Ayrıkotu Kitap

‘KAPLUMBAĞALAR UÇAR MI?’ ÜZERİNE

Küçük Olayların Büyük Hikâyelere Dönüştüğü Bir Evren

Zaman, bazen hayatımızı bir cerrah titizliğinde keser; bazen de bir çocuğun elinden kaçmış, kontrolsüz bir balon gibi oradan oraya savurur. Bir gün tam ortasında durduğumuzu sandığımız hikâyelerin, ertesi gün kıyısına bile uğrayamayabiliriz. İşte Kaplumbağalar Uçar mı? tam da bu savrulmuşlukla, bu kırılmalarla, bu durup yeniden bakmalarla şekillenen bir kitap. Farklı seslerin, farklı kaderlerin ve birbirini hiç tanımayan insanların yan yana geldiği bu kısa hikâyeler derlemesi; okuru tek bir olay örgüsünde değil, hayatın gündelik, sıradan görünen ama içten içe kaynayan anlarında dolaştırıyor. Her hikâye kendi içinde bağımsız bir dünya ancak hepsini birbirine bağlayan ince bir damar var: İnsan olmanın inadı, kırılganlığı ve hiçbir zaman tam olarak tarif edemediğimiz o eksiklik hissi.

Kitabın en dikkat çeken yönü, hikâyelerin uzun uzadıya açıklamalar yerine, okurun hayal gücüne açık bırakılmış alanlar üzerinden ilerlemesi. Yazar, tüm cevapları verme niyetinde değil, tam aksine her hikâyede bir pencere açıyor ve içeri giren rüzgârın yönüne göre duygunun nasıl şekilleneceğini okurun kendisine bırakıyor. Bu da metinlere hem ferahlık hem de derinlik katıyor. Kısa hikâye türünün doğası gereği hızla açılıp kapanan kapılar arasında dolaşırken bazı karakterlerin gölgesinin üzerimizde daha uzun süre kalmasına şaşırıyoruz. Bu şaşkınlık hâli, kitabın en kıymetli başarılarından biri. Okur olarak, kısa hikâyelerin “kısa” olmasına rağmen, yankısının uzun sürmesine tanık oluyoruz. Bu da yazarın “Geçmişimde yazabileceğim büyük olaylar yok diye hayıflanmak, yola düşmek için yeterli sebep midir? İyi bir yazar, küçük olayları büyük yazabilen değil midir?” sözüyle dile getirdiği yaklaşımdan ileri geliyor. Çünkü edebiyat her daim epik olaylara, çok büyük aşklara, dayanılmaz ıstıraplara yaslanmak zorunda değil. Edebiyat, pekâlâ bir sineğin uçuşundan da ‘bir kadının ayaklarının suya değmesinden’ de bir bavulu hazırlayamamaktan da insanlık hâlinin fotoğrafını çekebilir.

Kitabın ilk sayfalarından itibaren hissedilen samimiyet, aslında anlatının en güçlü taşıyıcı kolonu.

Yazar, kişisel olan ile evrensel olan arasında keskin bir sınır çizmekten kaçınıyor. Hiç gitmediğin bir şehrin her sokağını ezbere bilmekten tutun da bir balığın peşinden denizlerde geçirilen bir ömre kadar her unsur, bütün insanlara ait olabilecek bir ortak duygu alanını açıyor. Kendi küçük hikâyemizi, karakterlerin iç seslerine yaslayarak okuyoruz. Hatta insan bazen, hayatın donduğunu, çevresindeki her şeyin sessizleştiğini ve o anın, özel bir an olduğunu fark eder. Sanki her şey biraz daha parlaklaşmış, belirginleşmiştir. İşte kitap, tam olarak bu anları heybesinden çıkarıp önümüze koyuyor. Bazen bir annenin gözünden yazılan bir paragrafta kalbimizin sıkıştığını hissediyoruz; bazen genç bir kızın kendisini hiç tanımadığı bir şehirde, hep hayal ettiği ülkelerde bulması umuda tutunuyoruz. Kayıplar, hatalar, küçük mutluluklar, yanlış anlaşılmalar, büyüyen yaralar ve iyileşme ihtimâlleri… Tüm bu duygular birbirine ince bir iplikle bağlanmış ve okur kitabı kapattığında bile o ipliği elinde tuttuğunu fark ediyor.

Hikâyelerin dengesini sağlayan bir diğer unsur, üsluptaki yalın ama güçlü estetik.

Yazarın dili süslü olmaktan uzak; abartılı metaforlar, zoraki şiirsellikler yok. Tam tersine, dilin sakinliği hikâyelerin etkisini artırıyor. Bazen bir cümlenin sessizliği, yüksek sesle söylenmiş bir feryattan daha çok şey anlatıyor. Bir karakterin “Bugünlerden geriye, bir yarına gidenler kalır, bir de yarın için direnenler” demesi ya da yaralı bir yaban kazının yanımıza konması yüzlerce kelimeden daha çok şey söylüyor. Bu tür cümleler, okurun hafızasına bir not olarak düşüyor, günler sonra bile akla gelen bir ayrıntı olup çıkıyor. Bu cümlelerdir ki kitapları kutsal, kitaplıkları mabet kılar, insana günlük yaşamında rehber ışık olur. “Menekşeler kokar mı Barba?” ya da “Sense toprağınla kurduğun bağları hem koparmak istiyorsun hem de aklın hep geride bıraktıklarında” gibi…

Kitaptaki hikâyeler tematik olarak birbirinden farklı görünse de derlemenin birçok öyküsünde hissedilen ortak bir duygu var: Kadınların hayatta ve evliliklerinde karşılaştıkları sorunlar, bunlarla nasıl başa çıktığı, nasıl bir yalnız içinde dünyada kendine bir yer edinmeye çalıştığı.

Bir de gençliği bitmek bilmeyen başka yerlere, yeni bir insan olmaya hevesi… Tabii her gitmek, içinde bir dönmek de barındırıyor. Bundadır ki kitapta, dönen insanların hem gidişleriyle hem de döndüklerinde karşı karşıya kaldıkları geçmişleriyle yüzleşmelerine tanık olmak mümkün. Bir hikâyede çocukluğunu geride bırakmaya zorlanan bir kız çocuğunun sessiz isyanına tanık olurken, bir diğerinde yaşlı bir adamın yıllardır söyleyemediği bir cümlenin ağırlığını taşıyoruz. Bir hikâyede şehir hayatının gürültüsü, diğerinde kasaba yalnızlığının derin sessizliği var. Kiminde ilk öğretmenlik yaptığı okula dönen bir öğretmenin, mentoruyla hatıralarını dinlerken; kiminde bir örümceğin ağ örmesiyle evimizin, sevgimizin tadına bakmaya hâsıl olabiliyoruz. Fakat tüm bu farklılıklar, kitabın genel atmosferine çeşitlilik ve ritim kazandırıyor. Bir ritüelin içine girmiş gibi, her hikâyenin sonunda bir nefes alıp diğerine hazırlanıyoruz. Bir hayatta eksik kalmış bir şeyi diğerinde tamamlamayı umuyor, bir karakter hep özlenen duygunun farklı bir çeşidini görünce, mutlulukla hislerin çeşitliliğinin farkına dalıyoruz.

Kitap boyunca tekrar eden bir başka tema da “zamana yetişememek”.

Karakterlerin çoğu bir şeye geç kalmış hissiyle yaşıyor. Gidilememiş şehirler, söylenmemiş sözler, yarım bırakılmış ilişkiler, yarım bırakılamayan hikâyeler, mutlaka geri dönüldüğünden finali tamamlamamış seyahatler… Yazar, bu yarımlıkları romantize etmektense, onların insan ruhundaki gerçek ağırlığını gösteriyor. Kimi zaman bu boşlukla, noksanlıkla başa çıkmak, sonunda güzel bir şeye erdirmek mümkün olurken kimi zamansa hiçbir yere kıpırdamazlar. Tıpkı Nietzsche’nin boşluğu gibi, siz ona ne kadar bakarsanız, onlar da size o kadar bakarlar. Yazar bu hislerin doğuşlarını ve neticelerini atlayıp en yoğunlaştıkları ana odaklanarak onların bu ürpertici doğasını açığa çıkarıyor. Aslında bizi, bu tabiata daha dirençli kılıyor. Bazen bir karakterin bir iki satır süren düşüncesi, okurun kendi hayatına dönüp bakmasına sebep oluyor. Kısa hikâye türünün avantajı olan yoğunluk, burada ustalıkla kullanılmış. Belki yalnızca dört sayfa okuyoruz ama o dört sayfanın bıraktığı iz uzun süre bizimle kalıyor.

Eserde yer alan bazı hikâyeler daha deneysel bir yapıda; zamanın lineer akışının kırıldığı, anlatıcının güvenilirliğinin sorgulandığı ya da bilinç akışının öne çıktığı bölümler de var.

Bu hikâyelerde yazar, türün sınırlarıyla oynuyor ve okuru anlatının bir katmanı gibi düşünmeye davet ediyor. Karakterlerin zihinsel savrulmalarıyla, metin arasında bir paralellik kuruluyor. Örneğin bir karakterin iç dünyasının karmaşası cümlelerin ritmine yansıyor; noktalama işaretlerinin yerini boşluklar, kelime tekrarları veya bilinçli susuşlar alıyor. Müzikte olduğu gibi edebiyatta da bilinçli verilen esler, düşüncelerin demlenmesine izin vermek, onu seslerle doldurmaktan daha anlamlı kılıyor. Sesin yokluğu, varlığında nüansların daha iyi kavranmasına yarayan bir imkâna dönüşüyor. Fakat bu deneysel yaklaşım okuru yabancılaştırmıyor, aksine hikâyenin etki tipini değiştiriyor. İletişim bilimlerinde, medya araçlarının, kitlelere ve bireyle farklı şekilde tesir ettiğinden bahsedilir. Örneğin sinemanın çarpıcı, anlık olarak çok yoğun fakat geçici bir etkisi varken, radyo güven verir. Televizyon ise çarpıcı olmamasına rağmen, uzun erimli etkilemede başarılır. Buna benzer olarak kitaptaki hikayelerin sinema gibi çarpıcı ve yoğun, kalıcılığını da evrensellikle sağladığını söyleyebiliriz.

Derlemenin en güçlü yanlarından biri, hikâyelerdeki mekân çeşitliliği.

Şehirler, kasabalar, deniz kenarları ve ev içleri; hepsi birer sahne olarak kullanılmış ve her biri karakterlerin psikolojisiyle yakın bir ilişki kuruyor. Bir otel lobisindeki kısa bir karşılaşma, bir park bankında yaşanan tesadüfi bir an, bir minibüsün en arka koltuğunda otururken duyulan izmarit ve yıpranmış derinin kekremsi kokusu… Tüm bu ayrıntılar, hikâyelerin atmosferini belirginleştiriyor. Yazar mekânı dekor değil, bir karakter gibi kullanıyor. Onun diyalogları, değişimleri, okuru bir alıntı kadar düşündürtebiliyor. Hatta tüm hikâyelerin ardından kişi, kendini yerküre üzerindeki ufak yaşam parlamalarına, anlarına ilahi bir açısıyla bakmış gibi hissetmekten kendini alıkoyamıyor. Bu da her hikâyeyi daha canlı, daha sahici ve daha dokunulabilir kılıyor.

Kitabın okurla kurduğu ilişkinin samimiyeti de göz ardı edilemez.

Hikâyelerin çoğunda büyük olaylar yok; dünyayı yerinden oynatan krizler ya da destansı çözüm anları beklemiyoruz. Tam tersine, anlatılanlar gündelik hayatın küçük ama çarpıcı anları. Belki atkımızı yere serip yorgun bir günün sonunda yıldızlara bakarak yatmak, belki babamızla gece vakti denize dalmak, belki bir sessizlik… Yazar, duyguyu büyük jestlerle değil, küçük kırılmalarla inşa ediyor. Bu sakinlik, anlatının etkisini büyütüyor. Çünkü hepimizin hayatında böyle küçük ama dönüştürücü anlar var. Özellikle öykü türünün bir örneği olarak, bu küçük anlardan büyük hikâyeler kotarabilmek, yazarın kaleminin ustalığını bizlere gösteriyor. Okur, hikâyelerde kendine ait bir kırıntı bulduğunda anlatıyla kurduğu bağ güçleniyor, karakterleri daha çok benimsiyor, yazarın düşün dünyasını daha iyi kavrıyor.

Kitabın ilk hikâyesi Köprüde yazarın yazma sürecini, ilhamlarını çok güzel ortaya koyup okuru kitaba ısıtırken, kitaba da ismini veren son hikâye Kaplumbağalar da Uçar mı? kitaptaki unsurların birbiriyle bağını ortaya koyuyor ve yine bir öyküyle kitabı noktalıyor.

Salpida da iyot kokularıyla burnumuz şenlenirken Barba’nın memlekete dönüşüne biz de seviniyoruz. Arakne’de bin yılların öğretisiyle karşılaşırken Bavul’da çaresizlik içinde daralıyoruz. Kabile öyküsüyle komşunun çimenini görmeye heveslenip Öğretmen’le bir okul harabesinde anılarımızı arıyoruz. Kitapta daha nice dönülmesi gereken köşe, açılması gereken sandık var.

İlk hikâyelerde hafif bir rüzgâr gibi dolaşırken, sona doğru o rüzgârın nereden estiğini, neleri taşıdığını daha iyi anlıyoruz. Kitabın finali okuru büyük bir dramatik patlamayla değil; sessiz, sakin ama etkileyici bir duyguyla baş başa bırakıyor. Bu da onu raflardaki birçok kısa hikâye kitabından ayıran önemli bir tercih.

Son hikâyede şu cümle geçer: “Ağzını açmasıyla birlikte dalı bırakır ve göle düşer. Hayatının ne bir adım gerisine ne de ilerisine. Sırtında koca bir kambur gibi taşıdığı yüküyle, eviyle, ocağıyla, usul usul yaşadığı, ait olduğu dünyasına…” Böylece kitap bizi çıkardığı geziden geriye, evlerimize, ait olduğumuz dünyamıza bırakır.

Sonuç olarak, Kaplumbağalar da Uçar mı? hem edebi hem duygusal düzlemde çok katmanlı bir derleme.

Yazarın yalın dili, güçlü gözlemi, insan ruhunun kıyı köşe duygularını büyük cümlelere ihtiyaç duymadan anlatabilmesi; kısa hikâye türünün en iyi örneklerinden bazılarını ortaya çıkarıyor. Kitap bittiğinde okur yalnızca okumuş olmuyor; farklı ruh hâllerine dokunmuş, kendi iç dünyasına da dönüp bakmış oluyor. Hikâyelerin bıraktığı o ince sızı, kitabı değerli kılan şey. Çünkü bazen edebiyat büyük hikâyelerle değil, o küçük sızıyla kendini hatırlatıyor.

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir