymazdan geldim. Bakkal amca dükkândan dışarı çıktı. Yürürken kollarıyla gövdesi arasında top taşıyor sanki. Kapının dibindeki taburesine oturdu, önlüğünün ucuyla alnındaki teri sildi.
“Yakında baba olacak.”
“Burhan mı?”
“Evet ya. Çiftleştireceğim.”
Burhan komik şeyler söyledi. Belki yüz kez “Burhan babacık,” dedik dedik, güldük. Babama bunu yazmalıyım. Arapya’ya gittiğinden beri -Nuray her dediğimde Arabistan’la Almanya’yı karıştırıyorsun, doğrusu Arabistan- der, her hafta mektup yazıyorum. Bazen de mektubun altına resim çiziyorum. Küçük Ayşegül serisindeki kitaplar gibi. Küçük Ayşegül Yaşasın Okul Açılıyor, Küçük Ayşegül Yemek Yapıyor, Küçük Ayşegül Arkadaşı Serçeyle.
Nuray’dan o kitapları okuyalım derse ya? Eve döndüğüm gibi saklamam lazım. Ayşegüllerin gözlerini kalemle karaladığımı görmesin. Kurşun kalemi çok bastırdığım için delik gözlüler. Olsun. Uğursuz bakmıyorlar artık.
“Biz yavruları görebilecek miyiz?”
“Biraz zor, getiremem onları.”
“Yavrular gelemese de o gelir ama değil mi?”
“Dişi kuşun Burhan’a alışmasına bağlı. Eritmeyin gofretinizi yiyin hadi.”
Benim derdim gofret değil ki. “Kaç günde alışır?”
“Bilmiyorum ki bir ay sürer diyorlar.”
Dışarıdaki buzdolabının kapağını açtı. Serinlemek için başını dondurmalara uzattı. Kuş da oraya uçar, donar diye çok korktum. Bence sahibi çok dikkatsiz. Benim olsaydı çok dikkat ederim. Burhan aklımdan geçenleri anlamış gibi baktı. Ben senin muhabbet kuşun olabilirim aslında dediğine eminim. Bir ay zaten çok uzun değil mi? Başını taa ayaklarına kadar indirdi kaldırdı. Evet, gerçekten uzun, dedi. Anlaştık bakışı bu. Onun kafesine kocaman nazar boncuğu takacağım. Tezgâhın üzerinde hızlı hızlı yürüdü.
“Biraz eve götürebilir miyim? Sadece akşama kadar.”
“Yoook. O olmaz işte. Burada sevin sevecekseniz.”
“Akşama kadar burada duramayız ki. Ananem merak eder. Zaten aynı sokaktayız. N’olur?”
İçimden belki bin defa lütfen dedim.
“Ama çok özleriz. Bir ay. Otuz gün demek. Çok uzun.” Yeniden saymak istemiyorum.
“İstesem de o gelmez ki zaten. Benden ayrılmaz.”
Burhan sağa sola yürümeyi bıraktı. Dikkat kesildi. Gözlerimin tam içine baktı. Bana kızma bakışı bu. Seninle gelemem mi diyor yoksa?
Bakkal “Dondurma ister misiniz,” dedi. Aklınca bizi kandıracak. İkisinden de nefret ediyorum. Buzdolabından iki dondurma çıkardı.
“Bunlar da onun hediyesi olsun. Hem belki o kadar uzun sürmez.”
Burhan’dan da nefret ediyorum. Nuray tam elini uzatacaktı.
“Annen izin vermez yeme,” dedim. Nuray’ı kolundan çektim. “Eve gidelim hadi.”
Çok sıcak. Dolabın kapağı açık. O açık durdukça daha terliyorum.
Ayağımı yere vurdum. “Yemeyeceğiz Nuray, dondurma falan yemeyeceğiz işte.”
Burhan çattı kaşını. Herkesi üzüyorsun bakışından baktı. Onu avuçlayıp buzdolabına kapamak geldi içimden. Ayşegül’ün delinmiş sayfadaki gözleri gulyabani olmuş üzerime kapanacak. Gözlerim karardı. Hemen eve gidip örgü örmem lazım. Ekmek de alacaktım. Bugün kahvaltı yapamam ki, içim dolu taşacak sanki. Nuray’ı çektiğim gibi soluğu sokakta aldım.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Samimi dili ile çok başarılı bir öykü.