Mehmet Tenli

BOĞULAN HAYATLAR

Ay ışığının yetişemediği sokakta dünya, karanlığı fırsat bilip bir kabahat işlemişti o gece. Bütün fazlalıklarını, çöp birikintisinin etrafını kendisine yuva edinmiş olan genç delikanlıya bırakmıştı. Uzun boylu, saçıyla sakalı ayırt edilemeyen, elbisesi vücudunun bir parçası olmuş olan bu genç her gece o sokağa isyanını sunardı.

Çünkü o sokak kendisinin cansız hali gibiydi. Çünkü o sokak onun yüreği gibiydi. Çünkü o sokak şehrin son sokağıydı. İnsanların; artıklarını, kötülüklerini, küfürlerini, tiksintilerini barındıran bir sokaktı. Zaten böyle bir yer ya şehrin son sokağı olurdu ya da insanlığı unutturulmuş birinin yüreği olurdu. Zaten dünya, insanlığını söküp aldığı birinin sokağına neden baksın ki? İnsanlığını elinden alabileceği onlarca sokak daha varken. Belki de milyarlarca yıldır temiz kalmayı başarabilmiş dünya bu yüzyılda kirlenmişti. Belki de uzay boşluğunda ezelden beri dönen dünya, kötülükle baş edemeyecek hale gelmişti. Dünyanın kalbine kötülük yağmurları aralıksız yağarken iyiliğin sığındığı bir kaya gölgesinden çıkabilmesi ne kadar mümkün olabilirdi ki?  Dünya böyle bir hale gelmişken o delikanlı neden sokağından çıksın ki? Delikanlıya göre dünyanın halen masum ve iyi kalabilmiş yerleri vardı. Çünkü ona göre kendi sokağı dışında çöp ve kötülük kokan başka bir yer daha yoktu. Çünkü onun kirletilmiş yüreğinden geçenler; dünyanın halen temiz olduğu, yalnızca kendi yüreğinin ve sokağının kirletilmiş olduğuydu. Oysa dünyanın ve içerisinde barındırdığı insanların, kötülükle çizilmiş sınırlarında mahsur kalalı çok olmuştu. İnsan yüreğinin sapkınlığı artık somut bir hal almıştı. Dünya her geçen gün bunu biraz daha hissettiriyordu. Solgun çiçekler, susuz insanlar, çöp adalar, ölü balıklar… İnsan her yere yüreğindeki sapkınlığı kusuyordu ve dünya bu sapkınlık içerisinde boğulmaya devam ediyordu. Bu boğuluş kaç yüzyıl daha sürer, kaç insan neslini daha kötülüğün egemenliğine mahkûm kılar? Bilinmez. Bilinen tek şey kötülüğe egemenlik tanıyanlar da kötülüğün egemenliğinde boğulmaya mahkûm kalanlar da aynı varlıklardı.
Her gece, kirli ve yırtık kıyafetlerden yaptığı yatağına girmeden önce ellerini gökyüzüne çevirerek hangisinin Tanrı olduğunu bilmeden yıldızlara, aya ve karanlığa serzenişte bulunuyordu. Gözlerini açtığı zaman kendi sokağında değil de Tanrı’nın cennetinde uyanmayı diliyordu. Delikanlının serzenişini Tanrı yine duymamış olsa gerek ki saatler hızlıca geçiyor ve delikanlı, sokağında uyumaya devam ediyordu. Gece soğuğunun bastırdığı çöp kokuları güneşin doğmasıyla tekrar egemenliği ellerine almış ve delikanlıyı yeni bir günün başladığını hatırlatarak uyandırmıştı. Halen sokağında olduğunu fark edince güneşe bakıp küfürler savurmuştu. Güneş delikanlının küfürlerini duymuş olsa gerek ki sıcaklığıyla sokağı daha çok yakarak çöp kokularını dayanılmaz hale getiriyordu. Sokağa yeni çöpler gelmemişti uzun zamandan beri. Delikanlı bu durumu kendince şöyle yorumlamıştı, “Artık dünyanın temiz bir köşesi kalmadığı için benim sokağıma çöp gelmiyor olsa gerek. Ne de olsa insanoğlu geliştikçe daha çok tüketen, tükettikçe daha da saldırganlaşan vahşi bir canlı değil miydi?”
Delikanlı, sokağının hangi köşesinde ne olduğunu artık görmeden bulabilecek bir hale gelmişti. Küfürler savurarak kalktığı yatağından yiyeceklerin bulunduğu köşeye doğru ilerledi. İlerlerken ayaklarının altında ezilen plastik şişelerin sesinden başka ses yoktu etrafta. Çöpe atılmış kitapların bulunduğu bölümden geçerken gözüne kestirdiği bir kitabı alarak ilerledi yemek köşesine doğru. Yemek köşesine gelince elindeki kitabı arka cebine koyup yere çömelmeyi düşündü ancak kitap yere düştü, çünkü cepleri yırtılalı çok uzun zaman olmuştu. Gerçi yırtılmayan tek bir kıyafeti dahi yoktu. Yalnızlığın ona işkence gibi geldiği günlerden birinde; beni burada kim görebilecek ki, baksana tek bir kuş dahi geçmiyor artık bu çöplükten diye sitem ederek kendi elleriyle yırtmıştı kıyafetlerini.
Kitabını bacaklarının arasına koyarak çöp yığının arasına daldı ve belki çürümemiş bir kısmı olan bir şeyler bulurum diye yiyecekleri sağa sola savurmaya başladı. Hiçbir şey kalmamıştı. Çürük yiyecekleri sağa sola atarak sokağın o bölümünde yere ulaşmıştı artık ayakları taşlara değiyordu. Delikanlı, sokakta yaşadığı dönemden beri ilk defa kendisini bu kadar çaresiz hissediyordu. Gözlerinden düşen yaşlar dudaklarını ıslatırken orada uyuyakalmıştı bir daha uyanmamayı dileyerek. Saatler sonra onu uyandıran aylardır duymadığı bir ses olmuştu. Sokağının üzerinden bir uçak geçiyordu. Delikanlı için bir umut olmuştu bu uçak. Demek ki dünya da halen uçakların indiği temiz bir yer vardı. Ve bu uçak sesini duyabileceği kadar alçaktan geçtiğine göre ya yakınlarda bir yere iniş yapacaktı ya da yakınlarda bir yere düşecekti. O an düşeceği ihtimali delikanlı için daha mantıklı bir neden haline geldi. Çöp yığınlarıyla dolu bu sokaklara hangi pilot bilinçli olarak iniş yapar ki diye düşündü. Delikanlı, haftalar sonra ilk defa sokağından dışarı adım atmak için eski ve yırtık bez parçalarından kendisine bir çanta yaptı ve birkaç parça eşyasını çantasına koyarak yolculuğa çıktı. Yolculuğa başlarken aklından geçen tek şey bir daha bu çöp dolu sokağına dönmemek ümidiydi.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir