BİR BAŞKA DÜĞÜN GECESİ / Sülbiye Yıldırım
BİR BAŞKA DÜĞÜN GECESİ
Bir Romanın Aynasından Yansıyanların Düşündürdükleri
Luckas Roman Kuramı yapıtında “Roman tanrıların terk ettiği bir dünyanın epiğidir” derken, modernizmi yaratan koşulların, insan için hiç de tekin olmayan bir dünyayı koşulladığına gönderme yapmaktadır. Artık tanrı sahneden çekilmiştir, insan tek başına anlamı ve gerçeği yaratmak sorunsalıyla baş başa kalmıştır. Bu durum, yeni tarihselliğin ve toplumsallığın baskısıyla edebiyatın varoluşsallığını karşı karşıya bırakmıştır.
Dolayısıyla yazar da bu yeni dönemin tanıklığıyla baş başadır. Çünkü o da her şey gibi, dönemin koşulladığı bir yaşamın varlığıdır. Hele bir de “… aynı zamanda bir aydınsa” yaşanan çarpıklıklar, kötülükler ve haksızlıklar karşısında sessiz kalması mümkün değildir. “… İşte onu (yazarı) tanıklığa zorlayan kendi içinde acısını hissettiği, neredeyse kendi yaşantısı gibi deneyimlediği toplumsal olaylardır.” (Erendiz Atasü, Kadınlığım, Yazarlığım, Yurdum)
Erendiz Atasü’nün 2021 yılında yayımlanan Bir Başka Düğün Gecesi isimli yapıtı, onun, duyarsız ve tarafsız kalamadığı bir zamanın ve durumun tanıklığını, aydın kimliğiyle aktardığı romanıdır.
Romanıyla, uzun zamandır neoliberal politikaların kıskacında çırpınıp duran Türk toplumunun, içine düştüğü karanlık kuyuda olup bitenlere ayna tutmaktadır. Romanda yarattığı, temsil gücü yüksek karakterler aracılığıyla yapılandırdığı kurgu, anlamın çöktüğü, değerlerin parçalandığı, kimliğin dağınıklaştığı bugünün Türkiye’sinden bir kesiti sunmakta, adeta tarihe tanıklık yapmaktadır. Aynı zamanda da son günlerde kendini saklayamayan “çürüme” kavramını, okura sorgulatmaktadır.
Erendiz Atasü Bir Başka Düğün Gecesi romanında, çöken bir toplumsal yapıda, kadın erkek eşitsizliğinin, sınıf uçurumlarının derinleştiği, hukukun, insan haklarının, özgürlüğün metalaştığı bir roman evreni yaratmış. Roman, neoliberalizm ve köktendincilik sarmalında çözülen toplumdaki ahlaksal çürüyüşün hikâyesi.
Bir Başka Düğün Gecesi üç ana bölüm, otuz ara bölümden oluşmaktadır.
Romanın mekânı, Ankara’da 70’lerde oluşumunu tamamlamış bir gecekondu mahallesinin bugünkü halidir. Kurulduğu yıllarda neredeyse herkesin birbirini tanıdığı, birbirini kolladığı tipik bir gecekondu mahallesiyken, zaman içinde, izlenen siyasi politikalar sonucunda, diğer gecekondular gibi, bizim mahalle de tapulu özel mülke dönüşür. Sınıfsallığın en yalın halinin mekânıyken, sınıfsal kırılmaların yaşandığı mekânlardan biri olur çıkar. Aynı zamanda da diğerleri gibi, artık tapuyu verenin oy deposudur.
Tapulu gecekondular müteahhitlerin iştahını kabartır, elbette tapu sahiplerinin de. Değişen imar planları ile açgözlülüğünün önü alınamaz hale gelen inşaat sektörü, mahalleye siyasilerden sonra ikinci olarak müteahhitlerini yollar. Çok katlı yapılan yeni apartmanlar, arsa karşılığı iki üç daire edinen mahallelinin gelirini artırmakla kalmaz, nüfus artışına da yol açar. Bizim mahalle de bu artıştan payını alanlardandır. Büyür, genişler. Birdenbire tanımadık çehrelerin arttığı, her türlü insanın bir arada olduğu, güvensiz bir yer olup çıkar. Sonunda da çarpık bir mahalle olarak, çarpık kentleşmeye eklemlenir.
Romanımızın yaşlı karakterleri, böylesi bir mahallenin ikinci kuşak kentlileridir. Genç karakterlerse üçüncü kentli kuşağı temsil ederler.
Ana karakterimiz Menekşe, 20 yaşında, ortaokul mezunu, çocuk yuvasında çalışan, çok güzel bir genç kızdır. Menekşe’nin babası erken yıpranmış ve işini erken bırakmış bir şofördür. İçmekten, susmaktan ve olanlara seyirci kalmaktan başka yaptığı bir şey yoktur. Evin geçimini, bekâr olan büyük abi ile evlere temizliğe giden annesi sağlamaktadır. Anne, mahalleye göçtüklerinde yöresel yazmasını örterken, sonradan çevreye uyum sağlamak için türban örtünmeye başlamıştır. Evli olan küçük abisinin karısı Hatçe de kaynanası gibi evlere temizliğe gitmektedir.
Romanın en önemli karakterlerinden biri de Yusuf Dayı’dır.
Yusuf Dayı 70’li yıllarda gecekondularda uyanan sosyalist bilincin temsilcisidir. Romanın toplumsal bilinci, siyasal tarihi, aynı zamanda da vicdandır. İç göçle birlikte köyünden kopup gelen yoksul bir ailenin, 70’lerde ‘üniversite öğrencisi olabilen’ çocuğudur. Üniversite gençliğinin ülke siyasetinde söz sahibi olduğu o yıllarda, yoksulluğu ve eşitsizliği gidermek, ekonomik gelirin hakça paylaşıldığı sosyal refah düzenin oluşmasını sağlamak için mücadele eden solcu gençliğin üyesidir. Onları ve görüşlerini tehdit olarak gören, aksine emperyalist bağımlılığı kuvvetlendirmeye çalışan bir düzenin kurucuları tarafından, 70’lerde silahlı çatışmaya dönüştürülen süreçte engelli olur. Tekerlekli sandalyeye bağlı olarak günümüze gelir. Saat tamirciliği yapmaktadır. Artık geçerliliği olmayan mekanik saatlerin, çok az kalan ustalarından biri olmuştur.
Yusuf Dayı’nın mekanik saat tamircisi olması ve mekanik saat vurgusu aynı zamanda romanın kalbidir, kalbindeki metafordur. Çünkü mekanik saatler, zamanı ve yaşamı anlamlı ve görünür kılar. Onun ritmi, bütün hücrelerimizde hissettiğimiz yaşam döngüsüdür. Mekanik saatlerin gösterdiği zamanlarda beklemek vardı. Beklemek ve gecikmek yavaşlamayı da beraberinde getirdiğinden o saatlerin zamanı; acıyı sağaltır, sevinci çoğaltırdı. Zaman kendini hissettirerek akıp giderdi. Oysa bugün, gündelik yaşamın her alanına hâkim olan dijital sistemin dijital saatleri, zamanı da ele geçirmiştir. Akışkan, görünmez, hızlı ve geri dönüşsüz bir zaman algısı yaratmıştır. Hızlı akışında beklemek kayıp, gecikmek suçtur. Hızın baş döndürücülüğünde ritim yoktur. Yaşam coşkusu yerini gereksiz bir koşuşturmaya ve kaygıya bırakır. İnsanı; yaşamın ve yaşadığının gerçekliğinden uzaklaştırır.
Bu anlamda eskinin engelli solcusu, mekanik saat tamircisi Yusuf Dayı gerçektir. Akışkan yaşamın karşısında güvenli ve sağlam dünyanın yani gerçek zamanın koruyucusudur. Romanın kurgusu içinde de yaralı Menekşe’nin sağlam ve sağlıklı sığınağı, yepyeni bir yaşam inşa etmesinin dayanağı, yeni yaşamının temeli olur. Ayrıca Yusuf Dayı’da yaşayan sol düşünce, toplumunu tanıyan bir solcunun gerçekçi düşünceleridir. Sorunu da, tedaviyi de doğru tespit edebilen, aklıselim düşüncedir. Ama ne yazık ki kötürümdür, hareket kabiliyeti elinden alındığından değiştirme gücü de yoktur.
Bir Başka Düğün Gecesi iki zaman algısında ve iki ana mekân içinde ilerler.
İlk mekânımız, zaman içinde büyüyüp yayılarak artık gecekondudan çok, az gelişmiş taşra kasabası görüntüsüne bürünen ve ana karakterimiz Menekşe’nin de yaşadığı mahalledir. Bu mahallede bireyin kendinin farkına varması, televizyon dizileri ve reality show’lar üzerinden olmaktadır. Bu ortamda Menekşe’nin de kent kültürüne dâhil olmak için yaptığı tek şey, diğer büyük çoğunluk gibi dizileri, her bölümünü kaçırmadan ve ilgiyle seyretmek, dizinin dünyasını, yakın arkadaşı Kübra’yla tartışmak, giyim, davranış, makyaj konusunda gördüklerini taklit etmektir. Taklit etmeye çalıştığı şeyler, güzelliğiyle birlikte felaketi olur.
İkinci mekân ise dijtalizmin hâkim olduğu plazaların, modern apartmanların bulunduğu kentin merkezidir. Menekşe’nin yengesi Hatçe buradaki evlerden, emekli öğretmen Yıldız ve kız kardeşi psikiyatrist Belgin’in evine temizliğe gitmektedir. Belgin’in kocası Oğuz avukattır. Onların hem meslekten, hem sol bir partiden arkadaşları olan psikolog Yasemin’le kocası avukat Erdem’in, yani üst sınıf karakterlerin yaşam yeridir kent merkezindeki bu yerler. Tıpkı dizilerdeki mekânlar gibidir Hatçe’nin temizlediği evler. Yaşamlar da dizilerden çok farklı değildir. Orada yaşayanlar da kendi sorunlarını dünyanın merkezinde görmektedir. Ama Hatçe’nin onlara bağlılığı ve işini iyi yapması, görümcesi Menekşe’ye, avukat ve psikyatrist desteği vermelerini sağlar. Ama ne yazık ki Menekşe’nin yaşamını, başına gelenlerin nedenselliğini algılamaktan acizdirler. Birbirinden kopuk zamanlar ve mekânların insanları, birbirine ne kadar uzaktır…
Edebiyat estetiğinden ödün vermeden, sert gerçekçi bir dille kurgulanan roman, okuru, aynasından yansıyan ekonomik ve eğitimsel çöküntünün ucubeleştirdiği topluma bakmaya zorlar. O aynadan yansıyanlarda, pompalanan tüketim kültürünün yarattığı sosyal çürümeyi, yıkımı ve zamansal başkalaşımı görmemek imkânsızdır.
Erendiz Atasü komşu Hıdır ve Menekşe’nin küçük abisi Cenk üzerinden gecekondudaki yozlaşmanın ve lümpenliğin yeni hallerini irdelerken, iki avukat karakter, Oğuz ve Erdem üzerinden de 80 sonrası dağılıp parçalanan, yenilgiyi kabullenip lümpenleşen, sözde aydın solcuların yeni hallerini de odağına alır.
Bir Başka Düğün Gecesi okuru geçmişiyle yüzleşmeye, sosyal ve ekonomik tarihimizi gözden geçirmeye zorlar.
Bu anlamda gecekondulaşmanın tarihsel arka planı sadece romanı değil; bugünkü çürümüş toplumsal düzenimizi anlamlandırmamıza da yardımcı olacak verilerden biridir. Kısaca özetlersek; kendilerine ait üretim mekanizmalarının çöktüğü ekonomik yapıda, bulundukları yere ait olan üretim bilgi ve becerilerini kullanamayan, geçinemedikleri de için şehre göçenlerin yerleşim yerleridir gecekondular. Şehirde yaşayacak kültürel deneyimleri olmadığı gibi, büyük kentte yaşamı kuracak, var olmalarını sağlayacak herhangi bir meslekleri, hatta becerileri de yoktu. Gelenler hızla betonlaşmanın ortaya çıkardığı inşaat sektöründe ve diğer vasıfsız işgücü gerektiren birçok başka işte var olmaya çalışırlar. Öte yandan ilk yıllarda geçerli olan küçük esnaflık, bakkal, sucu, tüpçü, boyacı, elektrikçi gibi, sanayi ve kentleşmeye bağlı ancak küçük sermaye ile yapılan meslekleri iş tutarlar ama bugün her mahallede boy gösteren marketler küçük esnaflığı da imkânsız hale getirmiştir.
Kadınlarsa hem ev içi hem de kayıt dışı sektörlerde çalışırlar. Güvencesiz, düşük ücretli işlerdir yaptıkları. Kazançları, insani koşullarda yaşamlarını sağlamaktan hatta yaşamı devam ettirmekten uzaktır. Gecekondulaşmanın ilk yıllarında ulaşılan eğitim ve öğretim, 80’lerden sonra metalaşmış, şimdilerdeyse neredeyse artık imkânsızdır. Bu durum kitlesel cahilliği, toplumsal kutuplaşmayı ve şiddeti artırmakla kalmadı, yasa dışı yollar doğuran, hatta teşvik eden durumlara yol açtı. Üstüne üretim ekonomisinin çöküşü; yüksek işsizlik, gelir dağılımda adaletsizlik, özellikle düşük gelirli ve düşük eğitimli kesimlerde yüksek kâr vadeden yasa dışı faaliyetlere yol açtı ve bunları çoğalttı. Ekonomide büyüyen kayıt dışı alanları genişletti. Piyasada organize suçtan elde edilen paralar bollaştı. Bunların aklanması için icat edilen yöntemler yolsuzlukların artmasına, hukukun yavaş ilerlemesine ya da hiç ilerlememesine, kamu kurumlarının işlevsizleşmesine sebep oldu. Bu da organize suç örgütlerinin yayılmasını kolaylaştırdı. Mafyalaşma olağan hale geldi. Hıdırlara ihtiyaç duyuldu ve onları çoğalttı.
Hıdır, mahalleden biridir. Aynı zamanda da Menekşe’nin ‘Hıdır Abi’si, kapı komşusudur. Onun çalıştığı anaokulunun servis şoförüdür. “…davranışları üstüne düşünmez; tamamen doğal bir varlıktır o. Doğal olmayan huyu paraya, silaha ve kudretli olma hayaline mıknatısa yakalanmış toplu iğnecikler gibi çekilmesi”dir. Hıdır’ın davranışları üstüne akılcı düşünceyi, hastalıklı karısı Cemile üretir. Eve gelen çok paradan rahatsızlık duyar. Haram olduğundan şüphelendiği lokmalardan, namaz ve duayla kendini ve çocuğunu arındırmaya çalışır.
Roman, Hıdır’ın Menekşe’yi kaçırıp uluslararası bir kadın tacirine pazarlamasıyla ve iki erkek kardeşin kız kardeşlerini arayıp bulma çabalarıyla başlar.
Kurgu bu ana olay etrafında ilerlerken, bir tarafta da yoksullaşmayı, kolay yoldan çok para kazanma anlayışının hangi etkenlerle, nasıl yerleştiğine, uyuşturucu, silah ve kadın ticaretinin nasıl yaygınlaşıp hatta içselleştirildiğine ayna tutar. İlerledikçe Menekşe’nin bulunmasıyla birlikte çürümenin nasıl kurumsallaştığına, adalet sisteminden, güvenlik güçlerine dek, yozlaşan, lime lime dökülen kurumsal yapıların çürüyüşüne de tanıklık ederiz. Roman gerçek olamayacak bir gerçeklikte akıp gider.
Erendiz Atasü Bir Başka Düğün Gecesi romanıyla kangren olmaya yüz tutan bir yarayı kanatıyor.
Menekşe’nin abilerinin adalet arayışının, Hıdır gibilerin üyesi olduğu suç örgütünün iktidarla yaptığı işbirliği duvarına çarpması, suçlunun masum, mağdurun suçlu konuma düşmesi, suçun toplumsallaşması, bütün bu olguların sadece bireysel ve toplumsal bir yozlaşma ya da çürümeden öte, bir sistemin tarihsel dönüşümünün yarattığı insanlık dışı durum olduğuna dikkat çekerek, okuru bütün bu olanlar karşısında düşünmeye zorluyor.
Ayrıca, avukat Oğuz ve Erdem’in temsil ettiği sessiz ve sözsüz aydın kesimine, kültürel birikimi olmayan, mafyatik akımların peşine bilinçsizce takılan, fırsatçılığa yatkın, güç kimdeyse ona yanaşmış, kaba, hoyrat, saldırgan, toplumsal çalkantılardan beslenen bir kitle ruhunun oluşmasındaki sorumluluklarını hatırlatılıyor. Romanda, 12 Eylül’ün baskı ve yok etme sürecinde kırıma uğrayan sol hareketin, travmatik temsilcileri olarak Oğuz ve Erdem’i görüyoruz. Erendiz Atasü, Yusuf Dayı’nın aksine, toplumundan uzaklaşmış bu solcu iki karakterin, nasıl lümpen davranış kalıpları tarafından esir alındığını gözler önüne seriyor. Onların sorumsuz davranışlarının, gelinen noktada sürecin yollarına taş döşemeye nasıl yardımcı olduğunu, tarafsız bir bakış açısıyla gözler önüne sermekten de çekinmiyor. Sol kesimin özeleştiri yapması gerekliliğine işaret ediliyor. Yazar şu saptamayla, Türk aydınlanmacı değerleri küçümseyen solcu lümpenliği cesurca gözler önüne seriyor:
“1950’de toprak ağalarından medet umdular; palas pandıras hapsi boyladılar. 1980’lerde yobazlarla elele verip gericilere siyaset alanını kapatan yasa maddesini kaldırttılar. Sonra da ayrılıkçıların kuyruğuna takılarak kendi kendilerini desteklemekten aciz olduklarını kanıtladılar.”(s.25)
Roman çok güncel. Tarihsel bir sürecin sorgulamasını ve tanıklığını, gerçekçi bir kurgu ve üslupla yapıyor. Okuyup bitirdikten sonra “Sorumluluklarımızın gereğini ne kadar yerine getirebildik, olan bitende benim payım ne” sorusunu sormaktan kendimizi alıkoyamıyoruz.
İşgalci emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı vermenin yanı sıra, teokratik devlet düzenine karşı laik devlet düzenini, dinsel temelli yaşama karşı bilimsel temelli yaşamı hedefleyen bir büyük devrimi, cumhuriyet devrimini gerçekleştirmiş olmanın bilincini kaybetmiş bir toplumun acısını çok derinlikli yansıtmış. Çöken, çökertilen ekonomik yapının da sürece katkısını unutmamak gerekir. Bu durumun da politik ve kültürel bilincini kaybetmiş -kadın ya da erkek fark etmez- bireylerin ayakta kalması zorlaştırdığını unutmamak gerekir.
Bu çürümüş ortamda yapılacak en iyi şey, Menekşe’yle Haydar’ın düğününe sığınmaktır.
Romanın umut vadeden yanıdır bu düğün. İki yıllık bir okul bitirip geliri iyi bir iş, tıbbi cihaz pazarlamacılığı yapan Haydar hepimizin umudu oluyor. Ama umudun çarpık temelinin analizi her zamanki gibi bizim solcu Oğuz’a düşüyor:
“Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi’nde 1970’ler Türkiye’sinin egemen sınıfını izleriz, bu gece 21. yüzyıl Türkiye’sinin yeni orta sınıfını seyredeceğiz. Yangın yerinde panayır!” (s.241)
Sonuçta büyük yenilgi her şeyi solcuların elinden almıştır ama ironiktir, mevcudun analizini yapabilme becerilerini daha da keskinleştirmiştir. Bir de çözümü keşfetseler çok iyi olacak!
Roman, her karakterin kendi mikro epik anlatısını yaşadığı, fakat hepsinin üstünü kaplayan bir büyük, kutsal anlamın yokluğunda, toplumun hâkim kutsallarının da yitip gittiği bir dünyada geçen, yaralarımızı kanatmasının yanında umuda ve dirence gönderme yapan, ayakta durabilme, yaşama tutunabilme hikâyesi, aynı zamanda da bir epik trajedidir. Çünkü okuyup bırakamıyorsunuz. Elimizde kalanlara sıkı sıkı sarılmanın gerekliliğini kavramak zorunda hissediyorsunuz. Bir Başka Düğün Gecesi gibi romanların yazılmaması için yapılması gerekenleri düşünmeye başlıyorsunuz. Sorumluluklarınızı hatırlıyorsunuz. “Okuyup yazıyorsak, konuşup tartışabiliyorsak yıkımın sorumluluğunu yüklenmeliyiz” diyen yazara hak veriyorsunuz.
Cumhuriyet dönemi kadın yazarlarımızın birçoğu, sorunlu bir ülkenin aydınları olma bilinciyle toplumsal ve ekonomik sömürüye karşı tavır almışlardır.
Bu tavırlarının karşılığında olumsuz muamelelerle karşılaşmalarına rağmen duruşlarından taviz vermemişlerdir. Erendiz Atasü de onlardan biridir. Sadece edebiyat alanında değil, denemeleri, özellikle de kadın sorunlarıyla ilgili çarpıcı fikir yazılarıyla düşünce dünyamızda da güçlü bir kalem olarak var olmuştur.
Son söz; güçlü bir yazarın kaleminden çıkmış, güçlü bir kurgu olan Bir Başka Düğün Gecesi’ni mutlaka okuyunuz derim.
Not: Yazı boyunca sözünü ettiğim “sol lümpenlik”; toplumuyla sınıfsal bağını koparmış, halkın organik katmanlarıyla da bağı kalmamış, kendi kapalı çevresinde siyaset yapan, uzun vadeli düşünce üretemeyen, solun bir akıl ve inşa hareketi olduğunu unutan kesimin yaptığı solculuktur. Kısaca “sol düşüncenin” sadece bir ruh hali ve öfke patlaması haline gelmesidir.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
Erendiz Atasü, Bir Başka Düğün Gecesi, Can Yayınları 2021

