KÖRLEŞME / Binnur Çolak
KÖRLEŞME
İnsan bazen göremediği için değil, görmek istemediği için körleşir; Elias Canetti’nin Körleşme’si bu istemli körlüğün anlatısıdır. Bir bireyin aşırı davranış halini kurguya işler gibi görünürken, akıl sağlığını yitirmiş bir toplumun aynasını bize tutar.
Roman, bireysel yabancılaşmayı, toplumsal çürüme ve entelektüel kibir ekseninde ele alan çarpıcı bir modernizm eleştirisidir. Aşırı uçlarda düşünceye saplanmış kitle ya da bireyin soyutlanmış, özgürleşmek yerine yalnızlaşmış olduğunu eserin arka planlarından biri olarak işlerken, bir karakterin trajedisine değil, modern insanın derin yabancılaşmasına da tanıklık ederiz.
Körleşme’yi dilimize kazandıran Oğuz Atay’dır.
Romanı İngilizce çevirisinden okur, Almancadan çeviriyi yapmasını Ahmet Cemal’den rica eder. Atay’ın çabalarıyla dilimize kazandırılan eser, sadece psikolojik değil, mitolojik, felsefi ve toplumsal eleştiri katmanları olan bir alegoridir. Zorlayıcı, sert dil, yoğun ironik anlatı okurun rahatını bozar; karakterlerle duygusal bağ kuramayız. Karmaşık yapı, derin okuma becerisi olan örnek okurun kurmacanın derinliklerinde karşılaşacağı katmanlarda size edebi bir şölen yaratacak kadar güçlüdür.
Canetti, Sefarad Yahudisi’dir; ailesi İspanya’dan sürgünle çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nı çocukluğunda yaşamış, iki dünya savaşı arasındaki gerilime, imparatorlukların çöküşüne, Nazizm’in yükselişine tanıklık etmiştir. Sürgün, kimliğe karşı tehdit, aidiyetsizlik yaşamının özgün oluşumlarıdır. Zorunlu göçler, savaş sırasında yer değiştirme, yazarı çok dilli olma ve kültürel yönden zenginlik olarak birkaç yönden olumlu etkiler.
Tanık olduğu dönem; kitlesel psikolojinin çöküşü, ekonomik buhranlar, ölüm korkusu ve yaşam savaşı arasındaki insanların duygu durumu, yeniden düzenlenen dünya çerçevesinde şekillenir. Canetti yaşadıklarını anlatmaz; onlardan bir düşünce mimarisi kurarken hayatının olaylarını değil, bu olayların bilinçte yarattığı kırılmaları kurguya dönüştürür. Romanda ortak dil yoktur; bu karmaşa, yazarın parçalı kimlik deneyiminin yansımasıdır.
Erken yaşta baba kaybı sonrası travmatik ve psikolojik olarak görme kaybı yaşar, biyografisinde bu olay bir dönüm noktası olarak dikkate alınır. Canetti’ye göre dil, görmeden daha güçlü bir iletişim aracıdır. Görme yüzeysel, dil derinliklidir; bu bağlamda görme ve bilmeyi, duyular arası ilişkiyi problemli hale getirmiş, görsel algıya olan güvensizlik dilin ve işitmenin öncelenmesine yol açmıştır. Erken duyusal kopuş, anlatının psikolojik arka planlarında kendini hissettirir.
Dünyasız Bir Kafa
Kien sinoloji dalında uzman bir bilim insanıdır. Beş odalı evinde yirmi beş bin kitaptan oluşan bir kütüphanesi vardır. Evin tüm pencereleri duvarlarla örülmüş, kütüphaneye dâhil edilmiştir. Işık sadece çatıya açtırdığı camlardan yansır. Kien insanlardan nefret etmez ama görüşmeye değer bulmaz; ona göre bu, vakit kaybı olduğu kadar gereksiz bir eylemdir. Makale, yazı ve konuşmalarını ilgili kesime yollar. Tanınan çevrede saygıdeğer ama tuhaf karşılanmakla beraber, bilimi vardır, kendisi yoktur. Kitapların özenle bakıma, kendisinin de yemeğe, temizliğe ihtiyacı vardır. Burada sahneye tüm azametiyle Therese çıkar; bu görev ona aittir. Kien’in zaaflarını çözen kadın, onun gözüne girmeyi başarır. Oluşturduğu güven, Kien’in bir gece rüyasında kitaplarının yandığını görmesiyle birleşince evlilikleri de gerçekleşir.
Kien hayatında hiçbir değişiklik yapmaz. Zihinsel hapishanesinde dış dünya yoktur. Pencereler kapanmış, gürültü kesilmiş, kirlenme alanı izole edilmiştir. Geleneksel edebiyatta ışık; bilgi, hakikat; karanlık ise cehalet olarak yorumlanırken Körleşme‘de ikilik tersine döner. Kien için dış dünyanın ışığı bir tehdit unsurudur. Ona göre ışık, gerçekle yüzleşme; karanlık ise güvenli entelektüel izolasyondur. Ancak Therese, dengeleri değiştiren figür olarak kendine verilen alanı az bulur, her geçen gün daha fazla alanı işgal eder, gereksiz eşyalarla alanı daraltır. Psikolojik katmanda Nazizm’in işgalci yayılmasının sembolik anlamı olarak okunurken, eleştirel katmanda bir aydının entelektüel alanının nasıl daraltıldığını değişik bir bakış açısıyla okuyabiliriz.
Canetti okuru zorlar, bizimle satır aralarında oynar. Anlatıda bakış açıları bir prizmanın yansımaları gibidir, anlam kayar, bölünür, bizi sıkıştırır ama zihinde ortaya çıkan bin bir renkli anlatı parçalanmaları edebî eseri üst seviyelere taşır. Kien sıkışır, Therese’nin baskı ve zulmü artmıştır. Kontrolü kaybeder fakat bu aşamada Kien gözlerini kapar. İşgali görmemek için yaptığı bu oyunda ayna okuyucuya tutulur. Dünyanın bu gürültülü sessizliğinde sen nelere gözünü kapattın sevgili okur?
İkili arasındaki iletişimsizlik, yanlış anlama ve ifade yoksunluğunun sonucu şiddeti getirir. Şiddet Therese’den gelir, Kien’i adamakıllı döver. Bu kez taşlaşmayı seçen anti kahramanımızı bu seçim kurtarmaz. Kendini fildişi kulesinin dışında bulur, kutsal ev, kütüphane işgal altındadır.
Apartman sakinleri, kitle psikolojisinin metaforu olarak kolektif körleşmeyi ve işitsel yoksunluğu yansıtır.
Kafasız Bir Dünya
Kafası olan, dünyası olmayan aydının, dünyası olan kafası olmayan toplumla çarpışmasıdır. Kien artık dışarıdadır, okuyucu ise labirentin içine çekilmiştir. Alegorik karakterlerin abartılı tasviri, yoğun metaforik dil, iç monologlar okuru zihinsel olarak zorlar. Düş ve gerçeklik iç içe geçer, karmaşa ve absürtlük içeren grotesk tarz tüm kurguya yayılır. Kien’in parasının peşine düşen Fischerle karakteri bölümde fiziksel olarak cüce olarak kurgulanır. Bu, bedensel bir durum anlatımı değil, sistemin insanı küçülten yapısının ifadesidir. Güçsüzlüğünü kurnazlığa, aşağılanmışlığını çıkarcılığa dönüştüren modern toplumun küçük ama zehirli bireyidir.
Kien zihinsel olarak devleşmiş ,Fischerle toplumsal olarak küçülmüş, her ikisi de insani ölçüyü yitirmiştir.
Canetti, Fischerle’yi Kien’in karşı aynası olarak kurar. Biri zihinsel, diğeri toplumsal körlüğün temsilidir.
Bilgi birikimi ile yaşam deneyimi arasındaki ayrılığın temel gerilimi ana temanın bir parçasını oluşturur. Aynı zamanda bu kasvetli, karanlık, boğucu his dönemin arka sahnesidir. Edebi bir alegoriye dönüşen yapının karamsarlığı, başlamak üzere olan savaşın gelişidir.
Dünyayı tanınmaz bir anlatı evreni haline getirip kurguyu ters yüz etmesi, dünyanın kendisinin absürtlük düzeyine gelmiş olmasındandır.
KAFADAKİ DÜNYA
Kien yeniden evde ancak kapıcının yanında bodrum katında para ve güç kaybı yaşamını zorlaştırır fakat tek sorun bu değildir. Pfaff sıradan bir kapıcı olmasına rağmen kendini kanunun temsilcisi, düzenin bekçisi olarak görür; kötülüğün sıradanlığıdır, gücü sınırlı, şiddeti sınırsızdır.
Canetti burada, totalitarizmi henüz devletleştirmeden bireyin zihninde yakalar.
Çıkış noktası bulamayan Kien, yıllardır görüşmediği psikolog olan kardeşini yardıma çağırır.
Georg, Kien’in tam tersi bir kurgudur. Normali temsil eder fakat bu normal nasıldır? Kien’i anlamaya değil, düzeltmeye çalışır; disiplinci bir aklı vardır, insani değil düzen odaklıdır, bu norm bastırıcıdır. Romanın karamsar katman yapılarından biri de buradan gelir. Ne delilik kurtarıcıdır ne de normal olmayan normallik. Kurgunun bu aşamasında diyaloglarda mitolojik ve felsefi göndermeler vardır. Kien kendini mitler üzerinden anlatır. Kurguda dikkat çeken özellik ise kadın figürler üzerinden yapılan yorumlardır. Erkek bakış açısının kadını cinsiyet merkezli bir körlük aracılığıyla nesneleştirdiği durum, erkeğin kadını anlamadaki çarpıklığını görünür kılmak için bilinçli bir anlatıcı stratejisi olarak değerlendirilebilir.
Therese, bireysel bir karakter olmaktan çok Kien’in zihninde kurduğu tehditkar ötekinin cisimleşmiş halini yansıtır. Bu bağlamda mizojini, romanda eleştirilen bir zihniyetin parçasıdır. Karakterler bireysel psikolojiden çok, belirli düşünce biçimlerini ve toplumsal eğilimleri temsil eder.
Kurgunun omurgası çok katmanlı bir yapıda inşa edilir. Yüzeysel olay katmanı trajik çöküş olarak çözümlenebilir.Felsefi katmanda akıl tek başına yeterli mi, bilgi ne işe yarar, insan toplumdan ayrı bir varlık olabilir mi sorularına cevap aranırken; psikolojik katmanda gerçeklikten kopuş, obsesif davranış sonuçları, güvensiz, hırslı ve takıntılı, narsistik gibi insan zihninin uçlara gittiği durumlarda nasıl çöktüğü kurgulanır.
Eleştirel okumada aydının halktan kopması, gücün ahlaktan bağımsızlaşması, toplumda sınıf çatışmaları, otoriteye itaat ve modern toplumun herkes için nasıl körleştirici olduğu kurgulanır.
Bu bağlamlarda işlenen eser, yayınlandığı dönemde anlaması zor ve kasvetli olarak yorumlanmış. Değeri İkinci Dünya Savaşı sonrası anlaşılmıştır.
Elias Canetti’nin düşünsel derinliği, sanatsal gücü ve insanlık durumuna yönelik radikal sezgileri ona Nobel ödülünü kazandırır.Edebi düşünsel planda yazar Kafka’nın bireyin dünyayla kurduğu anlamsız ve boğucu ilişkisini ,gerçeğin kâbusvari bir mantıkla işlenmesini Şato ve Dönüşüm kitaplarındaki yansımalarıyla karşımıza çıkarır. Don Kişot şövalye kitaplarını gerçeğe yerleştirirken, Kien sinoloji ve kitaplar üzerinden kendine gerçeklik yaratır. İki karakter de metinleri gerçekliğin yerine koyar. Trajikomik sonda çöküş yaşarlar.
Körleşme, Kafka’nın yabancılaşmasını, Cervantes’in metinsel deliliğini, Gogol’ün absürdizmini de içine alan, bireyin zihninde yarattığı kurguyla aklın sınırlarını zorlayan zamansız bir başyapıttır.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.



