A.C. Özyer

SOKAKTA

KIZ: Başında, uçlarını sıkıca sararak önde kurdele gibi bağladığı yeşilli-morlu bir yazma vardı. Kalın örgülü atkuyruğu saçları, yazmasının altından beline kadar iniyordu. Memelerini sıkıca saran kirli bluzunun altına, al basmadan fırfırlı bir etek giymişti. Cepleri yarıya kadar söküktü.

Önde yürüyordu. Fena kızgındı. Hızlı ve hırslı yürüyüşü sırasında dolgun, diri vücudundaki ritmik sarsılmaların sokaktakilerin dikkatini çektiğinin elbette farkındaydı ama kimseye aldırdığı yoktu. Bir sağa bir sola savrulan etekleri ve dirseklerinin biraz üstüne kadar çemlenmiş bluzunun açıkta bıraktığı uzun, zarif ve pürüzsüz kolları; bir yanıyla büyük öfkesini tarif ediyor, bir yanıyla da sanki o öfkeyi kontrol etmesini sağlıyordu. Kolunun öne hareketinde; elleri başının hizasına kadar kalktığında yumruk oluyor, arkaya hareketinde kalça hizasında, tafralı bir eda ile hafifçe yana açılıyordu. On yedi – on sekiz yaşlarında bir esmer güzeliydi.

ARKASINDAKİ DELİKANLI: İri yapılı, atletik, yağız biriydi. Panama desenli gömleğinin düğmeleri göbeğine kadar açıktı. Düz yeşil eşofmanının yerleri süpüren paçaları çamur tutmuştu. Çıplak ayaklarına, topuğunun arkasından ip kuşak dolanan sandaletimsi bir şeyler giymişti. Eskiydiler.

Kızın arkasında yürüyordu. Sinirli gibi görünse de, aslında fena halde mahzundu. Epeydir makas değdirmediği bıyıklarını, uçlarını yukarı bükebilmek için özenli bir çaba ile uzattığı belliydi. Bıraksalar önündeki kızı kucağına alır, aynı uzun ve hızlı adımlarla -zerre yorgunluk duymadan- bir sokaktan öbürüne rüzgâr gibi geçer giderdi. Ama asla kızın önüne geçmiyor, kolundan eteğinden bir yerinden tutup çekmiyor, bağırmıyor, olağan dışı el kol hareketi yapmıyor, hiçbir şey söylemeden -neredeyse uygun adım- arkasından yürüyordu. Ya aynı yaştaydılar ya da belki bir yaş büyüktü kızdan.

EN ARKADAKİ KÜÇÜK KIZ: Sanırım sekiz on yaşlarındaydı. Koşar adım yürümekten nefesi kesilecek gibi olsa da, o çatlak ve yarı ağlamaklı sesiyle durmadan konuşuyordu. Öndeki kız ablasıydı. Anlaşılan delikanlı da akrabadan. Saçları darmadağın, yüzü kirliydi. Konuştukça ağzına doluşan sümüğüne aldırmıyor, kâh yazmayla siliyor, kâh koluyla sıyırıyor, öndekilerden koparım telaşıyla kan ter içinde yürümeye devam ediyordu. O dağınık, o perişan hallerinden, başında bağsız kalmış yazma kendi rüzgârıyla havalanıp arkasına düştü. Bir an dönüp baktı ama durup almadı. Az geride kalırsa, öndekilerin hızla arayı açacağını biliyordu. Onca yol peşlerinden ayrılmamışken, sümüklü bir yazma için ablasını ve onun kalça dibinden düşmeyen şoparını gözden kaybetmenin alemi yoktu. Hiç susmadı.

“Seviyor seni işte. Ben bilmiyor muyum?.. Yavaş yürü O…puuuuu. K…atın bebesi, yavaş biraz yaa… Sen de az dü… değilsin ha. Kaç tane var senin gibi… Gız yavaaaşşş.”

(Kız seni Adana kebap yiyesin de, ısırdığın biber zehir gibi acı çıksın da, yansın o bir karış dilin kız. Nokta nokta… Cimcime!..)

-“Gız abla yavaaaşşş gııızz. Goptu ayaklarım yaa…”

Öylece yürüyüp gittiler.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir