Mahmut Abdullah

İŞÇİNİN ZOR GEÇEN BİR SAATİ

İşçi, gece yatmadan önce; her geçen gün şiddetini artıran, pürüzsüzlüğünü kaybetmiş, yaşadığı uyuz kaşıntısı sebebiyle derbeder, çizik, kesik ve iltihaplı baldırlarında derin bir yanık acısı hissettiği vakit, kendi sesine yabancı bir sesle “Sanki baldırlarımda deve dikeni yuvarlıyorlar” dedi. “Sanki kasıklarıma ur düştü.”

İşçi, gecenin sessizliğinde zaman zaman kendisine yabancı çıkan sesiyle baldır ve kasıklarını ovarak inledi. Yazın, nemli bunaltıcı kızgın havasında kaynayan sünger kanepesinde uyurdu. Sünger kanepesinin tabanına yazlık ince bir çarşaf bile sermemişti. Kalça ve baldırlarının diken batığı acısına rağmen sabahın serin ve koyu şafak mavisinde işe gideceğine karar kılmıştı. O gece tıpkı diğer gecelerde olduğu gibi uyuz kaşıntısının, ılık yaz gecelerinin tatlı düşselliğini zehredeceği zannına kapılmış ve kanepesine çıkıp başını, dantelli yastık kılıfının beyaz örtüsüne koymamıştı. Kanepenin dibine çöküp çaresizce bacaklarını uzatmış, kaşıntıyı azdırmasın diye giydiği şortu bile hayalarına kadar katlamıştı. Sızıdan yanan bölgelerini, içi kirli uzun tırnaklarıyla kanatana kadar kaşımaya ahdetmişti.
İşçinin gecesi, tıpkı geçmiş geceler gibi zehir olacağından, alışa gelen, süründüren zehre karşı direnç göstermiş ruhu ve bedeni hâlihazırda çaresizce bekliyordu. Yalnız evinde dertleşerek giderebileceği acılarını zayıflatabilme ihtimalini kendi ruhunda göremiyordu. İşçi, sürüp giden bu bedbaht rahatsızlığı, utanç ve fıtri umursamazlıkla sessizce iç aleminin çekingen zindanlarına hapsediyordu.
Kaynar su dökmüşler gibi derinlerden gelen, etkisi uzun sürecek bir sızı hissetti baldırlarında. İçleri kara, uzun tırnaklarıyla kasıklarının kısa sertleşmiş kıllarından toz dökene kadar kaşındı. Hassas bölgelerinden, tıpkı bir kovanın ipince çatlaklarından su sızar gibi usulcana kan sızmaya başladı.
Evde yalnızdı işçi, kimi kimsesi yoktu. Derisine bu dehşetli maraz musallat olduğundan beridir, geceleri şiddetini gösteren derin acılardan, sızılardan dolayı kendisini yattığı odanın kanepesinin dibine atıyordu. Bir lop et parçası gibi çöreklendim burada diye sızlandı. İşçinin son zamanları, münzevi bir adamın derin tefekkürden doğan acılarla dolu bir inzivaya çekilme süreci gibiydi. Kaşıyordu, kaşıyordu. Kaşıdıkça artan sızı ve yanık acısı sebebiyle tırnaklarını kartlaşmış, pürüz içindeki derisinden çaresizce çekip ellerini halıya vuruyordu.
Bacaklarını uzatıp, kafasını kanepenin hafif tozlu minderine dayayıp, derin sızılardan yanan baldır ve kasıklarının onu karanlık zindanlara hapsettiği düşüncesine kapılıp ağzını açarak tavanı izlemeye başladı işçi. Tavşan dişlerinin köklerinden taşan çürük karartısı belli oluyordu, damağı ve dili kurumuş toprak gibi suya muhtaç hale gelmişti. İşçi, doldurup televizyon sehpasının köşesine do koyduğu sürahinin yanına gitti. Soğuk, bekletilmiş suyu krom bardağa boşaltıp, yaz aylarının kavurucu sıcakları altında oruç tutmuş bir adamın suya hasret kalması gibi bir iştah ve hasretle, karnına ağrı girinceye kadar içti. Bacakları, o yaz sıcağının bunaltıcı neminden dolayı kaldırılmadığı kalın, kırmızı yün halının iplerine sürtündü. Cılız bir yanık acısı hissetti. Dişlerini sıktı, doğruldu, ‘yuvam’ dediği, kaynayan sünger kanepesinin yamacına attı kendini. Kaşıntısı gittikçe hararetlenen koyu bir alev gibi azıyor ve derisinin altından katı, içi ilik dolu bir sıvı halıya taşacakmış gibi tuhaf bir duyguya kapılıyordu.
İşçi, ellerini bacaklarına götürdü, kaşıdı, kaşıdı, kaşıntının zevke getiren hissi yanık acısı hissine dönüşene kadar devam etti. Şeffaf muşamba altındaki bir nesnenin rahatça seçilmesi gibi derinin altındaki kanının göründüğü izlenimine kapıldı. Bacağını tuttu, kaşıdıkça tozlanıp bakır gibi sertleşen seyrek kısa kasık kıllarını kaşıdı. Elini, rahatsızlıktan yıpranıp pörsümüş hayalarına götürdü, etinin hassasiyetini umursamadan kan sızıntısı görene kadar kaşıdı. Parmak uçlarında, kanın o metalik kokusunu sezinledi inceden. “Akan kan müjdedir” diye kahırla fısıldadı işçi; dişlerini gıcırdatıp göz kapaklarını buruşturmuştu yanık acısının hissiyle. “Kanımız onlara tatlı geliyor.”
İşçi, ucu sivri, çelik kurbanlık bıçağının kalın düz sırtıyla baldırlarının kazındığı hissine kapılmıştı. Kaşıntı öyle dehşetli ve teni öyle kıpırtılıydı ki, bedenin değdiği yerde vücudu ürperten bir cimcikleme sezilirdi hassaslaşmış teninde. Diğer bacağını da uzattı. Savaşta kurşun yemiş de sırtını harabe bir evin yıkık dökük duvarına dayamış gibi hissetti kendini. Çaresizdi, vücuduna musallat olan bu uğursuz marazın şifasının keşfine bir türlü mazhar olamamanın verdiği ümitsizlikle derisinden usulcana sızan kan gibi için için sızlanıp ağlıyordu.
Ellerini bir an için sünger kanepesinden çekmiş, şakaklarına akıtmıştı işçi. Başını göğsüne bırakmış, gözlerini buruşturup dişlerini sıkmış, kanın metalik kokusunun sindiği kirli parmak uçlarını tekrar baldır ve şakaklarına götürmüş ve kaşıntının tatlı hissi, acı hissine inkılap edene değin kaşıyıp durmuştu. Kanepenin yanında bulunan açık kahverengi, ahşap sehpanın üzerine koyduğu sıkılmalık yumuşak limonu alıp, tek damla sıvı kalmayıncaya dek tüm kudretiyle baldırlarına sıkmış, sol eliyle de limonun yoğun, yapış yapış, ekşi sıvısını baldırlarına ve göbek deliğinin çevresine yedirmeye çalışmıştı. Fakat ne dünkü gelgitli, değişken acısı vardı, ne de geçen haftaki gibi zamansız gelen zayıf ve seyrek acısı. Bu gece başkaydı. Bu gece, bütün canı ve ruhuyla, bedeninin derin bir acıyla kavrulup gitmesinin önüne geçmeye çalışmış ve o yanık sızısı gibi derinlerden gelen acının önüne geçebilmek için, uykusuz geçen ruha zeval gecelerin son bulması için bir formül bulabilmek uğruna çok çaba sarf etmişti. Fakat eline geçen, anlık rahatlamalardan gelen zayıf umuttan başka bir şey değildi. Parmak uçları, ölü eti gibi mora çalmıştı. Ayak bileklerinden baldırlarına, oradan hayalarına, hayalarından şakaklarına, şakaklarından göbek bölgesine ve oradan da yukarılara kadar giden yolun üzeri, hep ucu mor kabarmalar ve şeftali çürüğüne benzer morluklar içerisindeydi.
Doğrulmaya, yatağına uzanmaya çalıştı işçi. Sızısı, onun gözlerinden akan derin uykuyu ıstıraplı hale getiriyordu. Gecenin koyusunda ansızın gelen kaşıntı hissi, baldırlarındaki yanık sızısı uykularını zehrediyordu. Bir an için doğruldu ve mutfağa gitmeye niyet etti. Yoğurt suyu iyi gelir dedi içinden. Çekişmiş gözlerini kısıp dişlerini sıkarak limonlu sirke havuzunda duş almak da iyi gelir diye düşündü. İşçi, düşük imkânlardan doğan çaresizlikle mutfakta ne var ne yok tezgâha çıkarmıştı. Üst mutfak dolaplarının birinden aldığı kavanozun içine elma sirkesinden limon suyuna, yoğurttan kurutulmuş toz naneye kadar ne bulduysa koydu. Tasvir edemeyeceğimiz bir renk ortaya çıkana kadar uzun saplı tahta kaşıkla cam kavanozun içindekileri karıştırdı. Karışım, katı bir hal almaya başladı gittikçe. İşçi ortalığı kirletmemek için banyoya gitmeyi düşünse de bundan önceki günlerin ıstırabı onda derin bir travma meydana getirdiği için vazgeçti. Yanık sızısı yüzünden, günlerinin büyük bölümünü imkânı mucibince karışım yapıp banyo köşelerinde o derbeder, çizik, kesik vücuduna sürmekle geçiren işçide banyo alerjisi oluşmuştu. Bir keresinde banyodan çıkmak için kaynattığı suyu tek seferde başına dökmüş ve derisinin altında karınca sürüsü hareket ediyormuş hissine kapılmıştı.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir