Lokman Baybars

ZELİHA TAMER UÇAR ANLATIYOR

Gümüş Yele’nin İzinde

 

Oğuz Atay’ın o muzip sitemi “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” Zeliha Tamer Uçar’ın Tahta Bacaklı At’ında ontolojik bir pusulaya dönüşüyor. Bu çağrı, okuru gerçek ile düş, yas ile ironi arasında salınan liminal bir coğrafyaya davet ediyor. Baba bastonunun gümüş yeleye evrildiği o tılsım anı, avutmak yerine bilincin çatlaklarından sızan bir tedirginliği fısıldıyor. Postmodern anlatının oyunbaz olanaklarını kuşanan Uçar “Bu bir kurmaca” diyerek ördüğü duvarı bir sonraki hamlede bizzat kendisi yıkıyor. Karakterler anlatıcıya, yazarlar karakterlere karışırken, edebiyatımızın Atay’dan Atılgan’a uzanan izleği, onun sesinde yeni bir yankı buluyor. Bu söyleşi, yazmanın esriklik ile bilinç arasındaki salınımını, travmaların mitlere nasıl sızdığını ve öykünün gerçekliği dönüştürme kudretini sorguluyor.

Merkezdeki Fikir’de polisiye öykü yazma hedefiyle yola çıkıp karakterlerin sizi ele geçirmesiyle sürecin kontrolünü kaybediyorsunuz. Sizce yazmak bilinçli bir hedef belirleme eylemi midir, yoksa yazarın kendini kaybettiği varoluşsal bir yolculuk mu?

 

Bu sorunun tek bir cevabı yok maalesef. Baştan sona olay örgüsünü belirleyip kurguladığım öykülerim olduğu kadar bana kendini yazdıran öykülerim de oluyor. Yazmak, zaman zaman bir çeşit kendini keşfetme eylemine dönüşebiliyor. Buna bilinçli olarak izin veriyorum. Düzenli olarak yazmaya çalışıyorum. Elbette her kalemi elime aldığımda hedefi belirli metinler üretmem mümkün değil. Rutini devam ettirmek adına masa başına oturduğumda çoğu zaman ne yazacağımı bilmeden ilk cümleleri kurmaya başlıyorum. Bazen bu ilk cümleler okuduğum bir kitaptan tetikleyici olarak seçmiş olduğum cümleler oluyor.  Bu yöntemle yazmak ünlü kâşif Kristof Kolomb’un Hindistan’a ulaşmak için daha kısa bir deniz rotası bulmak hedefiyle batıya doğru yelken açarak yola çıkması ancak bu yolculuğun sonunda Amerika Kıtası’nı keşfetmesi gibi ucu açık, nereye varacağı belirsiz bir eylem haline geliyor. Merkezdeki Fikir öykümü de buna benzer bir yöntemle yazdığımı hatırlıyorum. Hedefimde öykü yazmaya çalışan bir yazarın hikâyesini yazmak vardı. Üstkurmaca bir öykü yazmak istiyordum. Önceden olay örgüsü oluşturmadım. Öyküye doğaçlama bir şekilde başladım. “Merkezdeki fikir ne olmalı” sorusuna cevap olarak “Herkes bir gün katil olabilir” yazdığımı anımsıyorum. Bütün öykü bu soru ve cevaptan doğdu. Sanırım zihnim “merkez” kelimesi çağrışımıyla “polis merkezi” kelimesine atladı. Sesli kitap olarak dinlediğim Ahmet Ümit romanlarında gezinirken buldum zihnimi. Birkaç paragraf sonra ben üst kurmaca polisiye bir öykü yazıyordum ve öyküdeki gibi klavye parmaklarımı yönlendiriyordu. Ahmet Ümit olsa bu öyküyü nasıl yazardı diye düşünürken o da kurguya dâhil oluverdi. Ama öykü hâlâ klişeydi bana göre. Öykümü klişe olmaktan nasıl kurtarabilirim diye sorgularken karakterlerim bilgisayar ekranından salonuma atlayıverdiler. Bu bölümler doğaçlama gerçekleşti. Yazmayı bıraktığımda aşağı yukarı bir öykü iskeleti oluşmuştu. Yazdıklarımı okumadan bilgisayarı kapattım. Birkaç gün sonra tekrar öyküye döndüğümde artık bir yazar bilinciyle tekrar tekrar okuyup yeniden yazdım. Metinler arasılık gibi bazı postmodern teknikleri kullanarak öykümü daha nitelikli hâle getirdim. Usta Bir Karakter Olun Lütfen isimli öykümde de yazdığım gibi benim için yazmak esriklik ve bilinç hali arasında salınan bir eylem. Üretme aşamasında zihni serbest bırakarak bu esriklik haliyle yazmayı önemsiyorum. Bu ilk yazma eylemi tamamlandıktan sonra yazılanlar bilinçli bir zihnin denetiminden geçirildiğinde ancak nitelikli bir eser ortaya çıkabiliyor.

 O Makine Senden Kıymetli’deki felsefe mezunu bulaşıkçının yabancılaşması ile Uslu Bir Karakter Olun Lütfen’de yazarın karısı tarafından kıskanılması, yazmanın gündelik hayatı tehdit eden bir patolojiye dönüşebileceğini mi gösteriyor? Yoksa yazmak sizin için bir tutku mu, sıradan bir uğraş mı?

 

Öykü yazmak bir çeşit hikâye toplayıcılığı benim için. Kendi içine bakarak yazan yazarlar da var elbette. Ancak bu çeşit yazmanın sınırlı bir kaynak oluşturacağı kanaatindeyim. Yazarak insanı ve hayatı anlamaya çalışıyorum. Yazmak her ne kadar tek başına yapılan bir eylem de olsa öykülerimi yaşadığım topluma karışarak hayatın içinden bulup çıkarıyorum. Tanık olduğum, başımdan geçen, komşuluk ilişkileri sırasında gözlemlediğim, çevremdeki insanlardan duyduğum bir olayı referans alarak başlıyorum. Ancak çıkış noktamın ve odağımdaki hikâyenin evrensel bir mesele olmasına dikkat ediyorum. İnsanın içindeki insanı anlamaya çabalıyorum. O Makine Senden Kıymetli öyküsü bir pizzacıda çalışan üniversite mezunu bir kızı çalışma ortamında gözlemlemem ve onunla kısa bir sohbetim sonucu ortaya çıkmıştı. Elbette ben o kişinin hayat hikâyesini bilmiyorum. Bir anlık bir şahitlik beni bu toplumsal konu üzerine düşünmeye itti. Bu öykümle ülkemiz için kanayan bir yara olan toplumsal bir konuya dikkatleri çekmek istedim. Yazmak, hayatın katlanamadığım yanlarına sesimi yükseltme şeklim. Karakter içinde yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen felsefe kitabı okumaya devam ederek içindeki öze yabancılaşmama çabası içinde aslında. Belki ben de yazarak kendimle, içimdeki duyarlı insanla bağlantıda kalmaya, modern dünyaya onu kaptırmamaya çabalıyorum.

Yazmanın bazı defoları olduğunu söyleyebilirim. Okumak ve yazmak bireysel yapılan eylemler. Kimseyle iletişim kurmadan uzun saatler geçirebiliyoruz. Dikkat edilmezse yazarın çevresiyle ilişkisi yabanıllaşır. Sosyalleşmeyi seven bir yapım olduğu için bu sorunu aşabiliyorum. İnsanlarla bu iç içe olma halim hikâyelere kolay ulaşmamı sağlıyor. İnsanları dinlerken anlattıkları olaydan çok o olayın onlardaki duygusunu fark etmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman dinlediğim olayları olduğu gibi öykülerime aktarmıyorum. Fark ettiğim o duyguyu kuvvetli bir şekilde aktarabileceğim farklı kurgulara yöneliyorum.

Yazmanın defolarından biri de Uslu Bir Karakter Olun Lütfen öykümdekine benzer bir şekilde okuyucunun yazılanlarda yazardan izler araması. Öyküm, aşk romanları yazan bir yazarın böyle yıkıcı sanrıya kapılan karısıyla yaşadığı bir kriz anının sahnelenmesiyle başlıyor. Kadının şüphelerini köpürten olay ise kocasıyla tiyatro çıkışı yaşadıkları bir anın romanın içinde yer alması. Öykümdekine benzer bir şekilde toplumumuzda öykü ve romanları yazarın kendi otobiyografisinin bir parçası olarak görme eğilimi olduğunu gözlemliyorum. Yazdıklarımızda elbette bize ait bir duygu, hayatımızın bir anına ait bir sahne olabilir. Fakat yazmak yaşandığı gibi hayatı öykü ya da romana aktarmak demek değildir. Şahit olduğum, işittiğim bir olay, bir film sahnesinin bana hissettirdikleri, okuduğum bir öyküdeki bir duygu,  kolektif bilinçaltımızda yer edinmiş bir mesele benim öykülerimin de malzemesi olabilir. Bunun magazinsel bir merak duygusuyla didiklenmesi şaşırtıcı. Son zamanlarda dizisi de çekildiği için Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanı üzerine konuşmalara rastlıyorum. Orhan Pamuk’un hayatının yakinen bilinmemesine rağmen romandaki Kemal Basmacı karakterinin yazarın kendisi olduğu konusunda hararetli bir şekilde iddialarda bulunulduğuna şahit oldum. Yazarın yazdıklarıyla hayatının bu kadar özdeşleştirilmesini yanlış buluyorum.

Tahta Bacaklı At’ta baba bastonunun gümüş yeleli ata dönüşmesi gibi, öykü de gerçekliği dönüştüren bir araç mıdır? Felsefi olarak öykü, insanın kendini ve dünyayı anlama çabasında nasıl bir işlev üstlenir?

 

Öykü benim için bir çeşit insanı ve hayatı anlama çabası. Öykü şiir gibidir. Hayatı olduğu gibi aktarmaz. Metaforlarla, imgelerle gerçekliği dönüştüren bir anlatma biçimidir. Anlık bir etkilenme, bir koku, bir imge, bir olay öykünün yazılma nedeni olur. Öykü daha çok insana ait gerçeklikleri yansıtır. Öykü az sözcükle çok şey anlatan, eksilterek kurgulanan bir edebi türdür. Dolayısıyla okuru zorlayan bir türdür, anlamak emek ister. Öykü manzaranın tamamını göstermez, o manzaraya ait küçük bir kesitten manzaranın tamamında olup biteni sezdirmeye çalışır. Çoğu kez görmezden gelinen, kanıksanan ve irdelemeye değmeyen sorunun örtüsünü kaldırıverir.

Gölgenin Gölgesi’nde hayatın kurguyu aştığı vurgulanırken, Merkezdeki Fikir’de Ahmet Ümit’le karşılaşmanız metinler arasılığın önemini gösteriyor. Sizin yazma serüveninizde hangisi daha belirleyici; okuduklarınız mı, yaşadıklarınız mı?

Her gün düzenli olarak iyi yazarların kaleminden çıkmış nitelikli edebiyat eserlerini okumaya devam ediyorum. Öykü ve roman türünün dışında deneme ve şiir türünden de kitaplar okuyorum. Kalemimi beslemek adına psikoloji, felsefe, mitoloji gibi farklı disiplinlerden de kitaplar seçerim. Dolayısıyla öykülerimde metinler arasılık yöntemiyle bazı eserlere işaret etmem kaçınılmaz bir durum olabiliyor. Farklı sanat dallarından da besleniyorum. Öykülerime en büyük katkıyı izlediğim filmlerden aldığımı söylemeliyim. Okuduğum kitaptaki ya da izlediğim filmdeki beni kendi hikâyeme götüreceğini düşündüğüm bir fikri ya da bir sahneyi mutlaka not alırım. O notlardan bazılarının hemen olmasa da aylar sonra öyküye dönüşmesi karşısında her seferinde şaşırıyorum. Hayatın içinde olmayı, insanları dinlemeyi seviyorum. İnsanın içindeki insanın hikâyelerini bulup çıkarmayı önemsiyorum. Yazmaya başladıktan sonra bir çeşit hikâye avcısı haline dönüştüm diyebilirim. Yani hayatın kendisi benim en büyük ilham kaynağım.

 

Aynadaki Çatlaklar’daki bilinç akışı Yusuf Atılgan’ı, O Makine Senden Kıymetli’deki toplumsal gerçekçi tavır Tarık Dursun K.’yı anımsatıyor. Kendinizi bu gelenek içinde konumlandırıyor musunuz? Günümüz öyküsü onların açtığı yolda mı ilerliyor, yoksa bambaşka bir paradigma mı kuruyor?

 

Edebiyat tarihimizde çok iyi öykücülerimiz var. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Tarık Dursun K. gibi isimler öykülerini tekrar tekrar okuduğum öykücülerimizden. Bireyselleşmenin bu kadar ön plana çıkarıldığı bir çağda günümüz insanı 1960’lı yıllara göre daha büyük bir yalnızlığın içindedir. Dolayısıyla bireyin iç dünyasına yöneliş, günümüz öykücüleri için de hâlâ güncelliğini korumaktadır.  Bilinçakışı, iç diyalog, iç monolog gibi tekniklerin imkânlarından yararlanarak bireyin iç dünyasını yansıtan öyküleri ben de yazıyorum.  Bununla birlikte O Makine Senden Kıymetli öykümdeki gibi günümüz dünyasının toplumsal meselelerini işlediğim öykülerim de var.  Tarık Dursun K.’nın Sabah Olmasın eseri, 1950’ler Türkiye’sinde köyden kente göç, gecekondu yaşamı, barınma sorunu ve geçim sıkıntısı gibi meseleleri çiçeği burnunda bir çift olan Kemal ve Nevin üzerinden anlatan toplumsal gerçekçi bir roman. Günümüzde toplumsal meseleler kılık değiştirmiş olsa da kentli insanın kapitalizm dişlileri arasındaki yaşam mücadelesini görmezden gelemeyiz.  Bugün yoğun bir köyden kente göç ya da şehre uyum sorunları yaşanmasa da ekonomik şartların ağırlığı, artan nüfusla birlikte meydana gelen istihdam sorunu nedeniyle üniversite eğitimi almış kişilerin dahi aldıkları eğitime uygun iş bulamamaları, bulsalar dahi yaşadıkları değersizleştirmeler, tek bir maaşla geçinmenin neredeyse  imkânsız hâle gelmesi, şehir hayatının kaotik ortamında çocuk yetiştirmenin maddi ve psikolojik güçlükleri gibi toplumsal sorunların işlenmeye değer meseleler olduğunu düşünüyorum. Öykülemede toplumsal gerçekçi tavır her dönem öykücülüğünde varlığını sürdürmeye devam edecektir kanaatindeyim.

Öykülerinizde sıkça karşılaştığımız “baba figürü” ve “baba yası” (özellikle Tahta Bacaklı At ve Lavanta Kokusu), sizin yazarlık dünyanızda nasıl bir anlam taşıyor? Babanın yokluğu mu yazmayı tetikliyor, yoksa yazmak mı babayı var ediyor?

 

Tahta Bacaklı At öykümde baston ve gümüş yeleli at karakterin babasıyla ilişkisinin en güzel ve güçlü olduğu çocukluk dönemine özlemin bir metaforu. Tekrar babasıyla bu kadar güçlü bir bağ kuramayacak olmanın da bir yası diyebilirim. Lavanta Kokusu öykümde ise yıllar önce babasını kaybetmiş annesi tarafından bütün önemli kararları vermeye mecbur bırakılmış bir karakterin beyin ölümü gerçekleşmiş annesinin organ bağışı için yaşam destek ünitesinin fişinin çekilmesi kararını vermeye mecbur kalması söz konusu.  Bu öykümde ise babasının yokluğunun yükünü üstlenmiş, hayatı boyunca bütün önemli kararları tek başına almak zorunda kalmış bir karakterin annesine gizli öfkesini okuyoruz. Bu hınç dolu bir öfke değil elbette. Vermesi gereken son kararın ağırlığının ve pişmanlığının öfkesi. Yazmak benim için kaybettiğimiz şeyleri geri getirme çabasından daha çok geriye getiremeyeceklerimizin yası diyebilirim.

Ağızım Ben öykünüzde “Ben ağızım / Dünya anamın memesi” gibi şiirsel bir dille, anneyle hesaplaşmayı mitolojik bir boyuta taşıyorsunuz. Bu öyküde annelik, sadece biyolojik bir ilişki değil, aynı zamanda bir iktidar mücadelesi, bir sömürü düzeni olarak karşımıza çıkıyor. Sizce öykü, aile gibi kurumları mitolojik bir dille sorgulayarak mı daha etkili olur, yoksa gerçekçi bir dille mi?

 

Öykülerimde mitolojiden de yararlanmayı seviyorum. Ağızım Ben öyküsü “dev anası” imgesiyle daha da güçlendi ve evrensel bir boyut kazandı. Sizin de belirttiğiniz gibi annenin “dev anası” imgesiyle temsili annenin erkek çocuk için koruyucu kız çocuk için de yutucu yanını aynı anda gösterebilme imkânı sağladı. Aile ile ilgili sorgulamaları gerçekçi bir dille yapan çok sayıda öykü olduğunu düşünürsek Ağızım Ben öyküsündeki öyküleme tarzımın sorgulamanın etkisini arttırdığını düşünüyorum. Ayrıca öyküde kullandığım tarak, terlik, kepçe imgelerinin de anne-kız çatışmasını daha güçlü yansıtabilme olanağı sunduğunu söylemeliyim. Hangi çocuk saçları taranırken kafasına tarakla vurularak zapt edilmemiştir, sabırsız davrandığında sofrada eline kepçeyle vurulmamıştır ya da elin erişemeyeceği kadar uzaktaysa anne terliği fırlatılmamıştır? Yetmiş, seksen ve doksanlı yılların çocuklarının çoğu bu öyküde kendilerinden bir şeyler bulacaktır.

Destur De!’ öykünüzde, modern bir kadının çöl tatilinde, çocukluktan kalma batıl inançlarla yüzleşmesini anlatıyorsunuz. Bu öykü, aydınlanma ve modernleşme projesinin sorgulanması olarak okunabilir mi?

 

Bilinçdışı hepimizi yöneten bir kara kutu olarak kriz anlarında kendi ilkel doğasını bize dayatıveriyor. Destur De! de modern yetişkin bir insanın ansının kriz anlarındaki kırılganlığının ve bilinçdışı korkularıyla yeniden yüzleşmesinin öyküsü. Geleneksel inançlar, modern insan onların varlığını reddetse de bilinçdışında varlığını sürdürmeye ve kırılma anlarında varlığını dayatmaya devam ediyor. Bugün en modern gördüğümüz toplumların dahi, hatta bazen onların daha çok bir takım geleneksel, mitolojik korkuları bazı ritüellerle aşmaya çalıştıklarını görebiliriz. Sanırım bilinmeyene karşı korku üretiyor insan zihni. Destur De! için modern insanın kırılganlıklarının öyküsü diyebiliriz.

Son olarak, kitabınızın genelinde gözlemlediğimiz “üstkurmaca” eğilimi (Merkezdeki Fikir, Uslu Bir Karakter Olun Lütfen, Gölgenin Gölgesi), sizin yazarlık anlayışınızda nasıl bir yer tutuyor? Üstkurmaca, okuyucuyu metnin yapaylığıyla yüzleştiren bir yöntem mi, yoksa gerçekliğin kendisinin de kurmaca olduğunu mu ima ediyor?

 

Yazarın karakterin kaderini tayin eden kişi olduğu kabulünden yola çıkarsak biz de bir yaratıcının kaleminden çıkmış kurmaca karakterler olmaz mıyız? Bizler de yazgısını değiştiremeyen birer kurgu karakter değil miyiz? Bu düşünceyle bireysel hayatımda dönüşümüme ve almam gereken derse odaklanır, kişilere ve olaylara kendimi çok kaptırmamam gerektiğini kendime hatırlatırım. Üst kurmacayla sık sık okuru olayın dışına atarak bu okuduğunuz bir kurgu hatırlatmasını yapmış oluyorum. Siz anlatmak istediğime odaklanın, kurgunun ve karakterlerin hiçbir önemi yok aslında demenin bir yolu gibi üst kurmaca. Bir de oyunbaz metin kurgulamaktan keyif alıyorum diyebilirim.

Daha fazla Panzehir kitap söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir