Furkan Kılıç

‘KARNAVALIN ARDINDA’ RESSAM ALPAY AKSAYAR’A 11 SORU

Prolog: Yıkıntıların Arasındaki Karnaval

Alpay Aksayar 1986 İstanbul doğumlu ressam. Tuvalinde erkek egemen dünyanın absürtlüklerini, yıkılmış medeniyet duvarlarını, toplumun yozlaşmasını ironik bir dille inşa ediyor. Geçmişindeki karanlık Ne Çok Acı Var sergisinden, “pişmiş kelle gibi sırıtan” adamların renkli, kaotik dünyasına uzanan bir yolculuk bu. Değişen tek unsur acıyı gizleme biçimi. “16 saat acı çekerek resim yapıyorum” mitini tümden reddediyor. “Biraz dur, yaşa” diyebilecek kadar dürüst. İlhamını avamlıktan, kötü fıkralardan, sosyal medya rezilliklerinden alıyor. Tüm bunları yüksek sanatın tam merkezine yerleştirecek kadar cesur. Alpay Aksayar şimdi karşımızda. 

“Efe” figürleriniz geleneksel gücü, otoriteyi temsil eden kıyafetler içinde. Üç boyutlu gözlükleri, vurdumduymaz tavırlarıyla birer karnaval karakterine dönüşüyorlar. Bu tezat, günümüz erkek egemen yapısının trajikomik birer karikatüre dönüştüğünün göstergesi mi?

Bu adamların karnı yiyecekle, içecekle değil; içlerindeki boşlukla dolu. Ne yapsalar dolduramayacakları derin bir boşluk, bir eksiklik hissi. Belki de bu yüzden karnaval karakterleri gibi giyinmişler, süslüler, renkliler. Bu tezatlık nasıl ele alınır, onu bilemiyorum. Her izleyicide farklı sonuçlar doğurabilir.

Geçmişte Ne Çok Acı Var serginizde karanlık resimler ürettiniz. Bugün figürlerinizin yüzünde “pişmiş kelle gibi sırıtan” bir ifade sabit. Bu abartılı neşe hali, modern insanın derinlerde yaşadığı çaresizliğin renkli bir maskesi olabilir mi?

Her şeye sahip olduklarını sanıyorlar… ve aslında sahipler. Ama yine de “Neden çok daha mutlu değiliz?” diye söyleniyorlar.

İşte o an içimden tek bir şey geçiyor:

“Hadi… Gülümseyin bakalım.”

Resimlerinizdeki yıkık duvarları “medeniyetle alakalı” buluyorsunuz. Duvarı şehrin temel yapı taşı olarak görüyorsunuz. Sizin “şımarık, hayta” karakterleriniz, bu duvarları yıkan failler mi? Yoksa kendi kendine çökmüş bir sistemin harabeleri arasında oyun oynayan şuursuzlar mı?

İkisi de olabilir. Üçüncü bir ihtimal daha söyleseydiniz, ona da katılırdım.

Eserlerinizde tavşanlar cinselliği simgeliyor. Kadınları eril dünyanın sorunlu yapısına ayna tutmak amacıyla arka planda çalışan işçiler, asılı birer “Venüs” objesi şeklinde resmediyorsunuz. Eleştirdiğiniz bu yapıyı tuvalde bu denli çıplak sunmak, izleyicinin o eril bakışı normalleştirmesi riskini barındırıyor mu?

Tavşanın cinsellikle yoğrulan bir imgeye evrilmesinde biz erkeklerin parmağı olduğu kanısındayım. Venüs figürüne nadiren müracaat etsem de tarihteki o meşhur Venüs tablosunun ressamı kim? Yine bir erkek. Ben aslında bunu yapıyorum: Gördüklerimi ifşa ediyorum.

İlham kaynaklarınızı “avamlıktan, eşek şakalarından, cehaletten” alıyorsunuz. Bu “Lowbrow” unsurları elit sanat galerilerinde sergiliyorsunuz. Sanat alıcıları figürlerinize bakıp onlara mı gülüyor? Tuvallerinizdeki “Başıbozuklar” mı o izleyicilerle alay ediyor?

Çoğu resim böyledir; bir etkileşim içindedir. Bu etkileşim her eserde az çok vardır. Eser ile izleyici arasında geçen bu diyalog genellikle saygın ve mesafeli ilerler. Ama sanırım benim eserlerimde bu pek geçerli değil; eserle izleyici karşılıklı alay eder.

“Günde 15-20 saat çalışıyorum” diyen sanatçıları “biraz yaşa” sözleriyle eleştiriyorsunuz. Sabah 9 akşam 5 disipliniyle memur gibi çalıştığınızı belirtiyorsunuz. Sanat dünyasının, sanatçıyı “sürekli acı çeken, ilham bekleyen” bir mit olarak pazarlamasındaki asıl motivasyon nedir?

Büyük sanatçıların biyografilerindeki o “acı çeken, çok çalışan dâhi” tipini kendilerine yakıştırıyor ve bizden de şöyle dememizi bekliyorlar: “Bak, tıpkı o dâhi sanatçılar gibi yaşıyor ve çalışıyor. Demek ki o da bir dahi.” Ardından da bunun sanat piyasasında karşılık bulması için dua ediyorlar.

Artopia Sanat Galerisi’ndeki Kâğıt İşler serginizde güzellik kavramını bilinçli olarak reddettiniz. Yağlı boyadaki canlı renkleriniz toplumsal çürümeyi gizleyen bir illüzyon muydu? Desenin çıplaklığıyla bu yozlaşmayı doğrudan yüzümüze vurma ihtiyacı mı hissettiniz?

Güzel bir yorum, ama tam olarak öyle değil. Bunun çok basit bir sebebi var: Görülmesi gereken güçlü bir desen birikimine sahibim. Hani “deseni sağlam” denilen insanlar vardır ya, ben de onlardan biriyim.

 

 

Güncel sanat kavramına karşı eleştirel bir duruşunuz var. “Şu an yaşayıp da çağdaş sanat yapamayan bir sanatçı yoktur” diyorsunuz. Sanat camiasındaki bu “güncel/çağdaş” etiketlemesi, eserin ontolojik değerinden ziyade piyasanın bir pazarlama stratejisine mi dönüştü?

Keşke bilebilsem.

Figüratif yapınızın yanında eserlerinizi zigon sehpalardan oyuncaklara kadar detaylara boğuyorsunuz. İnsanların resimlerinize “Nasıl yapmış?” diyerek salt teknik bir hayranlıkla bakması sizi yalnızlaştırıyor mu? Eleştirinizin estetik hazza kurban gittiğini düşünüyor musunuz?

Kurban gitmesi için elimden geleni yapıyorum. Benim eleştirimden ne hayır gelir? Ben nasıl farklı bir estetik dünya kurabilirim, onun derdindeyim.

Sanatın küresel konumu hakkında konuşurken “Dünya Amerika’yı izliyorsa oradaki herhangi bir sanatçı dünyaca ünlü oluyor” tespitini yapıyorsunuz. Sanatta evrensel kalıcılığı belirleyen unsur eserin kendi gücü mü? Bu durum tamamen doğru coğrafyada üretilmiş politik-ekonomik bir hegemonya meselesi mi?

Tamamen değil ama politik, ekonomik bir gerçeklik var ve bu büyük bir etken. Tek bir renk ile harika bir resim yapılabilir. Yapılmaz değil. Ama bizim gibi ülkedeki sanatçıların elinden diğer tüm renkler alınıyor. Çok daha kısıtlı bir koşulda çalışıyorlar.

Atölyenizde, boya kokuları arasında, “anlaşılmaz, popüler olmaktan uzak” gördüğünüz bu eylemi ısrarla sürdürüyorsunuz. Eserlerinizin karşısına geçip o renkli absürtlüklerin ardındaki felsefeyi anlamaya çalışan okurlarınıza, izleyicilerinize söylemek istediğiniz son bir söz var mı?

Onlara bakın ama onlar gibi olmayın.

Epilog: Maskeler Düşerken

Söyleşi bitiyor. Boya kokuları atölyede asılı kalıyor. Aksayar fırçasını tekrar eline alıyor. Tuvaldeki o pişmiş kelle gibi sırıtan adamların arasına dönüyor. Karnaval sürüyor. İzleyici o şımarık figürlere bakıyor. Yüksek kahkahalar duyuluyor. Yıkıntıların arasında devasa bir ayna duruyor. Ressam son fırça darbesini zihne indiriyor.

“Onlara bakın, onlar gibi olmayın.”

Maskeler yüzlerden düşüyor. Gülümseme dudaklarda donuyor. Absürtlüğün ortasında çıplak gerçeklik kalıyor.

Daha fazla Panzehir kitap söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir