İSHAK / Ece Ellinci
İSHAK
Çayını tazelemek için girdiği mutfakta, göğsünün ortasına saplanan birkaç saniyelik sızıyla öylece durdu. Gerçek bir ağrı değildi elbette; daha çok hatırlama acısı olsa da zihninde canlanan bir şey olmadı.
Ağız kısmı öpülmekten yorulmuş, mavi mineli porselen fincanı tezgâhın üzerine bıraktı. Fincanın göbeğindeki incecik sararma, yalnızca yılların çay tortusu değildi; konuşulmamış sabahların, unutulmuş düşüncelerin iziydi. Gözleri bir şey ararcasına etrafı dolanırken az önce neyi düşündüğünü anımsamaya gayret etti. Ocağın üstünde oturmaktan bayatlamış çayın, sabah kızartılmış ekmeğin ve yıllardır bu mutfakta birikmiş zamanın kokusu asılıydı havada.
İkindiden bu yana sıkıcı bir kararlılıkla, ara sıra dizlerinden beline doğru uzanan sızıdan aldığı işaretle yağmur geliyor diye geçirdi içinden. Yok yahu bu değildi az evvel onu durduran. Neydi? Neyse neydi. Zaten bir şeyleri unutuyordu zaman zaman. Eşyaların yerini, günleri… Bazen kendi cümlesinin nereye gittiğini bile, yine de yemek yapar, kendine çay koyar, çamaşırları asardı.
Düşünceleriyle cebelleşirken farkında olmadan pencereye yönelmişti ki uzaklardan gelen bir tren çığlığı çınladı kulaklarında. Ağır aksak adımlarla pencereye doğru ilerlediğinde ses kesildi. Ya da o mu duymayı kesti, emin olamadı. Pencerenin dışındaki karanlık, içeriden de demlikten yayılan buharla kaplandığından, apartmanın önündeki sokak lambasının puslu ışığı pastel bir yansıma gibiydi. Elinin tersiyle buharını aldı camın.
Ardındakini fark edince irkildi birden. Geri çekildi. Karşısındaki boz tüylerinin arasında uçları benekli kanatlarını istemsizce kıpırdattı, uçmadı. Tekinsiz bakışında ne korku ne tereddüt ne de tehdit vardı, gözlerini birbirlerinden ayırmadan öylece bakıştılar. O an, adamın gözünü kırpmasıyla kuşun pencereye daha da yaklaşması bir oldu. Bir kez de cama tıklayan gaga sesiyle irkildi. Bana bak der gibiydi.
“Gözümün içine bakmaktan cismimi fark edemedin değil mi ihtiyar? Hatırlamadığın yetmedi tanımadın da. Hoş nereden tanıyacaksın. Karanlığın içinden gelen sırrı alan, bir daha ağzını açıp bir kelam edebilmiş mi ki? Ben unuttuklarının izinden geldim. Şimdi ötmeyeceğim ihtiyar, nasılsa gece uzun. Az daha vaktin var hatırlamak için. Gözlerimin içinden çıkıp da kendi gözlerinin içindeki boşluğu bulana dek, bekleyeceğim.”
Salondaki televizyon, diziye kısa bir ara verip reklama geçince yükselen sesle kurtuldu hipnotize olduğu o birkaç saniyeden. Yarısında kesilmiş bir rüya gibi, düşüncesi de koptu.
Dışarıdakinin ince koyu kahve çizgileri, kanatlarının diplerinde yer yer krem rengi beneklere dönüyor, yabandan geldiğini ele veriyordu. Göz bebeği kapkaraydı; çevresindeki yangın sarısı halka, karanlığı çevreleyen bir alev gibi duruyordu. Başının tepesi kusursuz yuvarlaktı, kulak diye bir çıkıntısı yoktu. Yüzündeki tüylerin birbirine karışan tonları kalp şekli çiziyordu ve tam merkezinde duran gözler, insanın içindeki en karanlık yeri içine çekiyordu. İnce titrek pençeleri tutunduğu yerden ayrılmaya hiç de niyetli değildi.
“Kendi yabanından ta buralara kadar niye gelmiş ki bu? Ne işin var senin burada? Niye bana geldin, ha? Git ağaç dalında tüne be hayvan. Burayı ağaç mı sandın? Bende kök bile yok. Ben…”
Bir an, içinden bir isim yükseldi. Dilinin ucuna kadar gelip kayboldu. Kendi sesi kulağına sertçe çarptı. Bir zamanlar bir ailesi, bir adı vardı; masa örtüsüne sinmiş kahve lekeleri, duvardaki fotoğraflar, sıcak bir ses… Evi o terk etmiş, kimseyi tutamamış, kimse de onu tutmamıştı.
Karanlık olursa gider belki diye dönüp lambayı kapattı. Az bekledi, gitmedi. Tekrar açtı ışığı. Orada öylece duruyor gözlerinin içine bakıyordu. İnsanın içini ürperten bakışlarıyla orada kıpırdamadan, dimdik bakmasından ne kadar rahatsız olsa da bir yandan da merak ediyordu.
“Baykuş mu bu, vahşi misin sen, gecenin köründe gelmiş leş kargası gibi dik dik bana bakıyorsun, ha? Avlanamadın mı? Beni mi avlayacaksın, ha ha… Eh, hadi be, uğursuz, git buradan. Akşam akşam asabımı bozma benim!”
Birden patlayan küçük bir kahkaha çıktı içinden. Alaycılığın neşesinden çok, sinir bozukluğuyla patlayan bu kısa gülüş, ağzında metalle karışmış bir tada dönüştü. Korkutmak için eliyle kovalarcasına bir hareket yaptı. Hayvanın yüzünün etrafındaki tüyler kıpırdadı sadece, gözünü kırpmadı. Dönüp tezgâh dolabının alt kapağını açtı, iki tencere kapağı alıp birbirine vurdu. Yine kıpırdamadı hayvan; donmuş gibi. Sesi de hala çıkmıyordu. Niye ki, ötmez miydi baykuşlar? Bu ötmüyordu. Yani herhalde öyleydi. Evin yıllanmış doğramalarının ardından ötecek olsa kesin duyardı. Gagasını oynatsa, gırtlağı kımıldasa anlardı. Hayretle daha dikkatli izledi. Göğsünün inip kalktığından bile emin değildi. Öylesine cansız bir kuş.
“Tövbe estağfurullah. Soluk da mı almıyorsun be?”
İçinden pencereyi açmak geliyor ama cesaret edemiyordu. Gururuna da yediremiyordu bunu. Odada kısa, huzursuz bir tur attı. Hızlıca pencereyi açıp geri çekilebilirdi. Ya içeri girerse? Hemen hole kaçardı o zaman da. Kaçmak kolaydı, yıllardır en iyi yaptığı şey buydu zaten. Tamam, bu ihtiyar ayakların ağır aksaklığıyla hemen uzaklaşamazdı belki ama o gelene kadar da çekilmeyi başaramayacak mıydı yani? Zeminde adımlarının sürünen sesi yankılandı.
Tezgahtaki tencere kapaklarını yeniden aldı, onları bir anlığına kalkan gibi tuttu. Komik, diye geçirdi içinden, kendi hayatından kaçarken bile elinde hep bir bahane olurdu.
Camı açmak için kapaklardan birini geri bıraktı. Metal mermerle buluşurken çıkan “tın” sesi, kendi kahramanlık hazırlığına alaycı bir gülümseme kondurdu. Derin bir nefes aldı, boğazına bir taş oturmuştu; yıllardır açılmamış kapıların, konuşulmamış sözlerin ağırlığıyla… Uzun süredir havalandırılmamış bir odanın, kapalı kalmış bir hayatın kokusu doluşmuştu burnuna. Bu can sıkıcı misafirliği bitirmek için değil, yaralanmadan bu geceden çıkabilmek için cesaret çekti içine.
Bir elinde tencere kapağıyla pencereye doğru yumuşacık hareketlerle ilerledi. Göğsünün ortasında büyüyen o sızı, attığı her adımda biraz daha ağırlaştı. Hayvanda hâlâ tek bir tepki yoktu; sessizliği, adamın kendi içindeki suskunluğa benziyordu.
Boştaki eliyle yavaşça uzanıp pencere kolunu tuttu. Parmağının ucundaki metal soğuktu ama asıl ürpertici olan, elinin titrediğini fark etmesiydi. Sanki el ona ait değildi. Yıllardır sahip çıkmadığı her şey gibi o da kontrolden çıkmayı seçmişti.
“Saçmalama” diye fısıldadı kendi kendine. “Kuştan korkan adam mı olur, hadi bakalım tencere kapağı şövalyesi.” Sesi kendi kulağına bile yabancı geldi.
Daha da yakınlardı şimdi. Bir eliyle göğüs hizasında tuttuğu kapakla camın açıldığı yeri kapatarak sonuna kadar açtı. Sonra yavaşça iki adım geri çekildi. İstese bu boşluktan içeri girerdi… Girmedi. Baykuş, yerinden kıpırdamadan duruyordu; gözleri, adamın üzerine tutturulmuş bir çivi gibiydi. Tüyleri, pençesi, gagası… Adam kuşu baştan aşağı yeniden süzdü. O anda fark etti boynundaki kızıl kahve halkayı, belli belirsiz soluk alışını ve kendi bakışının o sinir bozucu sapsarı irisin içinden yansımasını. Gördüğü yüz, yıllardır tanımadığı biriydi. Yaşlanmış, yorgun; en çok da kendinden kaçarken yakalanmış bir yüzdü bu.
O göz bebeğinin içinde büyüyüp küçülen karanlığın, sandığından çok daha uzak bir yerden geldiğini hissettiği an kaçırdı bakışlarını.
Çay doldurdu fincanına, masanın üzerine bıraktı. Ahşap iskemleyi kapıya doğru çekip oturdu. Birkaç yudum aldı. İçine dolan sıcaklık, gerilime kısa bir mola verdi.
Havayla birlikte içeriye ıslak asfaltın ve çiseleyen yağmurun kokusu sızdı. Tok sesli bir köpek gecenin sessizliğini yırtarak iki kere havladı. Rüzgârın sürüklediği kuru yapraklar kaldırımda savrulurken bir yerlerde bir pencere kapandı; metalin cama çarpan sesi kısa bir yankı bıraktı. Şehir, uykuyla uyanıklık arasında soluk alıyordu.
Adam, iskemlede biraz daha doğruldu. Bu kez, hayvanın gözlerine yeniden baktı. Çünkü bakmamak mümkün değildi; görmekse dayanmanın sınırlarını eziyordu. O sırada düşünceler zihnine birer yabancı gibi sessizce sızıyordu. Yan odadaki televizyon mırıltısı bile ulaşamıyordu bu sessizliğe.
Gecenin gölgeleri inceliyordu. Sokağın kokusuna, çiseleyen yağmurun nemi karışıyordu.
Kuşun gözbebekleri genişledi. Derinlik büyüdü. Adam artık bakmıyor, çekiliyordu.
Karanlık, kuştan gelmiyor, kendi gözlerinin içinden doğuyordu. Bir kuyu… Derin… Sessiz…
Göğsünün ortasında ince bir boşluk açıldı. Büyüdü… Büyüdükçe her yer dalgalandı. Mutfak geri çekildi. Cam geri çekildi. Işık, yerinden söküldü.
O, kendi kuyusunun içine çekilirken, dünya ufalıyordu. Geri dönmek için hep geç kaldım diye geçti içinden.
Dönülecek bir yer olsa bile… Adını hatırlamıyordu artık.
O kuyu, bir anda yön değiştirdi. Derine değil, ileriye doğru açıldı rayların üzerini çevreleyen bir tünel gibi.
Gece, hızını almış ihtiyar bir lokomotifin vagonlarından biriydi, durmuyordu. Kompartımanın camından dışarı bakınca, manzara hızla geri akıyordu. Acının, aşkın, ihanetin bütün yüzleri bulanık bir sel gibi birbirine karışıyordu. Çocukluğu, gençliği, olgunluğu; iyi anılar, kötü anılar… Ömründe ne varsa geçiyordu önünden, hiçbirine tutunamıyordu.
Dışarıya odaklanmayı bırakınca camda kendi yüzünü gördü; trenin sarsıntısıyla titreşen, yabancı bir yüz. Bir an, kimin baktığını ve kimin bakıldığını karıştırdı.
Sanki yıllardır karşılaşmak istemediği biriyle göz göze gelmişti. O yabancıya bakarken yıllardır kullanılmamış bir sözcük döküldü dudaklarından.
“İshak.”
Gülmekten ad alan bir adamın yansıması. Gerçek miydi bu olan, yoksa sanrı mı?
Kuşun gözlerine odaklanınca ortasındaki siyahlıkla etrafındaki alev sarısının renkleri birbirine bulandı. Bal rengi.
Sonra duydu.
“Tyu.”
Ses göğsünün içindeki duvara çarpıp geri döndü. Göğsünün tam ortasında bir devinim oldu, geç gelen, tereddütlü bir vuruş. (…Dumm.)
“Tyu.”
Bir tane daha. Kalbi değil sanki, sesin kendisi ritim tutuyordu. Baykuşun gagası kıpırdamıyordu, kanatları da. Sadece ötüşüyle, adamın göğsünde bir şey içerden yankılanıyordu. (…Dumm.)
“Tyu.”
Raylar, sarı halkanın içinde eriyip karanlığın içine aktı.
Çiy düşmüş bir uykusuzluğu bölen sessizlikle zamanın sahibi durdurdu treni.
Baykuş sustu. Her şey, bir anlığına — yalnızca bir nefeslik — sustu.
Baykuş gözlerini kırptığında gece kaldığı yerden devam etti.
….
Unutmak ölmekten daha sessizdi.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
