BALON / Ayşe İmamoğlu Azaklı
BALON
Sirene benzeyen bir ses yoktu aslında. Daha çok, şehrin nefesini bir anlığına tutması gibiydi. Kadıköy Rıhtımı, az önce var olan uğultusunu geri çekmişti. İnsanlar duruyordu. Bir vapur düdüğü, gecikmiş bir yankı gibi kendine yer bulamadı.
Kadın dizlerinin üzerine çökmüştü. Avuçları asfalta değiyor, soğuğu kemiklerinden içeri alıyordu. Önünde yatan küçük beden, pembe montunun içinde fazlasıyla sessizdi. Montun fermuarı yarıya kadar açıktı; içinden çıkan sarı kazak, sabah aceleyle giydirildiğini ele veriyordu.
Kadın çocuğun adını söyledi. Bir kez. Sonra bir kez daha, sesinin çıktığına kendisi bile emin değildi. Kelimeler ağzından değil, içinden düşüyordu sanki. Bir adam yanaştı “Ambulans geliyor” dedi. Kadın başını salladı. Ambulans geliyordu, zaman çoktan başka bir yöne sapmıştı.
Biraz ötede, yere düşmüş bir balon ipi vardı. Ucu boştu. Hafif rüzgârda, sanki hâlâ bir şeye bağlıymış gibi titriyordu.
Çok kısa bir süre önce.
Kadın, kızının elini bırakmıştı. Sadece bir saniyeliğine. Karşıya geçmek için etrafına bakarken, çocuğun avucundaki balon ipinin gerildiğini fark etmişti. Rüzgâr birden yön değiştirmişti; Kadıköy’de bu olurdu, deniz her an fikrini değiştirirdi.
“Sıkı tut” demişti. Ama söz, balondan daha hafifti.
Balon önce tereddüt etmişti. Sonra gökyüzüne doğru kararını vermişti. Pembe, parlak, neredeyse neşeli bir kararlılıkla yükselmişti.
“Anne!”
Kızın sesi, rıhtımın kalabalığında kaybolmadı; aksine, etrafındaki her şeye çarpıp kadına geri döndü.
Kadın önce balona baktı. Sonra çocuğa. Gözleri arasında, ölçülemeyen bir an açıldı. Ne karar, ne tereddüt; sadece gecikme.
Kız koşmaya başladı. Ayakkabılarının bağı çözüktü ama düşmedi. Küçük bedeni, balona yetişebileceğine inanacak kadar dünyaya güveniyordu.
Kadın, adım atmakla seslenmek arasında kaldı.
O aralıkta, zaman yönünü değiştirdi.
Kadın “Dur” diye bağırdı.
Araba duramadı.
Kadın baloncuya doğru eğilmişti. Balonlar, rüzgârla birbirine çarpıyor, plastikten ince sesler çıkarıyordu. Kız hangisini istediğini bilmiyordu; hepsi güzeldi. Hepsi gökyüzüne benziyordu.
“Pembe” demişti sonunda. Kararsızlığın içinden seçilen ilk renk.
Kadın balonu uzatırken, kızın parmaklarının ipi gereğinden fazla sıktığını fark etmişti. İçinden, nedeni olmayan bir tedirginlik geçti; bazı şeyler ne kadar tutulursa tutulsun hafifti.
O an, düşünceden çok alışkanlıkla hareket etti.
Daha dakikalar önce kadın ve kız vapurdan inmişti. Deniz kokusu üzerlerine sinmişti. Kız vapurun metal basamaklarından inerken saymıştı: “Bir, iki, üç…” Son basamakta atlamıştı. Kadın gülmüştü. Gülüşü içten ama yorgundu.
Rıhtım kalabalıktı. Simitçiler bağırıyor, martılar ayaklara saldırıyor, insanlar bir yerlere yetişiyordu. Kadıköy her zamanki telaşındaydı. Kadın kızının elini sıkı tutuyordu; bu sıkılık korkudan değil, alışkanlıktandı.
Kadın o gün ilk kez, kızının elinin artık eskisi kadar küçük olmadığını fark etmişti.
Evden çıkmadan önce kız aynanın karşısında durmuştu. Montunu giymek istememişti. “Üşürsün ama” demişti kadın. Kız dinlememişti. Sonunda mont giyilmiş ancak fermuar yarıda bırakılmıştı. Uzlaşmanın küçük bir hali.
Kadın mutfakta çantasını ararken, kız masanın üstündeki keçeli kalemlere uzanmıştı. Renkleri tek tek denedi, sonra bir balon çizdi. İpini gereğinden uzun yaptı; balon, kâğıdın kenarına dayanmış, sanki biraz daha itilse dışarı çıkacak gibiydi.
Kadın resmi fark etmemişti.
Kadın, kızının elini ilk kez tuttuğu anı hatırladı. Hastane odası fazlasıyla beyazdı; ışık sert, sesler uzaktı. Yatağın kenarında duran küçücük beden, dünyaya henüz alışmamış gibiydi.
Kızın eli, kadının başparmağını refleksle kavramıştı. Küçük ama kararlı.
Kadın o an, bunun bir tutma değil, bir talep olduğunu düşünmüştü.
Bırakırsam düşer, demişti içinden.
Kimse ona, bazı düşüşlerin tutulamayacağını söylememişti.
Hepsi geçmişte kaldı. An bu andı.
Ambulansın kapıları kapanırken kadın ayağa kalktı. Ayakları titriyordu. Birisi montunu omzuna koydu, kim olduğunu bilmiyordu. Rıhtım yeniden seslenmeye başlamıştı; şehir nefesini geri alıyordu.
Gökyüzünde küçük bir pembe nokta hâlâ seçiliyordu. Balon, vapurun dumanına yaklaşmış, sınırlarını yitiriyordu. Kadın başını kaldırdı.
O an fark etti, kızı koşarken gülümsüyordu.
Bu gülümseme, zihninde geriye doğru aktı; vapur basamaklarına, sabah aynada yarım kalan fermuara, masanın üstünde bırakılmış çizime kadar.
Kadın, ilk kez, tutmanın her zaman korumak anlamına gelmediğini düşündü.
Balon gözden kayboldu.
Ama ipi hâlâ kadının elindeydi.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
