Kübra Güney

AŞK İKİ KİŞİLİKTİR

“Avutmaz olur artık

Seni bildiğin şarkılar;

Boşanır keder zincirlerinden

Sular tersin tersin akar;

Bir hançer gibi çeksen de sevgini

Onu ancak öldürmeye yarar:

Uçarı kuşu sevdanın

Alıp başını gitmiştir;

Ölümdür yaşanan tek başına.

Aşk, iki kişiliktir.”

Vapur yolculukları, birlikte olmanın en huzurlu hallerinden biriydi. Vakur bir sakinlik hâkim olurdu her yere. İnsanların yüzlerinde bıkkınlık görmediğim kısa anları vapur yolculuklarında yakalardım. Bunun kamusallığın en güzel hâli olduğuna kani olmuştum bu yolculuk sırasında. İnsan kendi kendini manipüle etmekte ne usta! Ben bunların üstüne bir de hayatı romantize etmeyi katardım. Israrlı bir romantik olacaktım ki kırk iki yaşına gelmiş olmak beni hala döndürmemişti bu yoldan.

İki sıra ilerideki taze sevgilileri izliyordum göz ucuyla. Çocuğun gözlerindeki heyecanı ve nasıl hareket edeceğini bilememekten gelen kaygısını yüzünden okuyabiliyordum. Kız ise onun bir sonraki hareketini öngörmeye çalışır gibi gözleri tedirgin halde etrafta dolaşıyordu. Birbirlerinin gözlerinin içine bakamamalarını sevimli bulmuştum o an. Gözlerinin buluştuğu kısacık anlarda yüzlerini kaplayan ve etrafa sıcaklık yayan gülümseme beni esir alıp gençliğime götürdü. Cemal ile flört ettiğimiz zamanlar geldi aklıma. Elimi ilk kez tuttuğunda yaşadığım paniği, hemen ardından gelen etrafı kolaçan etme dürtüsünü hatırladım. Kadın olmanın verdiği utanca yeni yeni alıştığım dönemlerdi. Cemal ise elini elime götürürken ipek bir kumaşa dokunur gibi rahattı. O an o olmak istemiştim, hemen sonra geçmişti.

Hayatın gündelik telaşının askıda kaldığı, zamanın daha yavaş aktığı yerlerdi aynı zamanda vapurlar. Bu yüzden bu kadar seviyordum belki de. Kaygımı dindirirdi vapurda olmak. Hayatım boyunca sancısını çektiğim “olma hâli”ni de gündelik telaşlarla birlikte askıya alır, beni anın içine hapsederdi. Ama gönüllü bir hapisti bu, seve seve girerdim koğuşuma. “Merhaba, ben geldim” diyerek gardiyanları selamlar, onları oldukları yerde dumur ederdim. Çünkü asıl mahpusluk benim içimdeydi. Onun dışına çıkmak ancak bir şölen olurdu.

Neden sonra kendime başka mahpusluklar yaratmıştım. Olacaklardan bihaber büyük bir sevinçle kırmızı kalın ciltli deftere daha sonra hayatımın hatalarından biri olarak adlandıracağım bir imza atmıştım. Ardından, anın esrikliğiyle Cemal’i öpmüş (evet, heyecanla ilk hamleyi ben yapmıştım) ve her yeni evlenmiş çift gibi cüzdanı ele güne karşı coşkuyla sallamıştım. İmzayı atmadan birkaç dakika evvel babamla göz göze gelmiş, birkaç saniye duraksamıştım. Babamın bakışlarındaki ne olursa olsun yanımda olacağına dair güven hissi beni bulunduğum yerden alıp birlikte ceviz ağacı diktiğimiz güne götürmüştü. Daha sonra babam o ağacın yapraklarını kesip biçip şekiller vererek bana oyunlar oynatacaktı. Annem tozdan, dökülen parçalardan şikâyet ederek onları çöpe atacak, babam bıkmadan her gün yenisini yapacaktı. Annemle didişseler de birbirlerini ne kadar sevdiklerini bilirdim. Bazen o didişmeler olmasa ne tatsız tuzsuz ve tekdüze bir ilişkileri olurdu diye düşünürdüm.

Vapur sarsıla sarsıla kıyıya yaklaşmıştı. Herkes kıpırdanmaya, ayağa kalkıp inmek için heyecanla kapıya doğru yönelmeye başlamıştı. Sudan yeni çıkmış balıklara benzetiyordum insanların bu telaşlı hallerini. İnmeye yaklaşırken yüzlerde memnuniyetsizlikler belirmeye, bir uğultu bulutu şeklinde yükselen homurtular etrafı sarmaya başlamıştı. Yaşamak sancısı kanımızda dolaşmaya kaldığı yerden devam ediyordu. Kapıda insanlar yığılırken ben oturmaya devam ediyor, son dakikalarımın keyfine varmaya çalışıyordum. Birkaç dakika sonra kalabalık selinde kaybolacaktım nasılsa. Binlerce insan arasında kalabalığı yara yara geçerken nasıl bu hale geldiğimizi düşünecektim.

Evliliğe dair düşüncelerim hiçbir zaman pek iç açıcı olmamıştı. Ama bu denlisini ben bile tahmin etmiyordum. İnsan evliliğinin bir gün biteceğini, enkazın altında nefessiz kalacağını düşünmeye tahammül edebilir mi? Bu düşünceler arasında yürürken her yeri pencerelerle kaplı, devasa, çirkin yapıya varmıştım bile. İçeriye girmek için üzerimdeki tüm metalleri girişte bulunan kutuya bıraktım; son anda telefonum aklıma geldi, kabanımın cebinden aceleyle çıkarttım. Her halimle acemiliğimi, buraya ait olmadığımı belli ediyordum. Labirente bırakılan bir denek faresinin yolunu bulma çabasını andırır biçimde salonu bulmaya çalışırken boğazımı sıkmaya ve beni terletmeye başlayan fuları çıkarıp çantama attım. O ân zihnimden, o fuların evliliğimize dair bir şeylerin temsili olabileceği fikri aktı geçti. Bunların sırası değildi… Derken bir sesle irkildim.

“Defne.”

Dönüp baktığımda olası senaryolar içinde en az arzulanası olanın gerçekleştiğini gördüm. Liseden arkadaşım Pınar’dı seslenen. Yüksek ökçeli ayakkabıları, bukleli saçlarıyla cübbesinin içinde benimle tezat oluşturur biçimde oldukça bakımlı görünüyordu. Bense biraz sonra tüm özel hayatımın didik didik edilip masaya yatırılacak olmasının huzursuzluğu içinde, tüm kaknemliğimle titreyen ileze ellerimi saklama çabasındaydım. Pınar hiçbir zaman alımlı addedebileceğim bir kız olmamıştı. Ama kendini çok beğenirdi ve bu özgüven ona garip bir hava katardı.

Yarım ağız gülümsedim. “Ne zamandır görüşemiyoruz, ne işin var burada” diye girdi söze. Gözlerinde parlayıp sönen merakın ateşini yakalamıştım. Aklıma gelen ilk yalanı uyduruverdim

“Hiç Sorma Pınar, kiracımla davalık olduk. Kira artışında uyuşamadık da…”

Sonra konuyu dağıtma çabasıyla “Sahi, ne kadar oldu biz görüşemeyeli? Özlemişim seni” diye bir yalan daha uydurdum. Yine de iyi toparladığımı düşündüm. Memleketin önemli bir sorununa parmak basmıştım neticede. Tebessüm ederek nezaket dolu yalanıma ayak uydurdu o da.

“En son lise buluşmasında görmüştüm seni. Ben de özlemişim.”

Bahsettiği lise buluşması geçti gözlerimin önünden. Ne gündü ama. Bugünkü nezaket dolu yalanlarımız o günle kıyaslayınca devede kulak kalırdı. O günden bugüne çok şey değişmişti. Evliliğim biteyazıyordu. On kilo almıştım. Yüzümün çehresi değişmişti. Bakışlarım donuklaşmıştı. Fark etmiş miydi acaba bendeki değişimleri diye geçirdim içimden. Kilo aldığımı fark etmiştir elbette. O da nezaket örtüsü altında kalanlar arasında olmalıydı.

“Benim şimdi gitmem gerekiyor ama sonra mutlaka görüşelim, olur mu?”

Görüşmeyecektim.

“Tabii, mutlaka haberleşelim. Dikkat et kendine.”

“Ederim.”

Terler avuçlarıma akın ediyordu, hissedebiliyordum. Ayrılırken elimi “görüşürüz” manasında kaldırdım. Elim el sallamakla sabit durmak arasında havada kararsızca gidip gelmişti. Tekrar koşturan adımlarla salonu aramaya koyuldum. İleride sağdaki koridordan dönünce salonun adını görüp rahatladım. Bir zamanlar biricik aşkım olan az sonra ise eski kocam olma mertebesine düşecek Cemal de orada kapının önündeki sandalyelerde oturmuş, düşünceli düşünceli bitecek evliliğimizi bekliyordu. On bir yıllık kocamın bana artık bir yabancı oluşu talihin bir cilvesi miydi? Bunu da talihin oyununa yorabilir miydim? Olduramadıklarımızla, bitip tükenmeyen kavgalarımızla, insan etinin ağırlığını taşıyamamamızla, artık birbirimizi sevmiyor oluşumuzla bir ilgisi yoktu. Talih böyle istemişti. Biz de, onun zavallı kuklaları, payımıza düşeni yapıyorduk ve bizim payımıza düşen “bir perde asılmasının bizden aldığı gökyüzü” müydü?

Melankolikliğim az sonra boşanacak biri için yerli yerindeydi. Cemal de pek severdi melankolik yanımı. Yazdığım şiirleri heyecanla ilk ona okuturdum. Hükümdarının önünde eğilmiş ona en değerlisini sunan bir tebaa gibi, törensel bir seremoniyle huzuruna sunardım yazdıklarımı. Birbirimizi sarar, besler, kucaklar, çevrelerdik. Âşık olan herkes gibi, aşkımızın sonsuz olacağı yanılsaması içinde aramızda gerçek dışı ve huzurlu yekpare bir bağ olduğuna inanırdık. Çok mutlu, belki de hayatımın en dolaysız ve saf hislerini duyduğum zamanlarıydı. Yaşadığım bu hissi göz kapaklarımda, avuç içlerimde, vücudumun en küçük noktasında dahi hissediyordum. İçimde bu kadar canlı bir his taşımak kimi zaman korkutucuydu da. Bütünleşmenin sonu yokmuş gibi. Birbirimizin insani zayıflıklarını örtüyormuşuz gibi. Şimdi her şey “gibi” ile, geçmiş zaman kipiyle kurulan cümlelerle dol(d)u. Dağılmasından korktuğum çok eski bir kitabı tutar gibi büyük bir titizlikle göz kapaklarımda saklıyordum her şeyi. Onda, her temasta hayran olmanın yanında ürpermenin eşlik ettiği, usumda bir şeylerin çakıp sönmesine sebep olan, adını koyamadığım bir şeyler vardı. En azından ben öyle sanıyordum.

Ayrılık bir tür birliktelik miydi? Şimdi de hissettiğimiz her his birbirimizle ilgili değil miydi? Bitkin, yılgın, yenilgiyi kabullenmiş yalpalayan bir his yığını. Her temasın kendini eskinin kötü bir kopyası haline getirdiği bir karanlık. Onun esmerliğini içinde dağıtamayan bir karanlık. İki insanın arasında olabilecek her türlü yakınlığı yaşamış olmamıza rağmen iki yabancıydık. Aramızda büsbütün bir duvar vardı geçirimsiz. O duvar bizi bugün buraya getirmişti.

Bir eylül akşamı tanışmıştık Cemal’le. Dışarıda soğuk, dinmek bilmeyen yağmur. Çaprazımızda kalan cumbalı, demir ferforjelerle süslenmiş evin görkemli görüntüsü.  Kızılay’da küçük arkadaş grubumuzla aşklarımızı, inandıklarımızı, peşinden gittiklerimizi, umutlarımızı hummalı şekilde birbirimize açtığımız, içkinin su gibi aktığı akşamlardan biriydi. Bir akşamlığına kendi sıkıntılarımızdan, gelecek korkumuzdan, yalnızlığımızdan, yoksulluğumuzdan sıyrılıp arkadaşlarımızın umutlarıyla dolup taştığımız; dayanışma ve birliktelik hissinin bizi çepeçevre sardığı, dostluğumuzun pekiştiği günlerden bir gündü. Cemal geldi sonra. İlk kez orada, tüm sevecenliğiyle masaya yaklaşırken göz göze gelmiştik. İstemsiz şekilde, onun varlığından bana sirayet eden sıcaklığın yansıması yüzümde bir tebessüm oluşturmuştu. Konuşurken esmer, parmak araları biraz daha açık elleri, kumrallığı dikkatimi çekmişti. Benim kuzguni gözlerimin tersine büyük mavi gözleri vardı, otururken karanlıkta seçilmeyen. Karanlığın eşitlikçi bir yanı olduğunu düşünmüştüm o an; şimdi burada ikimiz de yalnızca birer karartıydık. Her aşk hikâyesi biriciktir, bizimki böyle başlamıştı.

Şimdiyse, gözlerimin önündeki bu yılgın adam sanki bambaşka biriydi. Hayatla olan mücadelesine, olmazları olduran haline hayran olduğum bu inatçı adam, ilişkimiz için mücadele etmeyi seçmemişti. Ona haksızlık edemem, ben de etmemiştim. İkimiz de bir ümit kalmadığının, hastanın son günlerini geçirdiğinin farkında, sessizce köşemize çekilip ayrı ayrı yas tutmuştuk. Beyoğlu’ndaki sevimli, mütevazı dairemizde kimi zaman gürültülü kahkahaların eşlik ettiği uzun sohbetlerle, kimi zaman müziğin sesini kökleyip çılgınca dans ederek geçirdiğimiz, kimi zamansa yeterince gürültü yapmıyormuşuz gibi hayvani sevişmelerimizle yaşlı komşularımızın siteminin ve nefretinin öznesi olduğumuz akşamlardan ölüm döşeğindeki bir aşka giden uzun, keskin, köşeli yolun sonundaydık.

İlişkimizin sonlandığını çay yapmak ya da yemeğin altını kapatmak gibi türlü bahanelerle onu salonda bir başına bırakıp mutfağın hengâmesi içinde kaybolduğumda, tencerelerin, tabak çanağın, fırındaki tepsinin, sıra sıra kahve kupalarının dostluğunu aradığımda, mühürlenmiş dudaklarımla mutfakla salon arasında bir arının kovanına girip çıkması gibi mekik dokuduğumda, mutfakla aramda karanlık bir tünel kuran o gizil bağ oluştuğunda anlamıştım. Bu da kadın olmanın alamet-i farikalarından biri miydi? Cemal nasıl fark etmişti peki? O nelerin dostluğunu aramıştı? Onunla oturup bunun hakkında da uzun uzun konuşabilmeyi isterdim, eski günlerimizdeki gibi. İkimizin özenle inşa ettiği şeyi ezip geçemediğimiz insani yanlarımızdan, kibrimizden teklifsizce sıyrılmayı göze alamadığımızdan şimdi de birlikte yıkıyorduk. Aşk iki kişilikti, peki ya ayrılık?

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir