Candan Tok

GARDEN PARTY

Çok güzel bir yaz sabahıydı. Erkenden kalkıp çayını demledi, verandaya çıkıp denize baktı. Hafif bir esinti vardı ama çarşaf gibi serilmişti deniz. Her gün şövalesini, boyalarını çıkarır resim yapardı.

Hafta sonu bitse de yüzmeye gitsek diye düşündü. Sonra birden eyvah bugün yine ablukadayız dedi. Kardeşinin lafıydı bu. “Abla geldi bizim işgalciler yine ablukadayız” derdi hafta sonları. Geçen hafta evin bahçesine bile girmişlerdi. Kardeşi İstanbul’a gitmişti, o da yalnız başına korkup ses çıkaramamıştı. Perdenin arkasından tedirgin bakakalmıştı kendi bahçesinde fütursuzca oturanlara.

Kardeşi de uyanmış yanında bitivermişti. “Ne düşünüyorsun kara kara sultanım” diyerek öptü yanağından.

“Hafta sonu ya, bugün ya yine gelirlerse” diye söylendi.

“Amaaan canım üzüldüğün şeye bak, biz de parti veririz hepsi kaçar” diye kıkırdadı cevaben.

“Ne partisi delirdin herhalde?”

“Annem anlatırdı ya, onlar gençken dedemler hep parti verirmiş hatta babamla da öyle tanışmışlar.”

Birden gözleri doldu, kendi de kocasıyla adada dans partisinde tanışmıştı. Yaz bitip herkes evine İstanbul’a döndüğünde mektuplaşmışlardı hep. Hala duruyordu o mektuplar yatak odasındaki sandığında. Arada çıkarıp okur hasret giderirdi sevdiceğiyle. Bu ev anne babalarından kalmıştı. Kocası öldükten sonra bir süre Kurtuluş’taki evde oturmaya devam etmiş, sonra geçim derdi işte; o evi kiraya verip kardeşiyle adaya taşınmışlardı. İkisinin emekli maaşı, bir kira, anca geçiniyordu iki kardeş.

Ev çok büyük değildi; salon, iki oda bir de antre. Ama iki bahçeleri vardı; birinde deniz kokusu, diğerinde sebze bahçesi. Eski eşyaları elden geçirmişler, kendilerine mutlu bir yuva yapmışlardı neredeyse yüz yıllık yazlık evi.

Kahvaltıya oturduklarında, kardeşi parti hakkında konuşmaya devam edip onu ikna etmeye çalışıyordu.

“Abla içkini de al gel deriz masraf olmaz.”

“İçkini mezeni al dememiz lazım. Ne ikram ederiz onca insana” diye karşı çıktı bütçeyi düşünüp.

Onlar olurdu olmazdı derken ilk vapurdan inen yolcular evlerinin önünden çılgın bir sel gibi plaja doğru akmaya başladı. Kısa bir an baktı geçen kalabalığa. Sonra birden ayağa kalktı. Telefonla komşularını, görümcesini aradı. Kardeşine “Herkesi ara haber ver akşam parti var” diye buyurdu ve mutfağa gidip buzluktan kıymayı çıkardı. Her ay maaş alınca yarım kilo kıyma alır dörde böler, bir ay kıymalı yemeği garantilerdi böylece. Kardeşi ona bakıp mızmızlandı.

“Ciddi misin kime yeter ki bu köfte?”

“Söyle şarap getirsinler akşama mitite köfte ve makarna var. Hani ucuz bulup aldıkça stokçu dersin ya, bak işte yetişir şimdi. Bir de salata yaparız; sen git mantar al hemen, bir de ucuz taze kaşar.”

Kardeşi şaşkınlıktan dilini yutmuş izliyordu ablasını. Belim, dizim diye şikâyet eden kadın kelebek gibi uçuşuyordu mutfakta.

Öğleden sonra hazırlıkları bitmiş, kahve içip dinleniyorlardı ki bahçe duvarından sesler duydu. Usulca uzandı baktı. Gençler duvara dayanmış yüksek sesle konuşuyorlardı. Hemen bahçe hortumunu alıp bahçeyi sulama bahanesiyle ıslattı onları. Ne oluyor ne yapıyorsun diye bağırdılar. O da “Görmedim evladım kusura bakmayın” diye özür diledi sırıtarak.

Misafirlerin gelmesiyle müziğin sesini açtılar, dans ettiler, gülüp eğlenirken fark etmedi bile davetsizlerin gittiğini. Gece sona erip herkes evine döndüğünde yorgun ve mutlu çöküverdi bahçedeki şezlonguna. Kardeşi şalını getirip omuzlarına örttü ablasının. “Abla nasıl kaçırdın ama istilacıları” diyerek göz kırptı.

“Şimdi nereyi geri alıyoruz sen onu söyle bana” diye cevap verdi. “Mesela İstiklal Caddesi’ndeki ağaçları geri istiyorum ben.”

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir