DENİZ SUSUNCA / Ayşe İmamoğlu Azaklı
DENİZ SUSUNCA
Deniz o sabah aynı renkteydi; kurşuni, inatçı ve vazgeçmez. Kadın, her sabah yaptığı gibi pencereyi açıp tuzlu havayı içine çekti. Göğsünün bir yerinde, yıllardır dinmeyen o ağırlık vardı ama nefes almayı hiç bırakmamıştı. Hayat ona bunu öğretmişti; insan, yüküyle birlikte yaşamayı öğrenirdi.
Çok çocuk doğurmuştu. Bazılarını beşiğinde, bazılarını daha adını yeni söylerken toprağa vermişti. Her birinin ardından Karadeniz biraz daha kabarmış, dalgalar biraz daha sert vurmuştu kıyıya sanki. Kocası da erken gitmişti; bir sonbahar günü, yağmurun hiç dinmediği bir zamanda. O günden sonra yalnızlık, onun sırtında sessiz bir yoldaş olmuştu. Ama bunu kimseye söylememişti. Şikâyet etmeyi bilmezdi. Çünkü onun hayatında kelimeler değil, işler konuşurdu.
Ömrü; tarlada, ahırda, fındık bahçesinde geçmişti. Ellerindeki çatlaklar, yaşadığı yılların takvimiydi. Her çizgi bir kışı, her nasır bir sabahı anlatırdı. Yorulurdu elbette ama durmak gibi bir ihtimali hiç olmamıştı. Hayat, ona yaslanacak kimse bırakmamıştı çünkü.
Şimdi elinde bir tek oğlu vardı. Bir de gelini. Onları evlat bildiği gibi, kader ortağı da bilirdi. Gelini bazen ona bakarken ürkekçe susar, bazen de bir çocuk gibi dizine başını koyardı. Kadın bunu fark ederdi ama belli etmezdi. Çünkü bilirdi; güçlü kadınlar, güçlerini sessizce paylaşır.
Asıl mucize ise torunla gelmişti. O küçük beden, evin içinde koşarken sanki yıllardır suskun kalan duvarlar da canlanıyordu. Torununun kahkahası, geçmişte kaybettiklerinin yasını tutmazdı ama onların yerini de doldurmazdı. Başka bir şeydi bu. Devam etmekti. Hayatın bütün kayıplara rağmen ‘buradayım’ demesiydi.
Torununu uzaktan göz ucuyla takip ederdi. Küçük bedeni bakışları ile severken içinden konuşurdu bazen. “Bak” derdi sessizce, “ben yoruldum ama vazgeçmedim. Sen de vaz geçme”.
Akşamları sobanın başında otururlardı. Kadın, torunun başını dizine yasladığında dizlerindeki sızıyı daha az hissederdi. Sertleşmiş eliyle saçlarını okşarken, o elin neden böyle olduğunu düşünürdü çocuk, ama kadın bilirdi. O el, yılların yükünü tutmuştu. Yine de bir çocuğu sakinleştirecek kadar yumuşak kalabilmişti. Gözleri bazen dalar, yıllar öncesine giderdi. Ama torununun uykulu sesiyle geri dönerdi hayata. İşte o an anlardı, insan yaşamak için her zaman genç olmak zorunda değildi. Bazen yaşamak, bir başkasının büyümesini izlemekti.
Kadın hala güçlüydü. Bilgeydi. Herkes ona bir şey sormaya gelirdi; nasıl dayanılır, nasıl susulur, nasıl ayakta kalınır diye. O ise cevap vermezdi çoğu zaman. Bir tebessüm atar, bir omuz uzatırdı. Çünkü bazı cevaplar söylenmez, yaşanırdı.
Deniz o gece sakindi. Kadın pencerenin önünde durdu, dalgaların kıyıya vurmayışını dinledi. Suskunluk yıllardır ilk kez ağır gelmedi. Evin içinde eksik olan şeyler vardı elbette. Fotoğraflarda tanınmayan yüzler, adı anılmayan hikâyeler… Kadın bunları anlatmazdı. Zira bazı acılar dile gelince hafiflemez, sadece yer değiştirirdi. O, acıyı olduğu yerde tutmayı öğrenmişti. Yalnızca bir nefes vardı; düzenli, küçük, geleceğe ait.
Kadın, torununun üstünü örttü. Alnına küçük bir öpücük kondurdu. Sertleşmiş eli, ince bir omuzda durdu. Elini çekmedi. Yorgundu, evet. Yıllar boyunca tuttuğu her yük, o anda biraz daha hafifledi.
Pencereyi kapattı. Deniz dışarıda kaldı. İçeride sıcak vardı.
Kadın ışığı söndürürken düşündü; kimilerinin hayatı gürültüyle değil, susarak sürer. Ve bazı sevgiler, insanı hayatta tutmaya yeter.
Deniz sustu. Kadın da. Ama nefes devam etti.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
(Bu öykü, yazar tarafından 8 Şubat 2026’da Panzehir Dergi 14 Şubat Dünya Öykü Günü Etkinliği’nde okunmuştur.)
