Esin Ulutaş

BİR KADIN, BİR ADAM

Kadın, elindeki kalemi çalışma masasına bıraktı. Önce kollarını havaya kaldırarak uzun uzun esnedi. Sonra dalgalı, kızıl saçlarını elleriyle ensesinde topladı; kırmızı rujlu dudaklarını büzerek bir süre öylece kaldı. Birisini bekliyordu; sanki biraz sonra kapı çalınacak, beklenen gelecekti. Uzunca bir sessizlik oldu. Duvardaki guguklu saatin tik taklarından başka ses duyulmadı.

 

Sonunda kapı yavaşça vuruldu; ipek kadife sabahlığını savurarak koştu, kapıyı açtı. Son derece şık giyinmiş, yakışıklı bir adam kapının pervazına dayanmış ona bakıyordu. Heyecanla beklenildiğinin farkındaymış gibi gülümsedi. Kadın da karşılık verdi gülümsemeye. Adam antreye girip durdu. Kadının yüzüne bakarak bu gelişin onda yarattığı etkiyi anlamaya çalıştı. Kadın durumdan hoşnut gibiydi. Lacivert pardösüsünü çıkararak üç kollu, ayaklı, ahşap askıya astı adam. Bu eve daha önce de gelmiş gibi rahattı. Kadın önde, adam arkada şampanya rengine boyanmış büyük odaya girdiler.

“Divana geç istersen” dedi kadın. “Hep oraya oturursun.”

Adam, çilek rengi geniş divana, üzerindeki çiçekli yastıkları kenara iterek oturdu. Kadın da karşısındaki yumuşacık koltuğa yerleşerek adama bakmaya başladı. Adam, jilet gibi ütülü gri pantolonunun üzerindeki hayali tozları birkaç parmak darbesiyle temizledi; tüvit ceketinin yakasını düzeltti. Heyecanlıydı. Belli etmemeye çalışıyordu ama kadın biliyordu bunu. Aslında kadın da heyecanlıydı. Söze nereden başlayacağını kestirmeye çalışıyordu. Sessizliği adam bozdu.

“Geleceğimi biliyor muydun?”

“Evet, ama bugün geleceğinden emin değildim.”

“İstediğin zaman geliyorum. Yeter ki sen gel de.”

Hafifçe güldü kadın. Biliyordu bunu. Ne zaman istese geliyordu adam. Şimdiye dek hiç aksatmamıştı.

“Yanında olmamı istiyorsun. Ben yanındayken kendini daha iyi duyumsuyorsun. Çünkü ben, senin bir erkekte aradığın tüm özelliklere sahibim. Bunun da nedeni sensin.”

Adam kendine güvenli bir sesle konuşuyordu. “Evet” diye onayladı kadın. Adamın, duygularıyla ilgili her şeyi bilmesi tedirgin ediciydi. “Masaya geçelim” dedi kuru bir sesle.

Adam duymazdan geldi. Oturduğu yerden kalkmadan başını pencereye çevirip krem rengi tülü araladı.

“Dışarısı çok soğuk. Hava kar topluyor, bulutlardan belli oluyor.”

Kadın başını salladı.

“Öyle ama ben yağmasını istemiyorum.”

“Sen bilirsin” dedi adam, boynunu bükerek. Kadının her söylediğini onaylıyordu. Sanki kendisiyle ilgili olumsuz bir karar vermesinden korkuyordu. “Benimle ilgili ne düşünüyorsun” diye sordu. Sesi belli belirsiz çıkmıştı.

Kadın onu yanıtlamadı, yerinden kalkarak pencereye yaklaştı. Bahçedeki, dalları yere değen yapraksız ağaçlara, suyu boşaltılmış süs havuzuna baktı. Kar yağsa daha mı iyi olacak diye geçirdi içinden. Sonra adama döndü.

“Karın yağmasını istiyor musun?”

Bunu ona sormak zorunda hissetmişti kendisini. Adam şaşkındı. Kadın ilk kez bir şey soruyordu ona. Merakla, gözlerini iri iri açarak baktı kadına. Kadın bu bakışı iyi tanıyordu.

“Biraz da senin istediğin olsun.”

Gülümsemeye çalıştı, yapamadı. Dudakları kapandı iyice, içi sızladı. Hatta engellemese gözlerinden tıpır tıpır yaşlar dökülebilirdi. Ölecek diye geçirdi içinden. Bunu bilmemesi ne kötü.

Böyle yakışıklı, sevgiyle bakan bir adamın ölmesinin kendisine büyük acı vereceğini düşündü.

Adamın bakışlarındaki ifade kaygıya dönüştü. Kadını hiç böyle üzgün görmemişti. Divandan kalkıp onun yanına gitti. Kolunu yavaşça omzuna doladı.

“Karın yağması iyi olabilir.”

Kadın, adamın kollarından sıyrılıp köşedeki piyanonun başına geçti. Parmaklarını tuşlarda dolaştırdı.

“Beethoven’den bir şeyler çalsana. Biliyorsun çok severim.”

Sesinde bir tatlılık vardı. Geldi, eğilerek kadını saçlarından öptü. Niye böyle davranıyor, sesi içimi acıtıyor diye düşündü kadın. Acaba anladı mı?

Piyanodan minör bölüm yükseldi. Notalar, buketinden fırlamış çiçekler gibi odayı doldurdu.

Adamın gözleri sürekli kadının üzerindeydi. Kadın, ne yapacağını bilemeyen şaşkın hareketlerle piyanonun başından kalktı. Adamın gözlerine bakmadan çalışma masasına yöneldi. Adam, tüm yakışıklılığıyla güldü yeniden; geldi, kadının ince beyaz ellerini tuttu.

Kadının kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Onu bu kadar seveceğimi tahmin etmemiştim. Şimdi onu nasıl …  Kadının kafası gittikçe karışıyordu.  “Bırak ellerimi” diye haykırdı sonra.

Adam, kadının kendisiyle ilgili duygularını anlamamalıydı. Anlarsa onu engelleyebilirdi. Olacaklardan habersiz, sevgi dolu bakıyordu kadına.

Daha fazla uzatmamalı diye düşündü kadın. Yoksa her şeyi sil baştan değiştirmek zorunda kalabilirdi. Her şey adamın ölmesi üzerine kurgulanmıştı. Oysa ne kadar da sevecen, masum, hayat doluydu.

Kadın, verdiği karardan cayabileceği endişesiyle çalışma masasına oturarak aceleyle eline bir kalem aldı. Gözyaşlarına güçlükle engel oluyordu. Kâğıtlarını önüne çekip yazmaya başladı:

…kar yağmaya başlamıştı ve hızla gelen tren adamı altına alıverdi.”

 

Sonra kendisini, az önce adamın oturduğu çilek rengi divana bırakarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir