BİR ÇİFT KÜHEYLAN GÖZ KAPAKLARIMDA / Demet Eker
BİR ÇİFT KÜHEYLAN GÖZ KAPAKLARIMDA
Bahçenin tahta kapısının önünde babam bekliyor. Onu daha önce de böyle gördüm. Günün ilk ışıklarını hapsetmiş gözleri. Yüzünün çorak ovası, hatıralara yol olmuş. Derin oyuklar, uçsuz bucaksız çocukluk ülkemin sınırlarını belirliyor. Gözleri küçülüyor beni görünce. Bütün çizgileri kayboluveriyor.
Gülmesi bizi yaşça eşitledi. Birbirimize yaklaştıkça tabiat uzaklaşıyor. O büyük âlem sadece ikimizden ibaret şimdi. Kucaklaşıyoruz. Tam da bu anı yaşamamak için gelmeyi ertelemiştim. Şimdi, şu anda, hemen, arkama bile bakmadan gitmek istiyorum. Kokusunda çocukluğum kıpırdanıyor. Nefesim yettiğince içime çekiyorum. Üstüne seneleri katmış, deterjan kokularının yerine sandık kokusu gelmiş. Başım dönüyor. Kırk sekiz saatlik nöbetle bir ilgisi olmalı. Eğiliyor, küçük valizimi alıyor. Ses etmiyorum. Zeytin ağaçları ileride salınıyor. Biz buralarda bir zeytini biliriz, günahımıza sevabımıza şahit. Yer gök onlarla dolu ama biri var ki. O biri en ulusu. Babam, yaşını bilen yok, demişti. Bizans’tan beri varmış. Mor renkli. İri iri meyveleri olur. Azıcık ilgilenilmese küser. Cemre düşmeden bembeyaz kireç sürerdik gövdesine. Zeytin sinekleri zarar vermesin diye incir de diktik yanına. İncirlerin koruması altında hepsi. Cırcır böceklerinin ninnileriyle büyüyecekler.
Kenardaki kuyuyla göz göze geliyorum. Hasan küçük, suyu çıkarmak için kuyunun kapağını kaldırıyor. Ucunda bakraç olan ipi yavaş yavaş aşağıya salıyoruz. Ben, tek elimle çıkrığı çeviriyorum diğer elimle de Hasan’ı tutmaya çalışıyorum. Gözlerimde küheylan, açsam tutamam, dizginleyemem. Babam, aklımdan geçenleri biliyor.
“Biraz sonra gelirler, sen az dinlen hele.”
Kapılara, odalara sinen bir yalnızlık karşıma çıktı. Salona geçerken babam, valizimi küçük odaya bıraktı. Duvarda asılı fotoğraflarla bakıştık o sırada. Fotoğraflardan birinde Hasan’la yan yana oturmuşuz. Ellerimizde çerez külahı. Hasan bana bakıyor, ben kocaman gülüyorum. Fotoğrafta yok ama biraz sonra boğazıma leblebi kaçacak. Ölümden döneceğim. O günden sonra eve leblebi girmeyecek. Fotoğrafların bazılarından gözümü kaçırıyorum. Telefonumdaki bildirimlere bakmaya niyetim yok. Şimdilik. Bahçeyi gören pencerenin önündeki kanepeye ilişiyorum. Babam yanıma geliyor, yeri incitmiyor. Boynundaki kırışıklıklara, ellerindeki lekelere yabancıyım ama çenesindeki açık kahverengi lekeyi tanıyorum. Babaannem babama hamileyken ciğer doğramış, ellerini yıkamadan dokunmuş. Dokuz ay sonunda doğan erkek bebekte bir melek öpücüğü peyda olmuş. Bu hikâyeyi seviyorum. Konuşmadan oturuyoruz. Anlatacakları dizilmiştir, boğazında yumru var, belli.
“Sen dinlen haydi.”
Başımı sallıyorum. Kendisi mutfağa gidecek, çay koyacak. Masaya oturup sigarasını yakacak. Çokça da efkârlanacak, Semiha’sını anacak. Gözlerinde iki küheylan kıpırdanacak. Dizginlemezse kendini tutamaz, ben görürüm. Küçük odaya geçiyorum. Ev mi küçülmüş iyice ben mi büyüdüm bilmiyorum. Nevresimin kokusunda yılları uyuyorum.
Rüyamda evin çatısına çıkmak için duvara uzun bir merdiven dayadım. Dolgu topuklu, yazlık sandaletlerle tırmanmaya başladım. Üstümdeki etek rüzgârla savrulurken. Siz durun, ben indiririm dedim aşağıdaki insanlara. Ben indiririm şimdi, kaşla gözün arasında çıkıvermiş. Neyi aradığımı ve niye tırmandığımı anlamlandırmaya çalıştım. Aşağıdakiler oralı bile olmadılar. Kendi aralarında fısıldaşmaya devam ettiler. Geriye bakmaktan vazgeçtim ve yüzümü göğe döndürdüm. Işıklı bir yol çizmişlerdi. Bakanlar için. Yukarılar daha çok rüzgâr alıyordu. Merdiven sallandı, bir ileri bir geri. Yavaşça savruldum. Tabiat durdu, kuş tüyü ağırlığında süzülüşümü izledim. Koyunlar, kuzularına yanaştı. Yapraklar hışırtılarını dindirdi. Bahçenin az ilerisindeki yoldan geçen arabaların sesi kesildi. Düştüm. Ağladım, yanımda olsaydı savrulmazdım, düşmezdim dedim. Hepsi birer birer çekildi etrafımdan. Sonrasını hatırlamıyorum, seslerle uyandım.
Hasan, çocukları kapıdan uzaklaştırıyor.
“Yorulmuştur yolda, az daha uyusun.”
Yatakta doğruluyorum. Doğduklarından beri görmüyordum. Gönderdikleri fotoğraflarla büyüdüklerini izledim. Çantama bakınıyorum. Telefondaki mesajları kontrol etmeliyim. En sondakinde sonuç pozitif, yazıyor. Soluğum kesiliyor. Sakinleşmem lazım. Her şey kontrol altında, biraz da dinlenebilmek için geldim. Kaçtığım yerde olmak, huzursuz ediyor. Biliyorum. Kaçtığım yerler birken iki. Nereye ait olduğumu pek de bilmiyorum. Şimdi üzerimi değiştirmem ve kardeşimle kucaklaşmam gerekiyor. Çocuklara sarılacağım. Hatıralara varmamak için bir sürü yol üstü durağına sapacağız. Önce rüyamı yazmalıyım. Çantamdaki kalemi ve not defterini çıkarıyorum. Aklımda kalanları karalıyorum. Bizimkiler mutfakta. Buluşmayı ertelemek için elimden geleni yapmalıyım. Sessizce evin önüne çıkıyorum. Dudu teyzenin bahçe tertemiz. İki bahçeyi ayıran ve gözle görünen bir çizgi var. Güneş, yeşili tazelemiş, çiçekleri delirtmiş onlarda. Bizde ağır kahverengi, ağır toprak. Toprağın kokusunu içime çekmeyeli hayli zaman geçmiş. Bahar serinliği yüzümü yalıyor. Kuyu, etrafındaki otlardan başını kaldırmış, beni izliyor. Vakur. Senden önce ben vardım, senden sonra da olacağım diyor. Kurutmuşlar seni, çekişmeyelim şimdi diyorum. Üç yavru köpek geçiyor, biri durup bana bakıyor. Uzaktan trenin sesi geliyor.
Bu kadar yorgunluk bir yerlerinden çıkar dediler. Dinlenmeliymişim. Gitmenin zamanı gelmiş, kaçamazmışım ki. Devreden yükler, katar oldu. On iki vagonlu mavi tren şimdilerde çok kullanışlı. Hızlı olanına binmek istemiyorum. Tabiatı seyretmeden geçecek, akışkan üç saat yerine görüntülerin gözüme yakıştığı yolculuklar yeğledim hep. Dağları ve evleri başka nasıl sığdırır insan bir vagona? Hiç tanımadığım insanlar içimden nasıl geçer ve ben o doruklara nasıl otururum başka türlü? Garda bekleyenler birer birer bedenimle tamam oldular.
Babam yanıma süzüldü. Yürüyüşündeki sessizliği biz biliriz, bir de yer bilir.
“Dinlenebildin mi?”
“Evet, merak etme.”
“Çok zayıflamışsın.”
Güldüm. El işaretiyle beni içeriye çağırdı. Kızlar çekingen, annelerinin ardından baktılar. Biri dört, öteki altı yaşında. Yaşlarını kıskanıyorum. Onlar gibiyken gördüğüm yüzlerde, kokladığım evde olmak isterdim. Çocukluğumuzun şenliklerinde doyasıya oynamak. Üniversite senelerine de gidebilirim aslında. Mihriban benimle gelmiş. Bizim oraları çok merak ediyor, gezdireceğim, anlatacağım. O da kendi ailesini anlatacak. Heyecanla. Annem dolabı açmış, Mihriban’a domates uzatıyor. Ben masayı hazırlıyorum. Gülüyoruz. Uzanıp dokunacağım kadar yakınlar, hesaplayamayacağım kadar da uzak. Hasan’ın büyük kız sesleniyor. Annem gidiyor, Mihriban yok. Elindeki ekmeği bana uzatıyor. Saçlarını okşuyorum. Avucumda ipek, yumuşaklığına sığınıyorum. Fırından yeni çıkmış ekmeğin unutmak üzere olduğum kokusu hoşuma gidiyor. Mutfağa girdiğimde gelmeyen kokuya hayret ediyorum. Daha neleri gözümden, burnumdan, kulaklarımdan uzaklaştırmıştım hâlbuki. Yine bir tren sesi, can alıcı.
Yol boyunca tarlaları geçtik. Yemyeşil, iştahlı. Toprak, baharın dilinden konuşuyordu. Tren, kendine ufuk boyunca ışıklı bir yol buldu. Rayların sarsıntısı, içimdeki zamanı da titretti. Yolculuğumun süresini bilemedim. Ne zaman başladım, ne zaman varırım, ikisinin de cevabı yok. Sadece akış var, sadece geçiş.
Cama yansıyan bir düğün uzakta. Ufukta bir parıltı belirdi önce. Ardından beyaz bir tül gibi savrulan ışık. Bembeyaz gelinliği gördüm. Rüzgâr, duvağını dalga dalga savuruyordu. İncecik bir sevinç, uzak bir sızıyla karıştı içime. Yüzünü seçemedim ama yürüyüşü zamana karşıydı. Kendi adımlarını bastığı toprağa fısıldıyor gibiydi: “Ben geldim.”
Düğün, trenin camındaki sahnede devam etti. Rüyayla gerçeğin eşiğinde bir tiyatro. Gelin, kırmızı bir halının ortasında süzülüyor. Ardında kalabalık, başı önde, dualı. Her adımıyla geçmişi ve geleceği aynı çizgide yürütüyor. Üzerinde taşıdığı beyazlık yalnızca kumaştan değildi. Bir başlangıcın ağırlığı zarafetle örtülmüş, gelinin kolları önde birleşmişti. Üzerindeki takı, güneşle dans ediyordu. Bakışları yerde. Ne tam mutlu ne tam mahzun diyebilirim. İkisinin ortasında, ince bir teslimiyet. Dünya dönüyor zamanın askısında. Yanından geçenler ellerini kalbine götürdü. Kadim bir alışkanlık gibi. Sessizce, usulca. Ne alkış vardı ne gürültü. Yalnızca bir kabulleniş. Bir yaşam başka bir yaşama değiyordu artık. Bir kadın, bir eşiğin önünde.
Ben, trenin camından izliyorum, kıpırtısız bir yolcuyum. Düğün o kadar uzaktı ki sesini duyamadım. Ama o beyazlığın içinde, annemin tülbendini, babaannemin sandığındaki danteli gördüm. Yeni bir hayat geçmişi kutsuyordu.
Çatal bıçak tıkırtıları arasında kahvaltımıza birkaç söz bulaşıyor. “Çocukların huyu, hastalıkları” diyor Hasan, “Oğlan dayıya, kız halaya ne de olsa.”
Annemin çeyizinden kalan sarı fincanlarla kahvemizi içiyoruz. İçtiğimiz son kahvede kapamıştı fincanı, “Al, bak” demişti. Ağzımdan uçan, kayık yolcusunu almış gidiyor, cümlesi porselen tabağın kenarına konmuştu. Sarılığında bir yüz belirdi. Dalgalı saçları savruldu. İki damla yaş, kahveyi sulandırdı. Kimseye göstermedim. Bulaşık makinesinin kapağını açıyorum, birkaç parça kirliyi yerleştiriyorum. Küheylan, göz kapaklarımda şahlanmaya hazır. Sakinleştiriyorum. Ellerimi kurulayıp bahçeye çıkarken babamın odasındaki aynayla buluşuyoruz. Babama dönüyorum.
“Biraz yürüyeceğim.”
“Ben de geleyim.”
Kabul etmiyorum. Vücudu gelmese de hep benimle olduğunun farkında. Sesi, elinin duruşu, bakışı. Aynaya yansıyan görüntüsü benimle. Biraz ileride dergâh. Kubbesine yansıyan güneşin bin bir oyunu. Karşısında zeytin ağaçları sıralanmış. Sokağın köşesinden bana koşan çocukları tanıyorum. Biri Hülya, el eleyiz. Saçlarımız iki örgü, omuzlarımızdan akıyor. Bize gideceğiz, dolabın buzluğunda vişne karlaması. Annem icat etmiş tatlı niyetine. Kışın marul göbeklerini bandırıp yediğimiz pekmez de damağımda. Sonra sokakta oynayacağız. Erkenden evlendi, dört çocuğu olmuş. Görsem tanımazmışım. İnsan bir çocukluğunu bir de ölümü seyrediyor galiba. Aradakiler bir varmış bir yokmuş. Çocukluğumu seyrederken burnuma gelen kokular, dünyaya düştüğümden bu yana benden gitmiyor. Ayaklarım mezarlığa çağırıyor. Önümden geçen cenazeyi de tanıyorum. Siyah hırkaların içinden görünen beyaz gömlekler, huzur ve teslimiyetle uçuşuyor. Beyaz kefene sarılı ölüyü uzaktan izliyorum. Tahta tabuttan tüy hafifliğinde alıp toprağa veriyorlar. Hastalığında zayıflamasıyla alakalı değil. Bu dünyada kimseye kaş çatmadım, gönül kırmadım, devrimi tamamlamaya dönüyorum, hafifliği. Bir böcekte, bir yaprakta tamam olmaya gidiyorum, hafifliği. Dokunmak için uzanıyorum. Hepsi kayboluyor.
Bugün yürümeye hazır değilmişim. Eve dönüyorum, soluğu küçük odada alıyorum. Uyursam geçer. Battaniyeyi iyice çektim. Duvarlara, eşyaya sinmiş sesler duydum. Kanat çırpışı bir güvercinin, simsiyah küheylanın toprağa ayak vuruşu. Etrafımda tüm tabiat dönmeye başladı. Müzeye benzeyen bir yerdeyim. Açık hava müzesi de olabilir. İç içe geçmiş pek çok oda, içlerinde tozlu eşyalar. Hayran hayran geziyorum. Bu sırada uzun bir toz bulutu geçiyor yanımdan. Beni de içine alır mı diye düşünüyorum. Bir adım geriliyorum. Toz bulutu oda girişinin tam karşısındaki tahta kapının altından diğer tarafa geçiyor. Arkasından gidiyorum. Kapıyı açınca biri erkek biri kadın iki ihtiyar görüyorum. Sedirde oturuyorlar. Geri getirmemiz lazım onu, bir daha toparlayamayız diyorlar. Benim gücüm yetmez diyor kadın. Ellerimi açıyor adam.
“Sen oralı mısın?”
“Evet.”
“İyi.”
Yapacaklarımı sıralıyorlar. Öğrettikleri gibi ellerimi aslanlı halıya sürtüyorum ve sürttüğüm yeri avucumun içine alıyorum. Halıdaki aslanlardan biri elimin üstünde beliriyor. Yüzükoyun yatmamı ve gözlerimi açmamamı tembihliyorlar. İhtiyar kadın da benimle aynı anda aynı yerde. Beklediğimiz, içeri giriyor. Sonrasında iki ihtiyar ortadan kayboluyor. Yerden kalkıyorum, elimde aslan arıyorum, kuzu görüyorum, kuzunun peşindeyim. Dile geldi.
“Otur karşıma, diyeceklerim var. Ben aslandım bir zamanlar. Adım yedi cihana sığardı, önümde diz çöktüler bilmezsiniz. Şimdi kuzuyum, tahta bir değneğin ucunda postumdan teyellediler.”
Gözümü açtığımda ortalıkta kuzu yok. İkindi ezanının sesiyle kendime geldim. Epey uyumuşum. Elime baktım. Kendi halindeki melek öpücüğüne dokunuyorum. On dört bin yıl kadar eski, az önce yeniliğinde. Bir zamanlar babamın, şifasını herkese bulaştırdığını düşünürdüm. İyileştiremediklerini sayıkladım, bir ben duydum. Çocukluk ülkesinde, o hatıralarda dolaşmamalıyım. Ben yokum, belki de hiç olmadım. Gözümdeki küheylan uzaklara kaçıyor. Katar katar sesleniyor yakınlardan bir kara tren.
Tren, dünyamı katman katman açtı. Her vagon bir hatıranın kabuğunu sıyırıyor, raylar, unuttuğumu sandığım izlerin üstünden geçerken içimde ince bir sızı. Dağların arasından kıvrılarak ilerlerken pencere camına yansıyan manzara yalnızlığımın sureti şimdi. Uzak köylerin çatıları, çatlamış topraklar, rüzgârla eğilmiş kavaklar. Hepsi içimdeki zamanın yankısıyla uğulduyor.
Garlarda bekleyen insanlarda yüzümü gördüm. Kimi mendil sallıyor kimi bir çocuğun elini sıkı sıkıya tutuyor. Bazıları sadece bakıyor. Bir tanesi yamalı pantolonu, hırkası ve eskimiş çantasıyla beni adımladı. Yürüdükçe zaman esniyor, gölgesi bana karışıyor. Omzundaki hırka, bir annenin çocukluğunda ördüğü ilk kış ağırlığında. Hemzemin geçidin kenarındaki tele çantasını astı. O an, bir şeyin bittiğini anlıyorum. Bir ömrün virgülüne geldiğimiz yerdeyiz. Rüzgâr, çantanın yan cebini usulca açtı. İçindeki beyaz kâğıdın mektup olduğunu düşündüm. Yazılmış ama yaşanmış satırların dansı gözümün önünde. Gelip geçenler onun hakkında bir hikâye yazsın istemiştir belki. Ama kimse durmadı. Rüzgâr, gidecek yer bulamıyor. Geceden kalma pus, hâlâ toprağın üstünde. Göğün dili tutulmuş ne bir işaret veriyor ne bir yön. Bir yolculuğun ortasında değilim artık. Yollar, benden önce karar vermiş. İleri gitmekle geri dönmek aynı şüphede kıvranıyor. Şehirler şarabi atlılarca tutulmuş. Yorgunlukla karışık bir korku çöreklenmiş sokaklara. Her köşe başında geçmişten kopmuş yüzler var. Atların toynakları, sessizce zamanın sırtını dövüyor zihnimde. Her adımda bir sarsıntı, her kişneme bir hüküm. İçimde şahlanan korkulara yoldaş. Onlar koşuyor, ben kıpırtısız bekliyorum. Dizgin tutmadığım her düşünce, bir küheylan. Girsem savaş, girmesem pişmanlık. Tereddüdün tam ortasındayım. Göğsümde bastırılmamış bir çığlıkla, iki uçurumun kıyısında. Ne kalabilirim ne terk edebilirim. Terk ettiğim yerde hâlâ ben varım, kaldığım yerde çoktan gitmiş olanım. Kendime dönsem kaybolmaktan korkuyorum, başkasına koşsam yüzümün nereye döneceğini bilmiyorum. Bir sarkacın ucunda savrulmaktayım. Gece de gündüz de ruhumdan azade. Kalbim, zamanın akışına direnen bir istasyon. Çantamda ilaç kutuları, not defterleri. Trenler hızlı, garlar kalabalık. İnsanlar telaşla yer arıyor, ellerinde biletler, gözlerinde boşluk. Göz açıp kapayana çocukluğumdayım. Bir anlığına her şey siliniyor. Bir kuşun kanat çırpışıyla bir ezgi düşüyor içime. Neredeyse unuttuğum bir sükûnet. Kimin duası, kimin nefesi bilmem ama içimde bir perde aralanıyor. Sonra tren yeniden sarsılıyor. Sükûnet, yerini gürültüye bırakıyor.
Bu yolu kaç kere gittim, hep yeniden başladı. Her gidişin sonunda bir başlangıç var sandım. Ama meğer aynı dairenin farklı kenarlarına düşüyormuşum. Gördüğüm garlar, yürüdüğüm sokaklar, yüzüme çarpan rüzgârlar değişse de bendeki yolcu aynı kalmış. Ben hep aynı çantayla, aynı hikâyeyle dönüp duruyorum. Yolculuğum bitmedi. Devrim daim. İçimde olan biteni kimse bilmiyor. Bir duvar yıkılıyor diğeri örülüyor. Bir kapı açılıyor, ardında bir başka kilit. Dönüşmek dediğimiz belki de hep yarım kalan bir eviriliş. Yer, altımızda ram oluyor.
Bahçenin tahta kapısının önünde babam bekliyor. Her seferinde orada. Yalnızca biraz daha sessiz. Biraz daha eğik belki. Ne soruyor ne cevap bekliyor. Sadece bakıyor. Gözlerinde çağrılmamış ama hep beklenen bir misafirin gölgesi var. Onu daha önce de böyle gördüm. Zaman değişmiş olabilir ama o bakış aynı. Günün ilk ışıklarını hapsetmiş gözleri. Sadece bana bakıyor. Bir çift gözde, bir hayat ve hatıralarım saklı. Bu sefer anlatmaya kararlıyım, baba, diyeceğim, yolum anneme, istersen bir selam edeyim.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
