DİL YANIĞI: UMAY UMAY’DA ARZUNUN HARFLERİ / Koray Feyiz
DİL YANIĞI: UMAY UMAY'DA ARZUNUN HARFLERİ
-
Bedensel Uzam ve Tutkulu Yok oluş
Umay Umay’ın şiiri, her şeyden önce bir bedenin yavaşça silinmesidir. Ama bu siliniş, pasif bir kaybolma değildir; aksine, dilin ve arzunun kendi bedenini yeniden kurduğu bir yanma biçimidir.
Şiirin içindeki “ben”, Umay’ın dizelerinde asla sabit bir özne değildir. O “ben”, kırılmış bir camın kenarında duran, camdan yansıyan imgelerden ibarettir. “Üstünde yazdığım bu cam masa senin olmalıydı” dizesi (Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli, s.18) bu kırılgan yüzeyi tanımlar: hem yazının mekânı hem de arzunun alanı olan masa, şairin bedenine dönüşür. Cam masa, şeffaflıkla keskinlik arasında bir sınırdır – tıpkı Umay’ın şiirindeki erotizmin dili gibi.
Bu “cam masa”, bir aşkın değil, aşkın artığının mekânıdır. Orada yazı kalır, ama sevgi geçmiştir. Kalemler, defterler, ayraçlar – gündelikliğin araçları – burada arzu nesnesinin artıkları hâline gelir. Bu şiirde masa, yalnızca bir mobilya değil, kaybın geometrisidir. Üzerinde yazılan her kelime, “olmayan bir bedenin” izdüşümünü taşır. Umay, yazının nesnesini değil, nesnenin eksikliğini yazar. Yazının kendisi, sevgilinin yerini doldurmaya değil, onun yokluğuna şekil vermeye çalışır.
Şairin bedeni, bu yoklukla birlikte kent içinde dolaşan bir yankıya dönüşür. “Bu kenarları göz kalemiyle çizilmiş bakışlar, otobüslerin yanaşmadığı duraklar senin olmalıydı” dizesinde, beden parçalarıyla (göz kalemiyle çizilmiş bakışlar) kentin durağan nesneleri (otobüs durağı) iç içe geçer. Burada “otobüsün yanaşmaması”, bir bekleyişin değil, bedenin terk edilmişliğinin metaforudur. Durak, bir geçiş mekânı değil artık; bir bekleyememe yeridir. Umay’ın bedenleri, bir yere varamayan, bir yolculuğun ortasında unutulmuş gölgeler gibidir.
Bu “unutulmuş gölge” fikri, onun şiirlerinde tutkulu yok oluşun estetiğini doğurur. Umay’da aşk, bir kurtuluş değil, bir batış biçimidir. “Sağır bir kol / kelepçeli omuz / yağmur kuşkusu / aşk bu mu?” (Cevapsız Ağrı, s.64) dizeleri, bedensel bir donukluğun, bir tutulmanın imgesidir. Beden burada bir tür hapishanedir: “kelepçeli omuz”, yalnızca politik ya da fiziksel bir tutsaklığı değil, aynı zamanda arzunun zincirlenmesini de temsil eder. “Sağır bir kol” – işitmeyen, duyumsamayan, tepki veremeyen uzuv – arzunun karşılıksızlığını, dilin duvarına çarpışını gösterir.
Ve sonra “aşk bu mu?” sorusu gelir. Bu, bir sorgudan çok, bir yankıdır. Aynı dize iki kez tekrarlandığında, şiir kendi içinde yankılanır, anlamı daraltmak yerine derinleştirir. Umay’da tekrar, bir tür beden titreşmesidir. Sözcük, duvara çarpar, geri döner, aynı kelimede yeniden kanar. “10 kelimeyle kelimesiz kalan hayat” ifadesi, şiirin kendi özünü açıklar: Umay’ın dili, ne söylediğini değil, ne söyleyemediğini anlatır.
Bu noktada Umay’ın şiirinde bedensel uzam, bir deneyim mekânı değil, bir yaralanma yüzeyi hâline gelir. Aşk, bedeni genişletmez; tam tersine, onu daraltır, sıkıştırır, nefessiz bırakır. “kelepçeli omuz”, “yağmur kuşkusu”, “başka dinamit kalmamış” aynı zincirin halkaları gibidir: her biri bir arzunun, bir temasın ve bir sessizliğin biçimini taşır.
Yine Cevapsız Ağrı’daki şu dizeler, bu tutkulu yok oluşun en kırılgan hâlini verir:
“evet biri var hayatımda / nasıl olduğunu bilmiyorum / tek bir gözyaşıyla uyanıyor; kanımı görüyor / aktığını ve akan kanla tekrar boğulduğumu / ama o sevgilim değil…” (s.13).
Burada “kan”, yalnızca acının değil, bağ kurmanın da göstergesidir. Şair, kanı aracılığıyla hem kendini hem de ötekini tanır. Ancak o öteki – “sevgilim olmayan” – Umay’ın şiirinde sık sık görülen figürdür: yarı-ölü bir sevgili, var olup da dokunulamayan bir beden.
Bu sevgili, artık insan değil, bir yansımadır; belki bir aynadaki siluet, belki bir cam masada yansımış gölge. Umay, aşkın öznesini değil, onun boşluğunu yazar. Bu yüzden “beni öpseydin eminim onun gibi öperdin” dizesi, hem ihanetin hem de eşleşmenin aynı anda var olduğu bir çelişkiyi taşır. Umay’ın “ben”i, öpülmeyle ölüme aynı mesafededir.
Bu tür bir şiirde, “ölüm” teması doğrudan görünmez; onun yerine soğuma vardır. “İki gün çok üşüdüm.. çok üşüdüm ve ona sarıldım” diyen şair, artık bedensel teması bir ısınma değil, bir dirim kanıtı olarak yaşar. Soğuk, aşkın bittiği yerdir; ama aynı zamanda şiirin başladığı noktadır. Umay, aşkı yaşamaz – aşkın enkazında yaşar.
Bu enkaz duygusu, Cevapsız Ağrı’nın 36. sayfasındaki şu dizelerde kristalleşir:
“yıllar geçiyor / yatağımın özlediği söz gelmedi henüz / söz bitiyor çabuk ol birkaç kibrit sakladım / çarşafları topladım balkon ipinden / en çok kırmızı mandallar eksilmiş / bu balkonda veda ve dua kalmamış / hangi kül siler üzüntümü?”
Burada bedensel uzam artık bütünüyle ev içiyle, yani kadınlık mekânıyla iç içedir: yatak, çarşaf, balkon, kül. Ama bu mekânlar, bir “dişil sıcaklık” alanı değil; aksine, bir boşluğun mimarisidir. Umay, “yatağımın özlediği söz” derken, arzunun yönünü tersine çevirir: özleyen, özne değil nesnedir; özlem, artık bir sözün değil, bir sessizliğin özlemidir.
“Kırmızı mandalların eksilmiş olması”, Umay’ın imgelerinde sık rastlanan bir ayrıntı türüdür: nesne düzeyinde kayıp. Bu kayıplar, sevginin değil, yaşamanın kırıntılarıdır. Balkon, kentle temas eden son sınırdır; orada artık “veda ve dua kalmamış”tır, çünkü dua bile bir diyalog gerektirir. Umay’ın şiirinde dua, birine değil, yokluğun kendisine yöneliktir.
Sorusu “hangi kül siler üzüntümü?” olduğunda, şair artık bir yanıt değil, bir yankı ister. Çünkü kül, geçmiş bir yangının izidir; o yangın, Umay’ın poetikasında yok oluşun en tutkulu biçimidir. Kül, aşkın son hâlidir; hem dokunulabilir hem de dağılgandır. Şair, artık sevilmeyi değil, külleşmeyi arzulamaktadır.
Umay’ın şiirinde bedensellik, erotik bir alan olmaktan çok, ölümün eşiğinde bir titreşimdir. “Tutkulu yok oluş” dediğimiz şey tam da budur: aşkın kendisini değil, aşkın yanmış hâlini sevmek. Bu şiirlerde tutku, bir kavuşma arzusu değil, yok olma isteğiyle iç içe geçmiştir.
Şairin “ben”i, her dizede biraz daha eksilir; ama o eksilme, dilin genişlemesine neden olur. Çünkü Umay, eksilmenin dilini bilir. Onun şiirleri birer yokluk koreografisi gibidir – her kelime bir hareket, her susuş bir düşüştür.
-
Dil, Kent ve Yıkımın Estetiği
Umay Umay’ın şiirinde kent, yalnızca bir fon değildir; kent, şiirin içinden konuştuğu yaralı bedenin kendisidir. Şairin dizelerinde cadde, balkon, durak, yağmur, ışık – bunların her biri birer bedensel izdüşümdür. Kent, duygusal bir coğrafya olarak değil, ruhun kırıldığı topoloji olarak kurulur. “Otobüslerin yanaşmadığı duraklar senin olmalıydı” derken, şehir artık ulaşımın değil, ulaşamamanın metaforudur. Umay’ın kenti, aidiyet yitimi üzerinden kurulur. Burada ev yok, dönüş yok, sadece ara yerler vardır: durak, balkon, masa, pencere. Bu ara yerler, tıpkı şiirlerinin dilindeki aralıklar gibi, hiçbir şeye tam olarak ait değildir. Onlar, duygunun birikmediği, ama titreştiği yüzeylerdir.
Bu kent, kadın bedeniyle özdeş bir kırılganlığa sahiptir. Binalar, aynalar gibi; yollar, damarlar gibi akar. Şair, kente yürürken aslında kendi bedeninde dolaşır. Bu yüzden, Umay’ın şiirinde mekân ile benlik arasında geçirgen bir zar vardır. Kentin yağmuru, saçlara değil, ruhun içine yağar. “Yağmur kuşkusu” derken bu geçirgenliği anlatır: dışarıdaki yağmur, içteki şüpheye dönüşür. Yağmur, Umay için daima bir yeniden doğuş olasılığıyla başlar ama bir boğulmayla biter. O, suyu bir arınma değil, bir ağrı taşıyıcısı olarak görür. “Aktığını ve akan kanla tekrar boğulduğumu” derken, kan ile su birleşir; böylece doğa unsuru (yağmur, su) bedensel bir travmanın aracına dönüşür. Bu noktada Umay’ın doğa estetiği pastoral değil; travmatik bir doğadır. Yani onun şiirinde ağaçlar, kuşlar, gökyüzü yok değildir – ama bunlar, huzur vermez. Onlar suskun tanıklar gibidir. Yağmur, “kuşku”dur; kül, “üzüntü”dür. Doğa artık doğallığını kaybetmiş, duygunun iç evrenine karışmıştır.
Umay’ın dili de aynı kent gibi davranır: Dizeleri kesik, bazen soluklanmış, bazen eksik bırakılmıştır. Bu eksiklik, estetik bir tercih değil, duygunun doğal formudur. Onun için dil, bir taşkınlık değil, bir sızıntıdır. Her kelime, içten dışa değil, dıştan içe doğru akar. Sözcük, duygunun kabuğunu deler; ama asla onu bütünüyle açıklamaz.
Örneğin, “10 kelimeyle kelimesiz kalan hayat” dizesi, Umay’ın dil estetiğini tek başına özetler. Dildeki paradoks – “kelimeyle kelimesizlik” – şiirin iç dinamiğidir. Sözcük, anlamı kurmaz; anlamı geri çeker. Bu yüzden Umay’ın dili daima sınırdadır: ses ile sessizlik, söyleyiş ile susuş, kelime ile boşluk arasında gider gelir.
Bu şiirlerde her susuş, bir anlam yüklenir. Noktalar, üç nokta dizileri, kesintiler — hepsi bir duygunun nefesini taşır. Umay’ın noktalama tercihleri bile bir bedensel jest gibidir. Özellikle “iki gün çok üşüdüm.. çok üşüdüm ve ona sarıldım” dizesindeki çift nokta uzaması, soğuğun uzaması gibidir; nokta, artık bir durak değil, bir donma anıdır.
Dilin bu bedensel kullanımı, şiirlerinde arzu ile anlamın çarpıştığı yerdir. Çünkü arzu konuşmak ister; ama anlam, daima kaçaktır. Umay, arzunun dildeki yankısını takip eder. “Aşk bu mu?” sorusu bu nedenle hem anlamlıdır hem anlamsız: hem soru hem cevap, hem çığlık hem yankıdır.
Bu çarpışma, aynı zamanda Umay’ın kentle kurduğu ilişkiyi de belirler. Kent, arzunun sahnesi değil, boşluğun laboratuarıdır. O kentte kimse kimseye ulaşamaz, her şey yarım kalır. Ama tam da bu yarımlık, şiirin ritmini kurar.
Kentteki her şey – balkonlar, duraklar, camlar – birer dil parçası gibidir. Onlar konuşmaz, ama anlam üretir. Balkon ipinden çarşaf toplayan kadın, aslında kelimelerini geri toplamaktadır. “En çok kırmızı mandallar eksilmiş” derken, o eksiklik yalnızca bir ev nesnesine değil, şiirin kırmızı damarına dokunur. Kırmızı, Umay’ın şiirinde kanla, tutkuyla, tehlikeyle özdeştir. O yüzden Orospu Kırmızı’nın (2021) varlığı, bütün bu şiir evreninin bir arka plan rengi gibidir: bedensel, cüretkâr, yanıcı.
Kırmızının yitimi, arzunun sönüşüdür. Bu yüzden “en çok kırmızı mandallar eksilmiş” dizesi, aşkın değil, arzu renginin eksildiğini gösterir. Umay’ın şiirinde renk bile bir yara taşır. Bu yaralılık hâli, Umay’ın müzikal geçmişiyle de ilişkilidir. Onun dili, pop-rock estetiğinden aldığı kesik ritimlerle işler. Bir dize diğerine akmaz; bir akor gibi durur, sonra susar. Bu susuş, melodik değil, dramatiktir. Şiir, müzikle değil, sessizliğin ritmiyle var olur.
Kentteki bu sessizlik, zamanla bir yıkım estetiğine dönüşür. Çünkü Umay’ın dünyasında yıkım, bir son değil, yeniden doğuşun biçimidir. “Veda ve dua kalmamış” derken, veda edememenin kendisi bir kalış biçimine dönüşür. Umay, bitişi kutsallaştırmaz; bitişin tozunda yaşamayı seçer.
Bu, onun poetikasının özüdür: Yıkım, bir temizliktir; ama o temizlik, tamamlanmamış bir ritüeldir. Hiçbir şey tamamen yanmaz, hiçbir şey tamamen ölmez. “Hangi kül siler üzüntümü?” sorusu, bu yüzden hem ironik hem trajiktir. Kül, zaten yanmanın kanıtıdır; o hâlde külle üzüntü nasıl silinebilir? Umay burada, imkânsız bir arınma talebinde bulunur – şiir tam da bu imkânsızlıkta parlar. Külün imgesiyle biten bu dize, aslında Umay’ın şiirinde bir doğa – estetik çemberi kapatır: Yağmur (su) – kan (beden) – kül (yıkım) üçlüsü, şiirin maddi elementleridir. Her biri bir hâl değişimi anlatır: sıvı, akışkan, sonra donuk. Şairin dili de bu elementler gibi davranır: akar, sızar, donar.
Umay’ın doğasında “doğa” yoktur aslında; orada insan kalıntıları vardır. Doğa, artık şehirle birleşmiştir; ağaç yerine balkon ipleri, su yerine gözyaşı, ateş yerine kül kalmıştır. Bu, doğanın modern biçimidir: duygunun kentteki enkazı.
Böylece Umay Umay’ın şiiri, hem bir kent güncesi hem bir bedensel harabe defteri hâline gelir. Her dize, bir pencerenin ardından yazılmış gibidir; camın ardında bir yüz vardır, ama o yüz buğuludur.
Onun şiirinde “cam” simgesiyle başlayan yolculuk, “kül” imgesiyle sona erer. Cam, şeffaf ama keskin; kül, mat ama kalıcıdır. Bu iki imge arasındaki bütün şiirsel serüven, Umay’ın varlıkla yokluk arasında salınan poetikasını özetler.
Ve belki de bu yüzden, Umay’ın şiiri asla “tam” değildir. O hep yarım bırakır, hep eksiltir, hep yeniden başlatır. Çünkü onun şiiri, bir “tamamlanma” değil, bitmeyen bir yara estetiğidir.
“Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli” derken, aslında dünyaya dair nihai bir cümle kurmuştur: Güzellik bile kuşkuluysa, umut da yanıcıdır. Umay, güzelliği kutsamaz; onu kırar, eksiltir, yeniden yazar. Bu yüzden onun şiiri yalnızca bir “kadın sesi” değil, dilin kendi yarasıdır.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
Dipnotlar
1-Umay Umay, Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli, İthaki Yayınları, 2021, s.18.
2-Umay Umay, Cevapsız Ağrı, İthaki Yayınları, 2021, s.64.
3-A.g.e., s.13.
4-A.g.e., s.36.
5-Umay Umay, Orospu Kırmızı, İthaki Yayınları, 2021.
Kaynakça
Umay Umay, Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli, İthaki Yayınları, 2021.
Umay Umay, Cevapsız Ağrı, İthaki Yayınları, 2021.
Umay Umay, Orospu Kırmızı, İthaki Yayınları, 2021.
Umay Umay, Sokaklar Uyudu Artık Öpüşebiliriz, İthaki Yayınları, 2021.
Umay Umay, Rüya Duvarları, İthaki Yayınları, 2021.
Umay Umay, Veda Busesi, İthaki Yayınları, 2021.
Umay Umay, Elleri Kara Çocuk, İthaki Yayınları, 2022.


