A.C. Özyer

ANAMIN ÇEYİZ SANDIĞINDAN SÖZ EDİYORUM : CEVİZ

Yattıkları sekinin ayakucundaydı. Boyu sekinin eninden birazcık kısa, eni tahminen altmış santim kadardı. Kapak menteşelerinden başka hiç bir yerine çivi değmemişti. Tüm kenarlar taraklı geçme yöntemiyle birleştirilmiş, reçine tutkalı ile yapıştırılarak sabitlenmişti. Ön yüzeyine ve kapak tablasına salbekli şemseler oyulmuştu. Köşelerde hatayi çiçek motifleri vardı.

Kilidi dövme demirden el işçiliği ile yapılmıştı. Sap kısmı ‘T’ harfinin yatay çubuk uçları, ortaya doğru koçboynuzunu andıran zarif bir kıvrımla bükülerek elde edilmiş, dikey orta çubuğun uç kısmı dövülerek yassılaştırılan dilin üç küçük kareciği de, ince eğe ile özenle şekillendirilmişti.
Sol başı odanın tahta duvarına, sağ başı sekinin kenar dikmelerine dayalıydı. Dikmeler sekinin başından biraz içerideydi. Sekiden yukarı doğru altı terek vardı. Alt üçlünün en üstündeki sandık hizasını bir birim geçiyordu. Üst üçlünün alttaki iki tereğine ayakta kol uzanıyor, en üsttekine uzanmak için bir kotetaya (1) çıkmak gerekiyordu. Yukarıdakilerin eni, sandığın eninden daha dardı ama seki boyunca uzanıyordu. Sekinin boy ortasına yakın bir yerde, tahta duvarın alan büyüklüğüne yakışmayacak kadar küçük bir pencere vardı. Alt kenarından beş santim kadar aşağı sarkan el işi dantel perde olmasa, tahtaların kapkara oluşunun da etkisiyle orada bir pencere olduğu fark edilmeyecekti.
Karşıdaki dar sekide yatıyordum. Başım ocaklı oda tarafında. Sıkı sıkıya örtündüğüm yorganın açtığım nefes deliğinden gez alıp, ayak ucum hizasındaki kırışık yükseltisini arpacık olarak görürsem, anamın sandığı üstünden oda kapısının elcek demiri tam on ikiden hedefimdeydi. Kapı hafifçe aralanınca, kuşluk güneşinin keskin ışığı, odanın alaca tonunda, taban tahtalarına pistole ile çizilmiş gibi, giderek genişleyip dağılan sarı bir çizgi çekiverdi. Loş odada miskin miskin salınan toz partiküllerinin de keyfi yerine gelmişti sanki. Zerrecikler, huzme içinde bir stadyum konserinde dans eden gençler gibi sallanıyordu.
Kapı kenarının tabana yakın yerinde, anamın parmak uçları hafifçe içe doğru eğrilmiş elini gördüm. Dirgene tırmığa aman vermemiş o nasırlı el; sabunsuz kalmış mazıdan beter gıcırdayan kapıyı, çıt çıkarmasına bile izin vermeden usul usul ittirerek araladı. Biraz daha, biraz daha… Sonra incecik bedeniyle aralıktan içeri süzülüverdi anam. Ah anam. Uyandırmamak için onca çaba sarf etmişti ama nerden bilecekti ki, uyumuyorum. Parmak uçlarına basa basa yanıma gelirken, ben de gözlerimi sıkıca kapatıp nefesimi uyku derinliğine ayarladım. Eğildi, yorganımı düzeltti, saçlarıma dokundu. Krem yüzü görmemiş o elin dokunuşundaki yumuşaklığı her oğul saçı bilmez.
Beyaz tülbentinin çene altı bağını gevşetti; gitti, sekinin altındaki kotetayı usulca çıkarıp oturdu. Kendiyle baş başa kalabildiği ender zamanlardan birindeydi. Aceleydi. Babamın hesabına göre, anamın gittiği yerden geri dönüşü azıcık gecikse, hiç sektirmez bağırarak yanına çağırırdı. Belki bir on dakika vakti vardı. Kapı aralığından girerek yüzünü yalayıp geçen ışığın aydınlığında sadece on dakika.
Son bakışlarda insanın aklında, sevdiğinin yüzündeki en mutlu an kalır derler. Kapağı açmadan önceki o on saniyede, anamın başka hiç bir zaman hiç bir yerde görmediğim yüzünü gördüm. Şimdi kaybolursa gözümün önünden, ya da biterse o an, ya bir daha hiç böyle göremezsem… Her aklıma gelişinde ‘doyamamıştım’ derim diye, saniye sektirmeden anamın yüzüne bakıyordum. Her kıvrımı, her çizgisine bir alçak gönül ve iyimserlik nakşedilmiş yüzüne. Ben onun her mutlu tebessümünde, yüzünde, sağdan sola saf tutmuş melekler görürdüm. Şimdi yine, hafif gölgede kalmış sağ yanağında zarif bir gösteriye hazırlanırcasına dizilmiştiler. Ben artık zamandan ve mekândan kopmuştum.
Kapağı açtı annem. Yüzü gitti. Burnuma naftalinle karışık portakal kabuğu kokusu geldiğinde ben de koptuğum zamana ve mekâna geri döndüm. Anam belli ki yeni yetme genç kızlığından başlayarak, yüreğini sıcak tutan ve onu hayata bağlayan anılarına gitmişti. Şimdiki ömrünün pürtelaş akışında, duygularını öğüten, yok eden ne varsa her şeyi unuttuğu, hepsinden uzaklaştığı o kısacık zamandaydı.
Ama bitecekti işte… Beş-altı dakika içinde babamın uzaktan gelecek sesiyle sandığın kapağı kapanacak, ben belki meleklerin dansının sonuna yetişecektim ama ne yazık ki anamın yüzündeki o tebessüm, giderek azalacak ve silinecekti.
“Efruuuuzzzz.”
Kapattı sandığın kapağını güzel anam, yiğit anam. Sesin uzaklığına bakılırsa babamın gelişine daha bir iki dakika vardı ama telaş olsun istemedi. Eski yazmalar, oyalar, danteller ve işlemeli patiskalarından ilk yemenisine, orlon çoraplarına, kurumuş portakal kabuklarından kâğıtlı şekerlere kadar, her bir parçayla sandık içinde adeta el ele tutuşup sekerek dolaştığı, tek tek hepsine göz ucuyla sarıldığı bu sarsıcı gezintiye kendi elleriyle son verdi.
Şafaktan da erken kalkıp değirmenimizin arkını temizleyerek suyunu bağlayan babam, az sonra sıcak soğuk dengesi iyi kurulmuş bir kahvaltı sofrası isteyecekti.
Acele ocaklı odaya geçti ve kuzine sobanın ateşini karıştırıp bir iki odun daha attı. Üstündeki güğümde su hala sıcaktı. Çaydanlığa aktardı. Kuzine sobanın kızgın kapağını eliyle seri bir hareketle yana çekip çaydanlığı deliğe oturttu. Geri dönüp tahta dolabın kapağına el atmıştı ki, babam -bu sefer bahçenin ortalarında bir yerden- yine seslendi. Annem, peştemalının üstüne önlük bezini bağlarken “Eyyy… Eyyy ağa eyy” diye ses verdi.
Babam annemin evde olduğundan emindi zaten. Çok acıkmıştı ama daha genç yıllarında her zaman o seslenişin sonuna eklediği “Acıhtım dodopalım, sufraykurdun kız” sözlerini bu sefer söylememişti. Yirmi yıldan sonra sofrayı hazır bulacağından da emindi. Anam da beklemiyordu zaten. Artık cümlede ‘dodopalım’ sözcüğü olmasa da sevildiğini biliyordu. Saf aşkın tadı buralardaydı belki de.
Yürüyüp avluya kadar geldi babam. Yattıkları odanın arka kapısı yarı açık duruyordu. Önce o dikkatini çekti. Bu hiç olağan değildi çünkü. O her zaman kapıları, pencereleri özenle kapatır, asla eşik önlerinde ayakkabı, avluda gelişigüzel şekilde, yerlerde alet edavat bırakmazdı. Dayıma dair yerleşik “dındıla”(2) algısından olmalı ki, çocuklarından değil de, özellikle annemden de bu tür titizliklerine dikkatle uymasını isterdi. Hele hamur kersanını(3) ayvan(4) merdiveninde görmesin, ifrit olurdu. Doğrusu annem de babamın bu titizliğini hayran bir içtenlikle benimsemiş ve içselleştirmişti. Ama işte sandığına göz atacak vakit bulmanın heyecanı, telaşı ve acelesiyle kapının açık kalması bir yana, sırtındaki sepeti de salbaga(5) çiçkarının(6) dibinde bırakmıştı.
Babam orada kurallara aykırı biçimde duran mal sepetinin(7) üstünden atladı. Şaşırdım.
Normalde o sepetin oradaki savruk duruşunu gördüğünde, kaldırıp yerine koyması ve annemi uyarması gerekirdi. Ama hayır… Anladım. Zihni odanın arka kapısının açık oluşuna takılmıştı. Kapıya geldi. Durdu. Yüzündeki yorgun ve kızgın ifade değişti. İçeriye ince bir gülümseme ve sevgiyle bakar oldu. Şaşırdım.
Çamurlu çizmelerini çıkarıp taş basamağın solundaki tereğe koydu. Sessizce içeri girerken gözü sandıktaydı. Önünde durup bir süre baktı. Babam beni yukarıdaki odada uyuyorum diye biliyordu. Döşeğe yüzükoyun yapışmış, üstümdeki yorganı dümdüz etmiştim. İyice gizlenmiştim. Orada olduğumu fark etmesi çok zordu.
Parmak uçlarına basarak, ocaklı odaya yöneldi. Babam eve asla arka kapıdan girmezdi. Hep ocaklı odanın kapısını kullanırdı. Ve onu hiç böyle parmak uçlarında yürürken de görmemiştim. Gülmemeliydim.
Anam, babamın her seslenişinde aynı duygulu telaşa kapılır, halâ sevdalı başıyla genç kızlıktan yeni gelin yıllarına geçerdi. Bu sefer çok daha farklı bir heyecanla acele ediyordu. Sesin uzaklığına bakılırsa babam salbaganın köşesinde olmalıydı. İçeri girmeden sofrayı yere koymuş, örtüsünü örtmüş ve hiç olmazsa kuzinenin tepsisinden az önce çıkarıp kersana attığı fetiremeklerini de dağıtmış olmalıydı. Tavalardaki tereyağı ve peynir o muhteşem kokularıyla erimekteydi.
Şimdi ocaklı odanın kapısı açılacak, babam avludaki olukta yıkadığı ellerini kurulamak için kapının arkasına asılı peşkire uzandığında, o da sofradaki tabağa erimiş tereyağını ve peyniri koyuyor olacaktı.
Öyle olmadı.
“Ayy…”
Şöyle oldu:
Annemin yüzü ocağa, hafif kamburlaşmış sırtı yattıkları ocağın kapısına dönük, bir eli tavanın sapında diğer eli yağı aktaracağı tabaktayken babamın, omuzunu saran eli ve yanağına dokunan dudağıyla aklı başından gitmiş, irkilmiş, utanmıştı.
Dedi ki:
“Ağa oğlan yuhliyer.”
Ben böyle aşk görmedim.
(1) Koteta: 35-40 cm yükseklikte kalın tomruk parçası.
(2) Dındıla: Beceriksizce ağır hareket eden.
(3) Kersan: Kalın bir tomruktan el keskileriyle oyularak çukurlaştırılmış  hamur kabı.
(4) Ayvan: Ahşap evlerin üst katını çepeçevre saran dar/uzun balkon parkuru.
(5) Salbaga: Ahır girişindeki küçük, üstü açık ağıl.
(6) Çiçkar: Çit kapı. Ağıl, harman, bahçe gibi açık alanlarda kullanılan kapı türü.
(7) Mal Sepeti: Kış aylarında  sırta asılarak hayvanlara ot/saman taşınan, söğüt veya fındık filizlerinden örülen büyük sepet.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir