Mehmet Kalender

KIŞ AKŞAMI, TREN GARINDA

Gökyüzü opak elbisesini giymişti o gün, ancak akşam saatleri yaklaştıkça kırık bir beyaz renk alıyordu yavaş yavaş. Elbisenin tülleri, havada dingin bir pus biçiminde sarkıyordu. Bu tüllerin en hoş etkilerinden biri ise akşam saatinde yanan lambalara doğal birer abajur başlığı olmasıydı. Zemheri soğukları yeni başlamış, bu yıl beraberinde, geçen yıla nazaran tabiata çöken daha ağır bir yükle gelmişti.

B… kasabasında bulunan bu küçük tren garının demiryolu personellerinden Cemil de bu soğuk yükün altında eziliyordu şimdi. Garın yan tarafındaki çalılık alana kuşlar için bayat ekmekleri ufak parçalar halinde hızlıca atıp çabucak içeriye girdi.  Personel bölümüne doğru giderken bir an döndü ve oturan yolculardan biri kız biri erkek iki gencin yanına yöneldi.
“Gençler, açsanız gelin, çok fazla yemek getirmiş bizim hanım.”
Oğlan kafasını telefondan kaldırdı.
“Yok amca, biz aç değiliz, Allah razı olsun.”
Yanında oturan genç kız ise konuşulanları duymuyor gibiydi. Kımıltısız gözlerle bakışlarını yerdeki bir noktaya dikmiş düşünüyordu.
“Kızım, sen aç mısın?”
“Sana diyor Seyla” dedi delikanlı.
“Haa, yok amca, çok sağ ol, afiyet olsun sana.”
“En azından bir çorba için” teklifine karşılık ikisi de teşekkür etti. Cemil ise siz bilirsiniz gibisinden kafasını sallayarak içeriye gitti.
Salonda ikisinden başka bekleyen yolcu yoktu. Bu yüzden de alçak sesle konuşmaya çalışıyorlardı.
“Bir şey diyeyim mi Seyla, bu adam bizim kaçtığımızı fark etti. Bizim tren gelse de çabucak gitsek buradan, yarım saat kaldı.”
“Belki kendisi de bu şekilde evlenmiştir, belki bizim halimizden anlıyordur?”
“Valla bilemem, bizim dikkatli davranmamız lazım, şakası yok. Onu bunu boş ver de senin neyin var, ne oldu?
“Yok bir şeyim Özel. Bizimkiler aklıma geldi. Anam, sonra Zeynep, diğerleri hatta Yaman bile. Zeynep bensiz ne yapacak? Anam da fark ettiği an feryat figan kendinden geçer.”
“Yamanmış! Köpeğin derdine mi düştün Seyla? Ortada bizim geleceğimiz varken. Allah Allaaahh! Canım, ben sana kaç ay evvel kendini kafa olarak hazır et dedim mi demedim mi? Hem sen engelli öğretmeni misin? Hayatının sonuna kadar Zeynep’e bakacak halin yoktu, kendini suçlama lütfen. Aliye teyze de alışacak, merak etme. Ben yirmi bir, sen on dokuz yaşındasın artık.”
“Engelli deme dedim sana kaç sefer. Dezavantajlı demek lazım, Rengin öğretmen öyle demeyin dedi.”
“Tamam, kusura bakma. Artık geri dönüşü yok bizim için, olsa bile, bizim bir araya gelmemizin imkânı olmaz o saatten sonra. Ömer de bizi iki saat buraya kadar bıraktı çocuk. Ben bir sigara içmeye çıkıyorum, zaten on beş, yirmi dakika kaldı.”
Kalktı, montunun fermuarını çenesine kadar çekti, boynunu montun içine daha da yerleştirip dışarı çıktı.
Beş dakika boyunca Seyla düşüncelere daldı oturduğu yerde. Köyü düşündü, normal günlerde yaşadıkları günlük yaşantıyı. Akşam yemeği vaktinin geldiğini, yemekten sonra çok sevdikleri dizinin bu akşam yeni bölümünü izlediklerini. Çayın yanında bisküvi ile gürül gürül yanan sobanın ısıttığı odada, misafirliğe gelen teyze kızları Rabia ve Nurgül ile diziyi kritik ede ede izlediklerini; ninesini…
Bu sıra salonun kapısı açıldı, Seyla, Özelin geldiğini düşünerek dönüp bakmadı. Kısa süreli sessizlik onu kimin geldiğine meraklandırdığı için döndü. İhtiyar bir adam, elinde bastonu ile ağır ağır, nefes nefese Cemil’in olduğu yere doğru yürüyordu. Salonun kapısı yeniden açıldı, bu kez gelen Özel’di.
“Soğuktan dondum” dedi ellerini ovuşturarak ve oturup telefonunu çıkardı.
Özel, elinde telefonla ilgilenirken Seyla düşüncelerinin derin sularına dalmıştı tekrar. Telefondan gelen seslere Cemil’in “Hoş geldin baba, gel gel” sesi karıştı. Seyla bir an Özel’in elindeki telefondan saate baktı.
“Bu Mazlum dediğin çocuğa çok güveniyorsun Özel, inşallah işler yolunda gider.
“Aylarca yan yana kaldık askerde, can kardeş olduk. Çiftlikleri var işte Ş… şehrinde, yalnızca o ve eşi kalıyor orada, bize de yer var. Hem ben de orada çalışacağım.”
“Hayırlısı, Allah’tan başka kimsemiz yok.”
“Şuna baksana, Şaban Emmi’nin oğlu Seyit, Almanya’ya gitti ne tafralar ne tafralar. Sanki Almanya’nın sahibi.”
“Ne alaka? Güneş gözlüğü takmış diye mi?”
“Bak, bak şuna bak. Ne demiş şair; ‘Size bir kötülük yapıldığında insanların tümünden umudunuzu kesmeyin. Unutmayın, bunu yazan da okuyan da umudunu kesen de bir insan. Demek ki hepimiz birer umuduz bu hayatta.’ Yani herkes kötü olacak diye bir şey yok, o zaman dünyada hiç iyi yok, öyle mi? Yok canım ne âlâ, Mazlum’dan şüpheye düşme.”
Seyla tam karşılık verecekken Cemil göründü. “Haydi gençler hazırlanın, şimdi burada olur. Bir şey unutmayın” dedi, sonra dışarı çıktı.
İkisi de kalkıp toparlandılar ve garın dışına çıkmadan, kapının önünde beklemeye başladılar. Gökyüzünün kırık beyazı artık koyu bir kül rengi halini almıştı. Dışarıdaki ışıklar yanmış, kışın ağırlığını hafifletiyor ve tabloya sıcak renkler katıyordu. Bir an, kapının yukarı tarafındaki ampullerden biri titrek bir şekilde yanıp sönerek ve git gide yavaşlayarak son nefesini verdi. Onu izleyen Seyla bunu kötüye yormuştu içinden. Tren de önce titreşim, sonra ise sesiyle kendini belli etmişti. Bu titreşim ve ses iki gencin kalplerinin ritmini artırmış, onun ahengi ile bir armoni oluşturmuştu.
“Geldi, hadi Seyla çıkalım.”
“Bekle, gelsin, bir yanaşsın da çıkarız.”
Tren yavaş yavaş yanaştı ve durdu. Seyla ile Özel dışarı çıktılar, perona geçtiler. Trene binmeden vedalaşırken Cemil onlara poşet içinde, TCDD’nin mavi renk iki adet battaniyesinden hediye etti. Özel trene girdi, Seyla durdu. Arkasına dönüp donuk donuk baktı. Cemil’in tebessüm eden bakışıyla denk geldi. Yukarıya doğru baktığında sönen ampule gözleri takıldı sonra. İçinden, Allah’ım ben ne yapayım dedi ve dediği gibi ampul yandı. Sonra tekrar Cemil’in tebessüm eden gözleriyle karşılaştı. Seyla ona gülümsedi ve trene bindi.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir