BEKLE BENİ’YE ZORUNLU BİR İTİRAZ / Nuran Gezer
BEKLE BENİ’YE ZORUNLU BİR İTİRAZ
Zülfü Livaneli’nin, Can Yayınları etiketiyle yüz elli bin adet basılan 192 sayfalık Bekle Beni adlı romanı Eylül 2025’te piyasaya çıktı. Yazar; kitabın son sözünde “68 olarak anılan bir kuşağın ortak hikâyelerini anlatmaya çalıştım” diyerek açıkladığı yazma gerekçesini, “Bu kitap, fırtınalar içinde yitip giden arkadaşlarımıza bir saygı duruşu olarak da algılanmalı” cümlesi ile noktalamış.Kısaca özetlemek gerekirse; romanın kahramanı Selim 17 yaşındayken bir görüşte âşık olduğu albay kızı Leyla ile evlenir, iki yıl sonra kızları Zeynep doğar. Sürgün yeri olarak kabul edilen Sivas’ta askerlik yapar. 12 Mart muhtırasından sonra gözaltına alınır. Bir yıllık bir tutukluluk sonrası İsveç’e iltica eder ve bürokratik birtakım işlemler sonrası ailesine kavuşur.Arka kapakta “bir aşk ve direniş hikâyesi” olarak sunulan roman hem çok ciddi maddi hatalar barındırmakta, hem asla bir dönem anlatısı özelliği taşımamakta, hem de maalesef özensiz diliyle çalakalem yazıldığını bas bas bağıran bir metin olmaktan öteye gidememekte.Bir dönem romanını kaleme alırken ilk dikkat edeceğiniz şeyler; o tarihsel kesitin siyasal, sosyal ve ekonomik yönlerini öğrenmek, bilmek, bunu karakterler üzerinden metne yedirmek ve belleği canlı tutmaya özen göstermektir.Yazar, dönemi “Bir sonbahar günü, öğle ajansı askerlerin hükümete muhtıra verdiğini duyurdu.” (S.44) cümlesiyle açmaya çalışmış. Mart ayının sonbahar olma olasılığı bulunmadığına göre, yazarımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerini birbirine karıştırmış.“Ankara’da sanatla, kültürle yaşayan bir avuç insandılar sadece. Ama kader dönüp dolaşıp onları buldu. Üç arkadaşları idam edilecekti.” “Cuntacı generallerin korku salma, masumları ezme taktiklerine kurban gitmişlerdi.” (S.44)Her aklı başında insan, ekonomik ve toplumsal koşulları dikkate almadan askeri darbelerin nedenlerinin açıklanamayacağını bilir. Muhtıranın gerekçesini Genel Kurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” diye açıklamıştır. Darbenin asıl amacı; Çorum belediye işçilerinin yürüyüşü, Kavel grevi, 15-16 Haziran direnişi, öğrenci olayları, toprak işgalleri gibi olayları bahane ederek ülkede gelişen demokratik hak arayışlarının ve toplumsal taleplerin artarak eylemlere dönüşmesini engellemektir. Tüm dünyada ise anti-emperyalist bir kalkışma vardır. Yukarıda alıntıladığım, ayakları yere basmayan iki cümle zaten yazarımızın 68’den ve kuşağından bihaber olduğunun ilk göstergesidir.Yazarın kafa karışıklığı 68 kuşağından söz ederken 78’i anlatmaya girişmesiyle devam ediyor ancak onu da başaramamış.Soyut, yüzeysel ve indirgemeci üslubunu bir yana bırakıyorum; romanda faili meçhuller (S.128) “17 yaşındaki çocuğun” (S.121) diyerek Erdal Eren, Madımak Oteli (ki bahsi geçen yıllarda otelin adı Sivas Oteli olup henüz yeni inşa edilmekte ve kahraman her nasılsa, olağan üstü geniş öngörüsüyle Sivas Katliamını tahmin etmekte) (S.24) hayvan katliamları, işkenceden ödü kopan devrimciler, ne ararsanız var.Yazarın diğer romanlarında da gözlemleriz, her şeyi anlatmaya çalışırken metin içinde yolunu şaşırıp kaybolur.Romanın büyük bölümüne işkence korkusu hâkim. Öyle ki, iç dünyasını yazdığı defterinde durumu “derin bir teslimiyet, mutlak bir çaresizlik” (S.81) olarak tanımlar, kendini kurbanlık koyun gibi hisseder. Aslına bakılırsa bence kendi korkuları, tedirginlikleri öyle yoğundur ki, bununla baş etmenin yolunu da sorguya giderken, daha önce kullandığında onu uyuşturup hissizleştiren bir ilacı içmekte bulur:“Kendisini neredeyse öldürecek o ilacı bir kurtuluş çaresi…” (S.138)“O minicik hap, parmaklarının arasında bir bomba gibiydi; hem kurtuluşu hem yok oluşu hem umudu hem felaketi barındırıyordu. Gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Artık düşmanlarıyla yüzleşmeye, bu iğrenç oyunda bir hamle yapmaya hazırdı. Onlarda kaba güç, zalimlik varsa kendisinde akıl, cesaret ve bir plan vardı.” (S.140)Kahramanımız işkenceye çare de buldu, oh! Kim bilir, belki de yazarın direniş hikâyesinden kastı da budur.Üç kişinin katili, adli bir mahkûmun hisleriyle olup biteni açıklamaya çalışırken de şöyle yazıyor Livaneli:“En ufak bir üzüntüsü yoktu sanki; yaralı kalanlarla alay ediyordu. Bütün bunlar Selim’i belki de aşırı olabilecek bir genellemeye götürdü. Katil Hüseyin gibi, başlarındaki diktatör ya da işkenceciler gibi yaratıkları insandan ayıran şey, empati duygularının olmamasıydı.” (S.87)Yani şu empati duygusunu bir öğrense diktatörler, yönetenler, sanki her şey yoluna giriverecek.Yiğitlikleri, cesaretleri, dünya görüşleri, sosyalizme inançları, halkına olan bağlılıklarıyla bilinen, bu uğurda ölümü kucaklamaktan imtina etmeyen bir kuşaktır bizim tanıdığımız 68 kuşağı. Bu ülke halklarının onurlu geçmişi, geleceğe ışık tutan önderleridir Deniz Gezmiş ve arkadaşları. Son nefeslerine kadar “Tam Bağımsız ve Demokratik” bir ülke özlemini haykıranlardır. Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından onların idamını önlemek için canını ortaya koymanın, vefanın adıdır 68 kuşağı. Biz böyle öğrendik, böyle biliriz.Romanın kahramanlarıyla ilgili bölük pörçük bilgiler, çelişkili betimlemeler sık sık karşımıza çıkıyor. Leyla bir yandan Selim’in yazdıklarından tedirgin olurken, bir yandan da her fırsatta yüreklendirmektedir onu:“Selim’in yazıları yaşadığı deneyimlerini, gözlemleri ve isyanlarını içeriyordu. Kısa hikâyeler, denemeler, toplumsal eleştiriler… Ancak bu yazıların çoğu, dönemin siyasi atmosferinde sakıncalı bulunuyordu.” (S.34)Selim ne iş yapar? Ne ile geçinir? Yazar mıdır? Sakıncalı yazılar mı neden olmuştur tutuklanmasına? Bütün bu soruların yanıtı yoktur. Ayakları yere basmayan eklektik, bütünlükten uzak romanın karakterleri de yerli yerinde değildir.“Bu arada evli olmalarına, aynı evde yaşamlarına rağmen mektup yazma alışkanlığını sürdürüyor, gündüz yazdıkları mektupları akşam birbirlerine veriyorlardı.” (S.34)Sanırım metni ilerletmenin bir yolu olarak bu yöntemi kullanmak yazara oldukça kullanışlı gelmiş. Bölüm geçişlerinin bir kısmını mektuplarla yapmış. Ya da o dönemden kalan eski mektuplarını kullanmış.Romanın kahramanı Selim’in karısı ile ilgili anlattıkları da bence çok sorunlu. Şu satırlar bir övgü mü hakaret mi siz karar verin, şöyle diyor:“Kusura bakma sevgilim sana neler çektirdim ama iyi ki bunları çektirenin ben değil bu rejim olduğunu bilecek kadar analitik zekâya sahip kültürlü bir kadınsın. Yoksa birçok arkadaşımızın başına geldiği gibi aile baskısı ile bizi ayırırlardı.” (S.152)“Bir aşk ve direniş destanı ” olarak sunulan kitapta açıkçası ben ne derin bir aşk ne de bir mücadele örneği gördüm.Ayrıca, maddi hatalar öyle çok ki. Polisler Selim’i götürmeden önce son bir kez sarılır ve şöyle der:“Güçlü ol Leyla. Bu da geçecek.” (S.37) “O gece hayatımızın en uzun, en ağır kabusuydu. ==== baskınıyla her şey aniden değişti. Bir rüzgâr bizi savurdu, dağıldık, vedalaşmaya fırsat bulamadan, bir anlık bakışmayla ayrıldık.” (S.47) “Tutarlılıktan uzak iki sahne.Askere giderken Ankara’dalar, hangi ara İstanbul’a taşındılar? Sanki kovalamaca oynar gibi Ankara-İstanbul arası taşınıp duruyorlar, takipte zorlanıyor insan, başı dönüyor. Dedim ya, kafası çok karışık yazarımızın.Roman kurgu da olsa, otobiyografik ögeler de taşısa bütünlükten ve derinlikten yoksun. Yazar “68 kuşağına saygı duruşu” diye tanımladığı kitabında açıkça onları itibarsızlaştırmış. Dönem romanı ciddiyetinden uzak, öznel korku ve kaygılarının sindiği bir metin olmuş. Klişe yanlarından hiç söz etmiyorum bile.İki yerde geçen erkek cinselliği ve tutuklular arası ilişkiler de oldukça dikkat çekici:“Sadece erkeklerin birbirini gördüğü, havalandırmalarda çok uzaktan seçilen kadın figürleri dışında hiç kadın görmeyen erkeklerin enerjisi, her an bir kavgaya dönüşebilecek patlamalara neden oluyordu.” (S.111)“Zaman geçtikçe, o daracık alanda ruhlar birbirine sürtünmeye başlardı; tıpkı taşların birbirine değip kıvılcım çıkarması gibi, en ufak bir mesele alev alırdı. Birinin çatalını tabağa sert vurması, ötekinin ayakkabısını yere fazla gürültüyle bırakması, bir başkasının iç çekişi… Hepsi büyürdü, kocaman bir yangına dönüşürdü. Politik görüşler mi? Onlar zaten birer barut fıçısıydı; bir kıvılcım yeterdi, sonra yumruklar konuşurdu. Kadınsız kalmış genç erkeklerin kanında kaynayan o enerji, havada bir elektrik gibi hissedilirdi.” (S.125)Kimsenin devrimci 68’lileri her an patlamaya hazır (okuyucudan çok özür dilerim) abazanlar olarak etiketlemeye hakkı yok diye düşünüyorum. 68 kuşağını merak eden okuyucuya bu mu anlatacağınız?Yazarın diğer alanlardaki sanatsal, kültürel emek ve çabaları konumuz dışı. Ancak ilk baskıda yüz elli bin adet basılan bu kitabın amacını; gerçeği edebi metin olarak aktarma kaygısından çok, tamamen “duygusal” ve popüler kültürün önü alınamaz tüketme ve maddiyata dönüştürme hırsı olarak görüyorum.Kişisel olarak gönlümde Zülfü Livaneli’nin müziklerinin, albümlerinin yeri çok ayrıdır. Pek çok iyi şairin şiirlerini bestelemiş, kültür dünyamıza çok katkıları olmuştur. Ancak, evrensel kişiliğe sahip bir yazarın, kendi ülkesinde yaşanmış dönüm noktası diyebileceğimiz dönemi de bu şekilde yazmasına bir okur ve yurttaş olarak katlanamıyorum.Kitabın sadece 154. sayfasından sonrası gerçeklerle örtüşüyor. O da yazarın İsveç’e kaçışının defalarca anlatıldığı Sevdalım Hayat ve Rüzgârlar Hep Gençtir kitaplarında okuduğumuz gibi aktarılmış.Bekle Beni’yi okumak benim adıma büyük bir hayal kırıklığı oldu. |
Bundan böyle Zülfü Livaneli’nin sadece şarkılarını dinleyeceğim.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
