BİR CESUR KALEM, LEYLÂ ERBİL / Sülbiye Yıldırım
BİR CESUR KALEM, LEYLÂ ERBİL
Canetti “Edebiyatın görmediği şey olmamış demektir” der. Çünkü yazarın ya da şairin penceresi yaşadığı zamanın ve toplumun üzerine açılır. Döneminin varoluş koşulları içinde taraf olduğu yer edebiyatçının bakış açısını, dolayısıyla da yazma biçimini belirler.
Bedrettin Cömert’e göre ise “…gerçek toplumcu sanat, insanı, birey-toplum bütünlüğü içinde görüp yansıtabilen sanattır. Toplumculuk bir konu, içerik sorunu değil, yöntem sorunudur, bakış açısıdır, dünya görüşü biçimidir.”
Ölmeyen, eserleriyle aramızda yaşayan Leylâ Erbil tam da böyle; yapıtları ve olaylar karşısındaki tavırlarıyla insanı, birey-toplum bütünlüğü içinde görüp yansıtan bir yazardır.
Her yapıtı toplumumuzun kanamalarını, sosyal yaralarımızı anlatır. Bakış açısı, üslubu, kendine özgü yazma biçimi ile anlatmakla kalmaz, hatırlatır, tedirgin eder, sorumluluk yükler. Kendisi de yaşadığı yıllarda ölüm oruçlarından, 12 Eylül’cülerin yargılanmasına, Suriye savaşından, hükümetin kültür politikalarına kadar birçok toplumsal sorun karşında, eleştirel bakış açısını ifade etmekten kaçınmamıştır. Basın açıklamalarıyla, imza kampanyalarıyla baskılara, olumsuzluklara karşı tavır almıştır. Karşı duruşunu eserlerine yansıtmış, okurunu da tedirgin etmekten çekinmemiştir. Üç Başlı Ejderha isimli 87 sayfalık kısa romanı da bu anlamda oldukça güçlü eserlerinden biridir. Okuruna karşı duruş öneren, sorumluluk yükleyen bir yapıttır.
Üç Başlı Ejderha’da Leylâ Erbil, güç ve iktidar savaşlarının yol açtığı talan ve vahşetten oluşan kapitalist dünya tarihini, İstanbul’un tarihi üzerinden anlatır.
Bunun için mekân olarak sadece İstanbul’un değil, Roma İmparatorluğunun da önemli tarihi alanı olan Sultan Ahmet Meydanı-Hipodromu kullanır. Bu önemli alanda bulunan örme sütun (Dikili Taş) ve yılanlı sütun (Üç Başlı Ejderha) roman kurgusunun önemli simgeleridir. Leylâ Erbil bu simgeler yardımıyla, romanın kurgusunda tarih bilincini öne çıkarır. Bir yandan çağının tanıklığını yaparken, bir yandan da gücü elinde tutanlar tarafından yüceltilerek yazılan tarihin, vahşetten nasıl beslendiğini Maraş katliamı gibi kitlesel ölümleri hatırlatarak gösterir.
Çarpıcı bir deli kadın hikâyesi olan Üç Başlı Ejderha romanında Leylâ Erbil; önce bir kentin, İstanbul’un, ardından oğlu işkencede ölmüş, delirmek isteyen bir anneyle, ölen oğulun arkadaşının hikâyesini birbirine sarar. Sonra da o sarmala, Leyla Ünver’in tanıklığını ekler. Tıpkı İstanbul’un tam ortasındaki hipodromun sipina duvarına dikilmiş, üç yılanın birbirine sarılarak oluşturdukları yılanlı sütun gibi, roman da birbirine dolanmış, birbirini doğuran, birbirini öldüren üç öyküyle kurgulanmıştır.
Erbil önce 330 yılına gider, İstanbul’u kurar, ardından Roma İmparatorluğunun merkezi olarak ilân edilmesini müjdeler. Bu doğumla birlikte İstanbul’a İsa’ya adanan birçok kilise yapılır. Ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentine dönüşür İstanbul ve kiliselerin tümü cami olur. Vaftizci İoannes Kilisesi İmrahor Camii, Hagia Theodosia Kilisesi Gül camii, Pantokrator Manastırı Zeyrek Camiidir artık. Yeni halka yeni bir bellek hazırlanmıştır.
“her şey üst üste,,, belki de iç içe ve dış dışa,,, zamansızlığa uğratılır insanın tarihi,,, yetişemezsiniz,,, değişmiş,,, gökyüzünden gayri,,,” (sf:4) İstanbul özelinde resmedilen iki imparatorluk tarihi de tam anlamıyla talan ve yağma tarihidir ve “adil olmayan her şey doğal sayılmıştır uygarlığımızda,,,” (sf:5)
Roman, yenilenen her tarih anlatısının neyi örtüp neyi açığa çıkardığını gözler önüne sererken, aynı zamanda değişimin yol açtığı güç ve iktidar savaşının, sömürü, talan, yağma ve vahşetin, hayallere durgunluk veren yıkıcı boyutunu da işaret eder. Okurken acılar doğuran insanlığımızın öyküsüyle yüzleşiriz. Uygarlık denen mertebeye ulaşma çabalarımızda kırıp döktüğümüz, yakıp yıktığımız, yok olma noktasına getirdiğimiz insanlığımız, merhametimiz, vicdanımızı hatırlamaya zorlar bizi.
Sayfaları çevirdikçe güzelleştirmeye çalışırken daha da çirkinleştirdiğimiz ve yaşanmaz hale getirdiğimiz, acılara boğduğumuz yaşamlarımız, ileriye, hep ileriye derken gerilere düşen yürüyüşümüz, barışı ve mutluluğu düşlerken kanda gözyaşında boğulan, yoksullaşan, delirtilen, sakatlanan halklarımız, açlığımız, kimsesizliğimiz birer birer karşımıza dikilir.
“adil olmayan her şey doğal sayılmıştır uygarlığımızda,,, kimse ses çıkaramaz olmuştur artık,,, binlerce yılın getirdiği düzen,,, uygarlaştırma budur,,, herkesin olanla yetinmesi,,, başkaldırı eskidi,,,”(sf:5)
Aynı zamanda egemenlerin insanlığımızı edilgenleştiren yöntemleri gözler önüne serilir açıkça.
“kıyamadım kendime oğluma kıydıkları gibi,,, kolay oluyor işkence,,, kumandayla,,, bir kanaldan ötekine,,, robokoplar, taşlar, çocuklar, çocuklar, çocuklar, sesleri yangınlar içinde,,, kan gövdeyi götüren dünyayı çeviriyorlar panayıra,,, eğlenerek geleceğin kurbanlarıyla kendi intiharıyla sarhoş medya,,,”(sf:11)
Bütün bunlara rağmen acısında yok olmamak, aynı zamanda unutmamak için kendisini yeniden üreten insan… Her şeye rağmen insanın içindeki yaşam enerjisi, “uyduruyorsun her bahaeyi,,, ölmemek için,,, neyse ki Üç Başlı Ejderha girdi hayatıma,,,”(sf:11) diyen Leylâ Erbil dilinin estetiğinde zihinlerimize yansıyor.
Leylâ Erbil, bütün romanlarında yaptığı gibi Üç Başlı Ejderha’da da her biri kendi içinde ve var olduğu süreçlerde çok büyük anlamları olan, tarihsel simgelerden yararlanmış.
330 tarihi, Sultan Ahmet (Hipodrom) Meydanı, Üç Başlı Ejderha diye betimlenen Burmalı Sütun, spina, gayya, abis, camiye çevrilen kiliseler ve Maraş katliamında kocası ve oğlu öldürülen Leyla Ünver’in röportajını yazan gazetenin parçası. Romandaki her bir nesne tek tek hesaplanmış, kuyumcu titizliğiyle işlenmiş. Nesneler nedensellik ilkesi doğrultusunda güçlü kullanıldığı için, kısacık kurguyu çok güçlü kılmış.
Romanda, kapitalizmin kanlı tarihine, toplumumuzun da utanç tarihine kaydedilen 1978 yılındaki Maraş katliamı, bir gazete kupürüyle birlikte okura hatırlatılır.
Maraş’ta olaylar, Malik Ünver ve ailesinin öldürülmesiyle başlamıştı. Ölüsü üç yol ağzına konan Malik Ünver’in yanına gelerek ölüsünün üzerine kapanan, karı koca iki Ünver ailesi üyesinin; tıpkı Üç Başlı Ejderha sütunundaki başı koparılmış üç yılanın birbirine sarılması gibi birbirine sarılırken “Bizi de öldürün!” sözleri üzerine, onların da öldürülmesi, Maraş olaylarındaki olanların kısa bir kesitiyle vahşetin hatırlatılmasıdır. Leylâ Erbil romanda bu olayı gazetenin birebir kopyası olarak aktarmıştır. Gerçek bir haberi, kurgusal bir metne almıştır.
Leylâ Erbil, gerçek olamayacak kadar gerçek bir katliamın gazete kupürünü gözlerimize dayarken, bizleri geçmişimizle yüzleşmeye, o sürecin günümüzdeki devamı olan cinnet dünyasının farkına varmaya davet ediyor. Her şeyi o kadar çabuk unutuyoruz ki yazar o kupürü avcumuza ateş topu olarak koyuyor, hiç unutmayalım diye.
Leylâ Erbil bir söyleşisinde şöyle diyor.
“İnsanlara bakış açım, onların tümünün sakatlanmış, yaralanmış oldukları noktasında ısrarlı olunca, (herkesin sakatlanmış olduğu bir toplumda -dünyada- sakat olmak “normallik” anlamına gelir) onları bilinen cümlelerle anlatmak ya da birinci tekille konuşturmak yeterli olmayabiliyor. Bunun gibi cümlenin yapısını, anlamını oynatan, başkalaştıran bir söylem, klasik işaretleri de değiştirmeye zorluyor beni.”
Üç Başlı Ejderha’yı da, diğer yapıtlarında olduğu gibi; anlatısını özel ve derinlikli kılan cümlelerini, kendisine özel ama aynı zamanda da kendisini yansıtan noktalama işaretlerini kullanarak yazıyor. Bu işaretlerin metne kattığı ritim okumayı hem değiştiriyor, dönüştürüyor hem de okuyanı düşünmeye itiyor.
Leylâ Erbil’e göre sanatın asıl görevi ‘yatıştırmak’ değil ‘tedirgin etmek’tir. Bu anlamda Üç Başlı Ejderha; her okuyuşta yeni anlamlar üretilebilecek, çoklu okumaya açık, tedirgin edici bir yapıt. Her bir kelimesi, her bir cümlesi altı kalın kalın çizilerek okunan ve her biriyle toplumsal olaylarla yakından ilişki kurulabilen, kelimelerin gücünün, beyninde yarattığı göndermelerine okurun dikkat kesildiği, Bizans döneminden başlayarak günümüze dek geçen süreçteki sosyal ve siyasal gelişmeleri bir tarihçi titizliğiyle yansıtan güçlü bir yapıt. Bu yapıtıyla Leylâ Erbil okuru kavrayıp sarsıyor. Zamanımızı anlamamız, olaylar karşısında doğru tavrı alabilmemiz için geçmişi iyi bilip objektif değerlendirme yapabilme yetkinliğinde olmamız gerektiğini hatırlatıyor. Bunun için de birinci koşul olan tarih bilincini kazanmaya davet ediyor okuru.
Tarihsel bilinç varlığını değerli kılma, kendini ait hissetme, güçlü, dirençli olma, kendini bilme halidir. Ancak kendini bilen insan, ortak amaçlar etrafında birleşir, toplumsallığı geçerli kılar. Ne yazık ki, ekonomik bağımsızlığını kaybetmiş bizim gibi toplumlarda, tarih bilinci kolayca yok edilmekte, toplumsal bellek yitimi körüklenmektedir. Yitirilen tarihin yerine oluşturulan ise, bireyleri iyice ayrıştırıp, kutuplaştırmaktadır.
Öte yandan küreselleşen dünyanın pazarı haline geldiğimizden bu yana, yitirdiğimiz toplumsal belleğimizi tüketim kültürüyle doldurduk. Artık tüketim alışkanlıklarımızın şekillendirdiği bir yaşam biçimimiz var. Üstüne üstlük bütün bu olumsuzluklar, olumsuz uygulamalarla körüklenmektedir. Günübirlik politikaların uygulandığı ülkemizde, kalıcı bir kalkınma ve kültür planlaması da yapılmamaktadır. Çağın bilimsel gerçekliğine uymayan eğitim sistemimiz ise günlük siyasete kurban edilmektedir.
Elimizde kalan sadece edebiyat.
Ne olursa olsun edebiyat toplumsal ve tarihsel tanıklığını sürdürmektedir. Okura insan olduğunu, yaşamından olduğu kadar, yaşamdan da sorumlu olduğunu hatırlatıyor.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
(Leylâ Erbil Üç Başlı Ejderha, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ağustos 2015)
