Ümit Yıldırım

MİRAS

Bütün yaşamım yoksulların, kimsesizlerin, meczupların semti Abdullahpaşa Mahallesi’nde geçti. Bu mahalleye adını veren Abdullah Paşa’nın, büyükbabamın büyükbabası olduğunu öğrendiğimde gidip gelen duygular arasında çok güldüm.

Utancım ve korkum namı diğer Çeteci Paşa’nın kendisinden kaynaklanmıyordu elbette. O, iyi bir medrese eğitimi almış divan sahibi, Ahi mahlaslı bir şair; Kale Camii’ndeki medhi nebeviyi yazan hattat, aynı zamanda hafızdı.
Askerlik görevinde gösterdiği kahramanlıklarla kendini var etmiş büyük bir asker; Diyarbakır, Sivas, Erzurum, Rakka, Adana, Van, Trabzon, Halep valilikleri görevinde bulunmuş, genç yaşta vezirlere levent baş ağası olmuş, kendisine mirimiranlık, vezaret rütbesi verilmiş bir devlet adamı, doğduğu yere medrese yaptırmış bir hayırseverdi.
Onun devleti bu kadarla sınırlı değildi elbette.
Biri belediye reisi olan iki torununun devlete isyan suçundan muhakeme edilmeden türlü hakaretlerle kurşuna dizilişini görmemiş, müftü olan diğer torununun sürgüne gönderilişine de tanık olmamıştı.
Ben yerli halkın yaktığı ağıtları, bütün o olup bitenleri burada anlatacak değilim.
Benim derdim başka.
Hiç yoktan üzerime kalan yüklü miktardaki vergi borcunu öğrendiğimde olduğum yere yığılıp kalmış, bu borcun altından nasıl kalkacağımı düşünürken bunun bir yanlışlık olması için adresi belli olmayan yerlere dualar etmiştim.
Böyle bir şey nasıl olurdu? Bu kadar vergi borcu durup dururken nereden çıktı? Bir yanlışlık vardı kuşkusuz. Ben açgözlü işverenlerce sigortası eksik yatırıldığı için emekli olamamış, bu ileri yaşımda asgari ücretle çalışan, bir başına yaşayan emekçiydim.  Nereden, nasıl çıktığını bilemediğim bu vergi borcunu ödeyemezsem beni tutukevine gönderirlerdi kesin. Bankaya gidip kredi çekerek bu borcu ödeyemezdim. Banka, bu kadar krediyi benim gibi çulsuza vermezdi çünkü ne bu kredi borcunu ödeyebilecek gelirim ne de ipotek gösterecek malım vardı.
Gogol’ün öykü tiplerinden biri olmaya hiç niyetim yok. Hele Dostoyevski’nin bir roman kahramanı olacak değilim. Kafka mı? Tanrı kimseyi onun eline düşürmesin!
Vergi dairesine elimdeki borç tebligatı ile gittiğimde gerçekten böyle bir borç olduğunu, bu borcu ödemem gerektiğini, asık sesli sözcükler yüzüme söyledi. İş bilmez memurlar yüzünden ihmal edilen belgeler, kuruma bilgisayarlar gelince ortaya çıkmış. Büyükbabamdan kalan geniş arazinin vergisiymiş bu, hem de gecikme faiziyle.
“Reddi miras talep ediyorum” dedim.
“Yok öyle yağma” dediler. “O eskidendi. Ölüm hak, miras helal.”
Bu araziyi satıp vergisini ödemek tek çareydi.
Arazinin adasını, paftasını öğrenip oraya gittiğimde, üzerinde mantar gibi gecekonduların türemiş olduğunu, hatta on yıllardır bu evlerde ikamet edenlerin bu araziye yerleşik olduklarını gördüm. Anlaşılan o ki bana ne satılacak arsa ne de payıma düşecek bir yer vardı bu mirasta, fakat vergisi boynumun borcuydu.
Türlü düşünceler içinde eve döndüm. Çok geçmeden bekâr evimin kapısı çalındı. Kasabamızın uzak bir köyünde uzun süredir öğretmenlik yapan Aziz Bey’i sıcaktan bunalmış olarak gördüm karşımda. İçeri buyur ettim. Hiç sormadan soğuk ayran ikram ettim. Bir eliyle alnındaki terleri silerken diğer eliyle ayranı kafasına lıkır lıkır dikti. Sonra acelesi varmış gibi koltuğunun altındaki beze sarılı, deri ciltli, kalınca kitabı bana gösterdi. Bu, bayağı eski bir kitaptı. Kapağını hafifçe kaldırıp ilk sayfasındaki eski yazıyı mırıltılı sesle okudu. Meraklı gözlerle baktım.
Bir süre sonra “Eee…” dedim. Anlamadığıma şaşırarak bir süre öylece durdu karşımda.
“Ben, eski yazı bilmem” dedim.
Bunun üzerine Aziz Bey, bir sır verir gibi “Bu, Marmaris’e sürgün edilen müftü dedeniz Mehmet Efendi’nin yazdığı şiirler” dedi.
Şaşırdım.
Rastgele bir sayfasını açıp kendine has bir söyleyişle okumaya başladı:
Geçti bizden gece bin yıl sürsün
Söndü âteş kara dünyâ sürsün
Gülmesin hiç bize alçak dünyâ
Sevdiğim sürmeyi çeksin sürsün
Vay ki yetmez baba ırmak sânâ
Hây nâdân kına yaksın sürsün
Gittik ancak perişân hep gönlüm
Zâlimin boynu kalın az sürsün
Sanma zayıf şu kulun sen mâlum
Ol vakit Mehmedi Basrâ sürsün
Fâ i lâ tün / Fe i lâ tün / Fâ’lün
Sessizlik oldu aramızda. “Nereden buldun” dedim. Sözü uzatmadı, köyün camisindeki kitaplıkta bulduğunu söyledi. Yıllarca orada kimsenin ilgisini çekmeden kalmış.
“Sana iki cumhuriyet altını karşılığında veririm” dedi.
“Ama benim param yok” dedim.
Bir süre öylece durdu. Kitabı büyük bir özenle beze sardı. Derin bir iç çekti, elini dizine vurup kalktı, kapıya yöneldi.
Ayakkabılarını giydi, çıkıp gitti.
Giderken arkasından baktım, döner bakar mı diye.
Dönmedi.
Usul usul kar yağıyordu.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir