ÇÜRÜK PORTAKAL / Sema Yılmaz
ÇÜRÜK PORTAKAL
Çürümenin de bir his yayılması olduğunun farkında değildi. Yatağının soğuk ve sert tarafına dönerken bu hissi düşündü. Yatağın soğuk ve sert tarafını her zaman daha çok sevmişti. İnsanların az sevdiği şeyleri o daha çok sever olmuştu. Gözleri yarı uykulu ve çapaklarından açılmayacak biçimde sertleşmişken ellerini gözlerine götürüp ovaladı ve tavana bakarak tekrar düşündü. Çürüme nasıl bir histi? Senelerce bu yatakta yatsa ve insanlar onun çürümüş bedenini bulsalar acaba nasıl olurdu?
Tam yatağın soğuk tarafına bedenini teslim etmişken alarmın sesiyle yerinde zıpladı. Zigon sehpanın üzerinde hemen bira şişelerinin yanında çalmaya devam eden telefonu eline alarak hırsla kapama tuşuna bastı. Tuşlara basarken bir şeylerden intikam alıyor gibiydi. Gizli bir haz da duymuştu hırsla tuşlara basarken. Sehpanın üzerinde telefonu bulması çok da kolay olmamıştı. Dünden kalma üç şişe bira, kabukları soyulup yarı tabağa yarı sehpaya dökülmüş fıstıklar, midesini rahatlatsın diye içtiği iki tane sade soda ve beyaz yassı tabakta yarım kalmış beyaz peynir… Yerinde şöyle bir doğruldu. Bugün pazar olduğundan işe erken gitmeyecekti ama telefonun alarmı sağ olsun sabahın köründe ayağa dikmişti Rıfat’ı. Gri terliklerini ayağına geçirerek koridorun sonunda yer alan mutfağa doğru gitti. Kapıdan girerken bu evin ne kadar kasvetli ve karanlık olduğunu düşündü. İstanbul’a ilk geldiği zamanlar tutabileceği en güzel bina burasıydı. Sevilen şeyler zamanla nasıl da değişiyordu. Buzdolabının önüne gelerek kapağını açtı. Buzdolabının hali içler acısıydı. Birkaç tane zeytin, küflenmeye yüz tutmuş salam ve yan tarafında yarım kalmış limondan başka bir şey yoktu. Elini başına götürdü. Hapishaneden geç vakit çıkıyor, eve gelene kadar alınacaklar aklından çıkıyordu. Karnını her akşam evine yakın olan tavuk dönercide doyurup öyle yukarı çıkıyordu.
Oturma odasına giderek telefonu eline aldı. Kimi arayacağını biliyordu. Şu anda dışarı çıkmaya o kadar çok üşenmişti ki. Sanki bir fil sürüsü bedeninin üstüne oturmuş, tepinip duruyorlardı. Telefon üç çalıştan sonra açıldı.
‘Alo, Faik! Naber ya?’
Telefonun öbür ucundan ses biraz pütürlü geliyordu. Birkaç saniye bekledi.
‘Faik diyorum!’
‘Heh, af buyur. Rıfat sen misin ya?’
‘He ya benim oğlum. Afyonunu daha patlatmadın mı kalk hadi.’
‘Rıfat’ım saat sabahın onu. Bugün pazar. Bu saatte ayakta ne işin var? Rüyanda yaşlı teyzeler mi kovaladı seni, yat uyu.’
Rıfat kafasında kalan birkaç tel saçı karıştırdı.
‘Haklısın oğlum da alarmı açık unutmuşum. Dikildim erken saatte ayağa işte. Dolapta da bir şey kalmamış. Kalk gel de kahvaltı edelim.’
Faik telefonun öbür ucundan kıs kıs gülmeye başladı. Sesi bariz derecede sinir ediciydi. Rıfat sesi duymamak için telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı. Faik’in sesi bazen kulağına tahtaya sürten tırnak gıcırtısı gibi geliyordu.
‘Tamam koçum. Bir saate sendeyim.’
Rıfat üstüne bol gelen ve artık yıllanmış olan eşofmanının paçalarını sürükleyerek oturma odasına gitti. İlk işi dünden kalan hengâmeyi ortadan kaldırmaktı. Sehpanın üzerinde artık kalmış yiyecekler, karşıda çekyatın üzerine rastgele atılmış iş kıyafetleri… Bu evin en son ne zaman bir yuva hissiyle dolduğunu düşündü. Şimdi evinde işten gelince kapısını açıp önüne terliklerini koyacak biri olsaydı fena mı olurdu? Hayatın sivri köşeleri hep Rıfat’a denk gelmişti. Ayrıcalıklar dünyasında kendine hiçbir zaman bir yer edinememiş, mutlu zamanların köklerine sıkı sıkı tutunamamıştı. Sırtına hep yürüdüğü yolun dikenleri batar, damarlarını oluk oluk kanatırdı. Ne zaman kendini biraz mutlu hissedip çürük dişleriyle gülümsemeye kalksa karşısına çalıştığı hapishanenin duvarı gibi gri ve rutubetli bir duvar dikilirdi. Zamanla azla yetinmesini de öğrenmişti aslında. Az gülmeyi, az konuşmayı, az yaşamayı… Aza kanaat ede ede belki bir gün karşısına her şeyin çoktan var olduğu bir yaşamın çıkmasını umuyordu. Yattığı kırık çekyatı düzelterek evi biraz daha yaşanılabilir bir hale getirmeye çalıştı. Sehpanın üzerindeki boş şişeleri ve paketleri alıp mavi çöp poşetine doldurdu. Gününü biraz daha anlamlandırmak için konsolda duran emektar radyoyu son ses açtı. Neşet Baba’nın insanın bam telini sızlatan sesi salonun ortasında dolanmaya başladı. Rıfat şarkının sözlerine uygun olarak ayaklarını ritmik bir şekilde sallıyor, elindeki boş bira şişesiyle Neşet Baba’ya eşlik ediyordu.
Ah yalan dünyada, yalandan yüzüme gülen dünyada.
Bağlamanın her bir tıngırtısında insanın içindeki bam teline dokunuyordu sözler.
Sen beni ömrümce mutlu mu sandın?
Yerdeki yiyecek kırıntılarını da süpürerek çöpe boşalttı. Yalan dünya nağmeleri mutfağa dolmaya devam ediyordu. Geçmişte yaşanması mümkünken yaşayamadığı anları düşündü. Liseye giderken apartman boşluğunda sıkıştırıp bir kızı öpmeye çalışmasını, babasıyla gittiği ilk derbi maçını, arkadaşının gazeteye sarıp getirdiği ilk içkiyi, tellendirdiği ilk sigarasını düşündü. Ağzında acımtrak bir tat hissetti. Geçmişin unutulmaya yüz tuttuğu anda birden gün yüzüne çıktığı anları. Acının da ete kemiğe bürünüp insanlar arasında sessizce kasketi önünde dolaştığını hayal edebiliyordu. Bazen etrafında kimseler yokken ensesinde bir sıcaklık hissederdi. Hayatına tanıklık ettiği insanların sıcak elini tutardı kimse görmeden. Bir pazar günü denilince akla gelen kalabalık aile sofraları, atılan şen kahkahalar ve evin içini dolduran tabak çatal tıkırtıları olmalıydı. Rıfat’ın evinde ses çıkaran tek şey ise tavandan damlayan su damlasıydı. İşte yine süzülmeye başlamıştı aşağı doğru. Rıfat sesi duyduğu gibi elindeki çöp poşetini divanın üzerine bırakıp mutfağa koşturdu. Tavana doğu bakınca içinden okkalı bir küfür savurdu. Ne zamandır üst komşuya çıkıp derdini anlatıyor, bir türlü anlaşamıyorlardı. Kaç defa kireci alıp komşuya çıkarmış hatta kendisinin sürebileceğini söylemişti. Ama Allah’ın ayyaş adamı ne yardım kabul ediyordu ne de içeri alıyordu. Rıfat da ne zaman aynı sese maruz kalsa içindeki cinnete hazır bütün duygular mezarından dirilip karşısına dikiliyordu. Sandalye koyup suyun damladığı yere baktı. Rutubet iyice ilerlemiş, tavanda kocaman bir daire haline gelmişti.
‘Rutubetine de komşusuna da. Gösteririm ulan ben sana.’
Sesi kızınca suya tutulmuş sıcak bir demir gibi keskinleşiyordu. Sandalyeden indiği gibi kapıyı çarpıp üst kata çıktı. Zile basmadan direkt kapıyı yumruklamaya başladı. Yumrukladıkça kel kafası da sallanıyor, kafasındaki birkaç tutam saç ileri geri gidiyordu. Tam kapıyı yumruklamaktan vazgeçtiği sırada kapı aralandı ve korkak bir çift küçük göz ortaya çıktı. Nereden baksan Rıfat’ın beline kadar geliyordu. Rıfat yüzü görebilmek için kapıyı biraz daha aralayınca çocuk korkudan oyuncak ayısını yüzüne tuttu. Minik parmakları çubuk krakerler gibi incecikti. Dokunsan neredeyse kırılacaktı. Çocuk korkunca Rıfat da panik yaptı. Dizlerinin üzerine çöktü. Deminki sinirinden eser kalmamıştı. Ellerini önüne doğru uzattı.
‘Korkma, korkma. Ben seni korkutmak istemedim. Baban evde mi bakalım?’
Çocuk oyuncak ayısının kulaklarının arasından Rıfat’ı izlemeye devam ediyordu. Siyah gözleri korkudan iyice büyümüş iki kömür tanesine benziyordu. Kumral saçları iki yandan toplanmış, lüle lüle aşağı sarkıyordu. Üstündeki pembe, sarı çiçekli elbisesinin eteğini kıvırıyordu diğer eliyle de. Rıfat bir an çocuğun titrediğini fark etti. Ne yapacağını bilemedi.
‘Tamam küçüğüm, hadi sen içeri gir bakalım. Ben sonra gelirim.’
Çocuk oyuncak ayısını tuttuğu gibi içeri koştu. Rıfat da açık kalan kapıyı kapatıp aşağı indi. Kapıdan girince kendi kendine söyleniyordu.
‘Ulan hem evde yok hem de küçücük çocuğu evde tek başına bırakmışlar. Kim bilir nerede söndürdü feneri? Çocuğa da yazık annesi hangi mağazada oyalanıyor da bu sabiyi bıraktı. Allah’ım sen insanlara akıl fikir ihsan eyle.’
Oturma odasında yarım kalan çöpleri de divanın üzerinde kalan çöp poşetine doldurup kapının yanına bıraktı. Radyodaki ses Neşet Baba’dan Ferdi Baba’ya geçmişti.
Gurbet eller bana bir mesken oldu. Gelemem sevdiğim kader bağlıyor.
Rıfat ciğerlerinden derin bir nefesi dışarı bıraktı.
‘Ah be huzurumuz kaldı mı Ferdi baba, şu canına yandığım dünyada. Yalnız geldik, yalnız gidicez. Sevtap olsaydı şimdi iki gözüm de bayram ederdi. Neredesin ah be sevda, bir bizim kapımıza uğramadın.’
O sırada kapı çaldı. Rıfat son olarak yastığı düzelttikten sonra kapıyı açtı. Faik, kapıyı açar açmaz elinde iki koca poşetle içeri daldı.
‘Hayırdır be oğlum, neredesin? Apartmanın kapısında elimde poşetlerle kaldım. Seni aradım kaç defadır cevap vermedin. Zile bastım yoksun. En sonunda bir kadıncağız açtı dışarı çıkarken kapıyı da içeri attım kendimi. Al bakalım şunları.’
Poşeti Rıfat’ın kucağına koyduğu gibi salona geçip tekli koltuğa kuruldu.
‘Hadi koy çayı da karnımızı doyuralım. Valla sabah sabah uyandırdın beni. Ceza olarak bir de menemen isterim.’
Bir yandan konuşuyor, bir yandan da göbeğini ovuşturuyordu.
‘Tamam şimdi yaparım, parazitsin yeminle’ diyerek mutfağa girdi Rıfat. Mutfak dolabını açıp çaydanlığa su koydu. Ocağın altını yaktı. Poşetin içinden domates, biber çıkardı. Doğramaya başladı. Bir yandan da dert yanıyordu.
‘Lan Faik iyi ki geldin lan. Sen olmasan kapımı çalan da yok. Hapishane, ev arasında mekik dokuyorum. Senden hariç gördüğüm tek şey mahkûmların pörsümüş suratları.’
‘Sevtap’ı görmedin mi lan?’
Çalan radyodan Faik’in sesi çok az işitiliyordu. En sonunda kalkıp mutfağa geldi Sevtap denilince.
Rıfat derin bir iç çekti.
‘Ah be oğlum göremedim dün gelmedi görüş gününe. O deli abisi geçende kızı milletin ortasında rezil etti, bağırdı durdu. Kız her hafta temiz çamaşır, öteberi getiriyor. Yine de yaranamıyor. Ben böyle işin ta içine…’
‘Dur sabah sabah ne bu sinir. Olmadı haftaya görürsün bizim esmer yengeyi. Daha açılamadın bile.’
Rıfat elindeki doğranmış biberleri kızgın tavaya attı. Eline yağ sıçrayınca irkildi. Parmağına üflerken bir yandan da Sevtap’ı düşündü. İnce dudağının üstünde yapıt gibi duran siyah benini. Omuzlarına dökülen gece karası saçlarını, yay gibi kaşlarını, kıvrımlı sütun gibi bacaklarını düşündü.
‘Açılacağım inşallah yarın. Yarın abisinin duruşması var. Kesin gelecek ben de alacam duruşmadan önce karşıma söyleyeceğim tek tek hislerimi. Hem o da bana bakıyor arada. Göz süzüyor, kesin o da bana yanık.’
‘Rıfat’ım sen yaparsın. Şu dünyanın gam çemberinden bari sen kurtul de bir yuva kur. Bak geldik kırkımıza felek yüzümüze gülmedi. Çürüyüp gidiyoruz.’
Rıfat arkadaşının omzuna vurdu. O da biliyordu ne kadar bitap durumda olduğunu. Kendi haline güldü çürük dişlerinin arasından. Balkona masayı çıkarıp üstüne annesinin çeyizinden kalma sararmış, çiçekli örtüyü eliyle düzelterek serdi. Üstüne tabak ve çatalları özenle yerleştirdi. Gören de Sevtap yemeğe gelecek sanırdı. Rıfat tavayı daha ortaya koyar koymaz Faik hemen ekmeğin ucundan koparıp tavaya abandı. Ağzını şapırdatarak yemeye başladı.
‘Lan ağzına çakacam şimdi düzgün yesene şu nimeti.’
Gerçekten de çakmak üzereydi. Az kalmıştı. Faik avına yaklaşan sansar gibi ağzını kocaman açıp yine bir lokma yuttu.
‘Tamam be oğlum.’
Rıfat omuz silkti. Faik dün akşam İstiklal Caddesi’nde gördüğü gencecik kadını ağzını yaya anlatıyor, Rıfat ise yarın Sevtap’la konuşacağı anı düşünüp hayallere dalıyordu. Herkes kendi hayal âleminin başkahramanı, kendi sokağının çöpçüsüydü. Kendi işlerine geleni duyuyorlar, işlerine gelmeyeni balkondan ekmek kırıntısı sallar gibi kulaklarından dışarı atıyorlardı. Faik en sonunda koca göbeğini şişirip geriye doğru yaslandı.
‘Ulan ne yedim be. Valla sefamız olsun.’
Tırnağının ucuyla dişinde kalmış domates kabuğunu çıkarmaya çalışıyordu. O sırada Rıfat’ın gözleri yukarı balkona kaydı. Sabahki küçük kızı düşündü. Acaba ana, babası dönmüş müydü eve? Yerinde huzursuzca kıpırdandı.
‘Ulan Faik yukarıda bir kız çocuğu var tek başına. Gidip baksak mı evde tek başına bırakmışlar sabiyi. Korkar şimdi.’
Faik ağzını karıştırdıktan sonra yukarıya baktı.
‘Senin yukarı dairende insan var mıydı be Rıfat? Bak hiç bilmiyordum.’
‘Len kaç senedir buraya gelip otlanırsın. Bilmezsin hala.’
Ağzını sildiği peçeteyi Faik’in yüzüne fırlattı.
‘Hadi kalk ulan biraz dışarı atalım kendimizi. Vallahi şiştim otur otur.’
Birlikte masadan kalktılar. Kahvaltılıkları üstünkörü lavabonun içine attı Rıfat. Nasıl olsa yarın yine dağılacaktı. Dışarıda rüzgâr nazlı gelin gibi salınıyor, yürüyen insanların yüzüne hafifçe nefesini üflüyordu. Rıfat üstüne haki renkli emektar paltosunu attırıverdi. Bu palto onu en az beş yaş daha genç ve daha yakışıklı gösteriyordu. Ya da Rıfat öyle hissetmek istiyordu. Kapıdan çıkmadan aynada son defa saçını taradı. Bıyıkları geçende kesince yüzü cilalanmış yumurta gibi ortaya çıkmıştı. Faik’le Beykoz’un sote yokuşundan aşağı doğru sallandılar. Yokuş aşağı indikçe kesif bir iyot kokusu insanın burnuna çarpıyordu. Şimdi yanında Faik yerine Sevtap olsa alır onu adalara götürürdü. Gece gibi siyahlık inen saçlarına pembe çiçeklerden taç yapardı. Öyle papatyadan falan yapmazdı. Herkes gibi olmayı sevmiyordu Rıfat. Onun yaptığı bir şeyin eşi benzeri olmaması gerekiyordu. Adalardan belki Eyüp’e gelir, Pierre Loti’ye tırmanırlardı. Belki teleferikte kimse olmazdı da Rıfat aceleyle yapışıverirdi Sevtap’ın benli dudağına. Yasemin tadı alırdı dudaklarından, sarhoş olurdu. Dudaklarının kenarı çiçeğe durur, baştan ayağa baharla kaplanırdı ruhu. Biraz yürüdükten sonra otobüs durağına vardılar. Yürüyüş yapmaya yapmaya ayakları et kesmişti. En son ne zaman dışarı amaçsızca yürüyüş yapmak için çıktığını hatırlamıyordu. En çok yürüdüğü yol kodesler arasındaki koridor mesafesiydi. En sevdiği aktivite demirlere copunu vurdura vurdura yürümekti. İçeriden mahkûmların azmış hayvan gibi sinirli sinirli böğürtülerini duyar, zevkten dört köşe olurdu. Hele bir de Şakir’i havalandırmada yakalasın. Gidip illa onunla uğraşır, Sevtap’ı üzmesinin faturasını keserdi. Otobüs o sırada gelince yer kapmak için hemen atladılar. Rıfat illaki cam kenarında oturacaktı. Yoksa midesi alt üst oluyordu. Sabahki menemeni çıkarmamak için arka tarafta gördüğü cam kenarına koşup oturdu. Bu aralar kendini biraz yorgun ve halsiz de hissediyordu. Otobüs bile sıcak havadan bunalmış tıslaya tıslaya bayır aşağı kayıyordu. Yarım saatlik yol gittikten sonra Mihrabat Korusu’nun durağında indiler. Doğanın içine karışıp temiz hava almak iyi gelecekti. Rıfat ayağına denk gelen bir taşı sürükleye sürükleye giderken Faik de Galatasaray derbisini bire bin katarak anlatıyordu. Rıfat’ın umurunda bile değildi. Evine gidip uyusa da bir an önce sabah olup Sevtap’la konuşsa ne güzel olurdu. Derin bir soluk bıraktı terlemiş dudaklarının arasından. Faik hala derbiyi anlatıyordu. Bir müddet amaçsızca yokuş aşağı yürüdüler. Vakit öğleni geçmiş, güneş bir boy daha yükselmişti. Yürümekten tabanları aşınıp oflamaya başlayınca korunun içindeki çay bahçesine girdiler. Girdikleri gibi Zeki Müren’in nağmeleri dolmaya başladı kulaklarına.
Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü. Ateşin ruhleri yaktı bu gönlümü.
Rıfat eve gidince bu şarkıyı bir daha dinlemek istedi. Köşedeki yuvarlak masaya oturdular. İki ince belli çay söylediler. Karşıdaki gölette kuğular boyunlarını suya değdirip kaldırıyor, ayaklarını ahenkle çırparak şarkıyla uyum içerisinde salınıyorlardı. Rıfat yarın belki de bu masaya Sevtap’la oturacaktı. İçine bir nebze umut serpildi. Sanat güneşinin şarkısı devam ederken aklına bir anı düştü. Küflenmeye yüz tutmuş konsolun üzerinde duran gramafonda aynı şarkıyı dinlemişti seneler önce. Rahmetli babası Vehbi Bey pek mülayim adamdı. Ölene kadar evine envaiçeşit antikayı doldurmuştu. Bu gramafon da evlerinin başköşesinde durur, arada kulaklarının pasını silerdi. Bir gün Vehbi Bey sabah kahvesini yudumlarken yine bir şarkı koyup gözlerini uzaklara dikmişti. Ne zaman Zeki Müren dinlese ruhunun görülmeyen bir tarafı hüzne bulanır, gözleri buğulanırdı. Rıfat hiç bilemedi babasının neye kederlendiğini bu kadar. Sadece derin derin iç çekerdi Vehbi Efendi. Rıfat’ın da iç çekme huyu babasından geliyordu. İnce belli çay bardağını avuçlarının içinde sıkıca kavrayıp yanağına yaklaştırdı.
‘Hayırdır birader daldın yine uzaklara?’
Faik’in sesi yine hülyalardan gerçeğe döndürdü Rıfat’ı. Faik gözlerinin içine bakıyordu.
‘Ne düşünüyorsun sabahtan beri? Nedir bu haller?’
Rıfat çay bardağını yavaşça masaya bıraktı.
‘Yarını düşünüyorum be kardeşim. Yalnızlık zor zanaat. Zeki Müren’in de sesini duyunca iyice efkâr bastı. Bazen içimde anlamlandıramadığım bir hüzün gelip çürük portakal gibi başköşeye kuruluyor, oradan bana bakıyor. Diyorum ki bu hayatta bir yoldaşım olsa. Belki birlikte dinleriz şarkıları. Birer kadeh doldururuz çıkar balkona gün sökene kadar oturur, muhabbetin dibine vururuz.’
Faik eğilip Rıfat’ın omzuna vurdu:
‘O da olur be Rıfat. Üzme tatlı canını. Hadi kalkalım, evlerimize gidelim. Sen de erken yat uyu, dinlen. Yarın önemli bir konuşman olacak.’
Rıfat’ın gözlerinin içi mehtaplı gece gibi ışıldadı. Evet yarın konuşacaktı. Belki de bu akşam evinde geçireceği son yalnız geceydi. Hesabı isteyip kalktılar. Faik Üsküdar’da işi olduğu için yanından ayrıldı Rıfat’ın. Rıfat da yavaş yavaş yokuş yukarı yürüyüp otobüs durağına vardı. Yolda yürürken güneş yavaş yavaş ufuk çizgisine inmişti. Otobüse binince aklına yine küçük kız geldi. Annesi büyük ihtimal pazardan dönmüş, yavrusunun karnını doyurmuş, uykuya yatırmıştı. Annesinin geldiğini düşünüp bir nebze de olsa rahatladı. Apartmanın basamaklarını çıkarken kendini çok yorgun hissetti. Çalışırken bu kadar yorgun olmuyordu. İnsan alışık olmadığı durumlarda nasıl davranacağını bilemiyordu. Sürekli çalışınca tatilde ne yapacağını unutur olmuştu. Kapıdan girince karnı guruldamaya başladı. Mutfağa gidip dolabın kapağını açtı. Sabahki kahvaltılıklardan başka bir şey yoktu. Canı tekrar dışarı da çıkmak istemiyordu. O sırada dolabın üzerine mıknatısla tutturulmuş balıkçının kartını fark etti. Kendine son yalnız gecesinde bir ziyafet kurmak istedi. Telefonu eline alıp güzel bir balık siparişi verdi. Geçen aydan kalma da bir 70’liği vardı. 70’liği ısınması için tezgâhın üzerine çıkardı. Bir yandan da domates salatalık söğüşleyip üstüne limon sıktı. Dolaptaki son yarım limon da gitmişti. Gündüz kendine verdiği sözü tutarak müzik çalardan Zeki Müren’i açtı. Yine aynı yakuti ses salonun içinde dolaşmaya başladı. Tabakları masaya taşıdığı sırada zil çaldı. Hemen kapıya gidip balığı aldı. Karnı daha fazla açlığa dayanamayacaktı. Uskumruyu paketinden sıyırıp yayvan tabağa koyup masaya getirdi. Afiyetle yemeye başladı.
***
Balığı bitirmenin üzerinden iki saat geçmişti ki koltukta şekerleme yaparken birden ani bir mide bulantısıyla yerinden doğruldu. Sanki birisi kepçeyle midesindeki her şeyi karıştırıyor gibiydi. Kendini tuvalete zor attı. Öğürdükçe öğürüyordu. Midesinde bir şey kalmayana kadar kusmaya devam etti. Lavaboda yüzüne soğuk su çarptı. Aradan bir yarım saat geçmişti ki midesi biraz düzelir gibi olunca bu sefer de başı dönmeye başladı. Tekrar lavaboya koşturdu. Yarım saat klozetin önüne oturup öylece bekledi. Başı hala dönüyordu. Gözlerini kapatıp yarını düşünmeye başladı. Her şey güzel olacaktı. Bir saattir benzi sapsarı olmuş, gözlerinin içi daha da kırmızılaşmıştı. Biraz düzelir gibi olup yerinden doğrulurken birden gözleri karardı ve boylu boyunca klozetin önüne düştü. Düşmeden önce aklında kalan son şey Sevtap’ın benli dudağı ve üst katındaki küçüğün çubuk kraker elleriydi.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
