Binnur Çolak

FOWLES’İN ‘BÜYÜCÜ’SÜ

John Fowles Büyücü için “Hayatım boyunca yazdığım en zor roman” demiştir. Aynı durum okuyucu için de geçerlidir. Kurgu derinliği okurun zihninde iç içe geçmiş odalarda sahnelenen sarsıcı, gizemli, gerçek üstü teatral sahne katmanları oluşturur. Fowles kitabı ilk romanı olarak tasarlar. Eser yayınlandıktan sonra yeterli felsefi derinliğe ulaşmadığını düşünerek gerilimi ve psikolojik katmanları keskinleştirir, revize eder ve tekrardan yayınlatır. Bugün okuduğumuz roman tamamlanmış o ikinci kurgudur. Yazdığı ilk roman Büyücü olmasına rağmen önce Koleksiyoncu yayınlanır.

İngiltere’de 1926 yılında orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak hayata başlayan John Fowles, İkinci Dünya Savaşında deniz piyadesi olarak görev yapar. Bu dönem yazarın kırılma noktalarından birini oluşturur. Hiyerarşi, otorite, disiplin gibi kavramlara karşı bir direnç, farklı bir düşünce sistemi geliştirir. Oxford Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı okuyan yazar, Albert Camus ve Jean-Paul Sartre gibi varoluşçu yazarlara ilgi duyar. Bu alt yapıyı felsefi derinlik olarak romanlarına yansıtır.

Fowles’ın hayatındaki ikinci kırılma noktası, belki en önemli eşik, Yunanistan’ın Spetses Adası’na gidip öğretmenlik yapmasıdır.

Adadaki mutlak sessizlik, doğal güzellik ve mitolojik atmosfer onu derinden etkilemiştir. Romandaki Nicholas Urfe karakteri, Fowles’ın o yıllardaki genç, kibirli ve arayış içindeki halinin bir yansımasıdır. Hayatının büyük bir bölümünü İngiltere’nin tarihi bir sahil kasabası olan Lyme Regis’te geçirir. Kendini doğaya, sanata, edebiyata veren yazar, insanlardan uzak durmayı yaşam biçimi haline getirir. Eserlerinde izole edilmiş birey teması, münzevi entelektüellik, takıntı, özgürlük kendi kişisel deneyimlerinin aktarımıdır.

Fowles okuru kurguya davet eder, üstkurmaca ile etkileşime geçer, bunun bir oyun olduğunu hatırlatır. Manipüle etmek onun sihirli kalemidir. Okuru bir labirente sokar, onu rehbersiz, yazarsız bırakır; kitaptan tam olarak ne olduğunu anlamadan çıkan okur için hedeflediği amaç ‘değişmiş’ olmasıdır. Keşif, eser bittikten sonra da devam eden bir sürece dönüşmelidir.

Büyücü bu yapıda kurulur. Ne gerçek, ne oyun hatta oyun içinde oyun ikilemleri arasında psikolojik, mitolojik, felsefi katmanları oldukça derin bir romandır. Sahneler kurulur; tiyatro sahnesi ve yaşam sahnesiyle, düş ile gerçeğin incecik yanılsama çizgisinde. Nicholas bu çizgide okuyucu ile birlikte yürür.

Romanı okumadan önce Fowles’ın kendi felsefesini açıkladığı “Aristos” adlı eserini okumak, yazarın düşünce sistemini anlamak açısından yol gösterici olabilir.

Aristos bir roman değil, yazarın bir manifestosudur; kurmaca yazarlığı ile felsefesi arasında köprü kurar. Fowles’ı okuma rehberi gibi düşünülebilir. Aristos’un geneline hâkim olan seçkinler ve yığınlar ayrımı Herakleitos’un düşünce etkilerini taşır. Nicholas Urfe karakterinden bize yansıtılan bu ayrım kahramanın başlangıçta yığınlardan biri olmasıdır; bencil, yüzeysel ve sürü psikolojisine uygundur. Kurgudaki amaç onu bir seçkin yani Aristos haline getirmek için eğitmektir. Burada oldukça önemli bir ayrıntı vardır. Seçkinlik sınıfsal değil, ruhsal bir farkındalık düzeyidir. Seçkinler bilinçli azınlık; yığınlar bilinçsiz çoğunluk. Bu ayrım zenginlik ve soyluluk ile ilgili değildir; entelektüel dürüstlük, varoluşsal farkındalık ile ilgilidir. Bu felsefi derinlik romanın kalbinin attığı yerdir.

Büyücü Aristos’ta anlatılan düşünce sisteminin bir laboratuvar uygulamasıdır.

Romandaki karmaşık olaylar silsilesi; hayatın bir planı olmadığı, sadece rastlantılar içinde insanın kendi anlamını yaratması gerektiği düşüncesi Nicholas üzerinden sahneler tasarlanarak okuyucuya aktarılır. Fowles bilimin ve gerçekliğin her şeyi açıklama çabasına karşı çıkar. Büyücü bağlamında gizemin insan hayatı için bağlayıcı olduğunu savunur. Eğer bir durumun veya bir insanın ne olduğunu tam olarak çözerseniz, sizin üzerinizdeki dönüştürücü gücünü kaybedersiniz. Bu yüzden romanın sonunu açık uçlu bırakmıştır.

Yüzeysel oluş anlatısında Nicholas Urfe Oxford mezunu, hayattan sıkılmış, kadınlarla ilişkilerinde oldukça bencil, narsisist bir adamdır.

Yaşamındaki boşluktan kaçmak için ıssız Yunan adası Pharxos’a İngilizce öğretmenliği yapmak için gönüllü gider. Arkasında bıraktığı kız arkadaşı Allison’u dürüst olmayan bir şekilde terk eder. Kısa sürede kendini büyük yalnızlık içinde hisseden Nicholas, adanın diğer ucunda büyük gösterişli malikânede yaşayan Maurice Conchis adındaki zengin ve gizemli adamla tanışır. Malikâneye davet edilen Nicolas’ın gerçeklik algısını alt üst edecek binlerce oyun sahnesinde perdesi açılır.

Romanda metafizik unsurlar, olay örgüsünün tekinsiz ve büyüleyici damarını oluşturur. Fowles’ın dehası burada yüzeye çıkar. Metafiziksel görünen her şeyin arkasında çok gerçekçi, titizlikle işlenmiş ve planlanmış bir kurgu vardır. Bu durum, romanda doğaüstü ile kurmaca arasındaki sınırı yok eder.

Salt sıradan Nicholas, yol boyunca önüne atılan kendi zaaf kırıntılarının peşinden giderek ruhsal alana çekilir.

Aşk varoluş için yeterli midir? Tarih, kültür, çağ, ahlak, inanç hangisi bizim üzerimizde etkilidir sorularının cevaplarını kurgu üzerinden okura aktarır yazar. Nicholas romanın başında istediğini yapan biridir; Allison’u aldatır, işini bırakıp kaçar, kimseye karşı sorumluluk hissetmez. Fowles’a göre bu gerçek özgürlük değil, dürtü köleliğidir. Adadaki süreçte amaç Nicholas’a seçimlerinin birer sorumluluk doğurduğunu göstermektir.

“Özgürlük istediğini yapabilmek değil, ne yapman gerektiğini bilmektir.”

Tüm kurallar yıkıldığında, kuralsızlığın aslında en büyük sorumluluk olduğunu anlatan bu satırlarda Sartre rüzgârı eser. Bu varoluşçuluğun en sert biçimidir. Kişi kendini cezalandıracak ya da ödüllendirecek bir otorite olmadığında özgürlüğün dehşetiyle yüzleşir. Conchis eğitici güç olarak kurgulanır. Öğretme yöntemi şefkatli değildir. Nicholas’ı paramparça eder ki küllerinden yeniden doğabilsin. Bu, Aristos kitabındaki felsefesinin, seçkin insanın sancılı doğumu metaforudur. Nicholas üzerinden modern insanın, yabancılaşmış bireyin, kendi hatalarını kadere yükleyen, sorumluluktan kaçan bir karakterin nasıl adım adım parçalanıp yeniden inşa edildiğini izleyen okur için derin bir yüzleşme vardır. Kitabın sonu gibi hayatında bilinen bir sonu yoktur; bu sembolik bir sonsuzluktur. Anlam ancak kişinin kendi çabasıyla oluşur. Bu entelektüel bir olgunlaşma ve sıradanlıktan sıyrılma sürecidir.

Büyücü’de mitolojik arka plan, tragedyalar, maskelerin ardındaki oyunlar, olay örgüsünün ve karakter gelişiminin ana iskeletidir.

Nietzsche’nin tragedyanın doğuşundaki Apollon ve Dionysos çatışmasında anlattığı zıtlık, eserin gerilimini oluşturan etkilerden biridir. Nicholas’ın Londra’daki hayatı, mantığı ve gerçekliği bir kalıba sokma çabasıdır; bu onun Apollon’cu tarafıdır. Ada hayatı, sahnelenen oyunlar, maskeli buluşmalar, şarap, cinsellik ve kaotik ritüellerden oluşan Dionysos’çu tarafıdır. Conchis’ın amacı, kahramanın bu iki güç arasındaki dengeyi bulmasına yardımcı olmaktır.

Fowles’ın kurduğu oyunlar mitolojiyi canlandırmak değil, mitolojiyi psikolojinin dili olarak kullanmaktır.

Nicholas yaşadığı olayların birer mitolojik arketipe dayandığını fark ettiğinde, aslında kendi bilinçdışıyla yüzleşmiş olur. Bu katmanda arka planda karşımıza Jung çıkar; sahnede gölgeler dolaşır. Nicholas’ın yüzeysel kişiliği ile adada yüzleşmek zorunda kaldığı karanlık tarafı, persona ve gölge çatışmasıdır. Jung’cu bir okumada Büyücü, dış dünyada geçen bir maceradan çok, kahramanın kendi psişesinin derinliklerine yaptığı bir yolculuk olarak okunabilir. Romandaki her karakter, Nicholas’ın bütünleşmesi gereken bir arketiptir. Birey kendi karanlığı ile yüzleşmeden gerçek bir benlik inşa edemez. Bilge figür, yol gösteren rehber arketipin sembolü Conchis olarak kurulmuştur. Bu rehber her zaman nazik değildir. Dönüşüm için gerekirse kahramanı yok eder, bu sembolik bir yok oluştur. Maskeler, ritüeller, antik Yunan tiyatrosunun psikanaliz ile birleşimi, anlam dünyasında, zihin hapishanesinde  ada metaforu ile sıkışmış bir insanın varoluşsal yeniden doğumunun kurgusu… Fowles okura bu satırlarda anlatı şöleni sunar.

Varoluş felsefesi katmanında eserde Sartre ve Camus etkileri vardır. Geleneksel bir tanrı ya da otorite yoksa insan kendi ahlaki ve insani değerlerini nasıl oluşturur sorusu satır aralarında en sık tekrarlanan alegorik anlatıdır. Conchis’in oyunlarında mantıklı açıklama bulmaya çabalayan Nicholas sürekli başarısızlığa uğrar. Bu hayatın absürtlüğü ile karşılaşma anıdır. Açılan gerçeklik alanında kendi kararlarının sorumluluğunu almak zorundadır.

Tarihsel ve siyasal arka plana baktığımızda kurgu bireysel değil toplumsaldır. Conchis’in İkinci Dünya Savaşı anılarında etik sorumluluk kavramı tartışılır. Bir kişi için doğru olan toplum için doğru mudur sorusu gelir.

Romanın en derin metaforik anlatıları birkaç katmandan oluşan mitolojik anlatılardır. Labirent metaforu, bireyleşme yolunun doğrusal değil dairesel olduğudur. Nicholas adada sürekli başladığı noktaya döner ama her dönüşünde daha yüksek bir bilinç seviyesine ulaşır. Labirentte yürümek kendi zihin merkezine inmektir. Nicholas merkeze geldiğinde Minotaur ile değil kendi çıplak gerçekliği ile karşılaşır. Bu anlatı mitolojik okumanın arka planını oluşturur. Karakterler, alegorik figür, fikir taşıyıcısı olarak sahnede yerini alır. Conchis yüzeysel katmanda tanrı rolünü oynar. Maskelerinden biri Hermes’tir. Hermes sınırların, geçişlerin, kurnazların ve hırsızların tanrısıdır. Romanda kahramanın ahlaki ve zihinsel sınırlarını ihlal eder, yalanla gerçek arasındaki sınırı belirsizleştirir.

Nicholas’ın adada Julie ile olan ilişkisi, yer altına iniş mitiyle paralellik gösterir. Onun gözünde Julie Persephone’dir. Conchis’in adasından onu kurtarmak için Orpheus’a dönüşmeye kalkar. Ancak Nicholas arkasına bakmama, şüphe duymama kuralını aşamaz. Merakı ve açıklama bulma arzusu onun oyundan sürekli geriye düşmesine neden olur.

Mitolojik göndermeler bitmez. Julie’nin personajları romandaki oyunun sergilenen muhteşem sahneleridir.

Hekate kavşakların, sınırların ve büyücülüğün tanrıçasıdır. Üç yüzlü olarak tasvir edilir. Romanda Julie üç farklı aşamada Nicholas’ın karşısına çıkar. Bakire Lily; geçmişten gelen saf, dokunulmaz illüzyon. Anne-eş Lily; Nicholas’ın aşık olduğunu zannettiği, modern savunmasız kadın. Bilge Lily; Mahkeme bölümünde Nicholas’ı soğukkanlılıkla yargılayan gerçeği simgeleyen sert bir figür olarak kurgulanır.

Değişik bir bağlamda, modern Odysseus Nicholas için Julie bir sirendir. Fakat onu fiziksel bir ölüme değil, ego ölümüne sürükler. Nicholas peşinden gittikçe gerçekten uzaklaşır ve yönünü kaybeder.

Julie onun için cennet bahçesindeki bilgi ağacının meyvesi gibidir; Nicholas ondan bir ısırık aldığında ona ulaştığı yanılgısına düşer. Cennetinden, kendi huzurlu dünyasından kovulur. Çıplak gerçeklikle yüzleşir.

Yanılsamaların çehreleri, sergilenen teatral oyunların çokluğu ve persona çeşitliliği, oyun içinde oyun şeklinde ilerleyen kurgu, okuyucuyu yorar, zorlar.

Romanın özellikle ikinci bölümü kaygan bir zeminde, neyin gerçek, neyin oyun olduğunu ayırmakta zorlanan okuyucu, yazarın istediği duruma gelmiştir. Okur konfor alanından çıkmış, kurgu içinde sorgulama girdabına düşmesi sağlanmıştır. Fowles kahramanı Nicholas’ı Aristos’un deneği yaparken biz okuru gözlemci olarak yerleştirir. Bu romanda gözlemci olmak en zor oyundur. Oyun kurucu yazardır. Okura tuttuğu ayna, iç içe geçmiş aynalarda, bir aynaya bakarken, karşı yansıyan aynada aksimizi gösterir. Bu birçok yönümüzün yansıyarak bize görünen halidir. İç içe geçmiş evrenler, iç içe geçmiş aynalar, gölgeler, kurgu bunu hissettirir. Hangi ayna, hangi evren bizizdir?

Büyücü pek çok romanın aksine yüzeysel okuma yapmanın en zorolduğu kurgulardan biridir.

Fowles’ın anlatı ustalığı burada devreye girer; okuyucu hâkim olmalıdır. Yazar okuyucuyu seçer. Antik Yunan mitlerine, Homeros ve Herakleitos’a, arka sahnelerde gezinen Jung’un gölgelerine, Camus’un absürtlüğüne, Sartre’nin varoluş sancılarına, başka bir sahnede esen Shakespeare’in Fırtınası’na. Esen fırtınada Conchis, Prospero’ya dönüşür, Nicholas da Ferdinand’a. Edebi eserlere, sanat tarihine ve tragedyalara çok fazla atıf vardır.

Özellikle romanın zirve noktası olan mahkeme sahnesi simyasal bir dönüşümün, bireyleşme sürecinin doruk noktasıdır.

Onu kandırdığını düşündüğü Julie’yi kırbaçlayarak intikam alma şansı verilir ancak Nicholas kırbacı yere atarak bu güç oyununu oynamayı reddeder. Bu onun ilk gerçek özgür seçimidir. Yargılanan Nicholas’ın suçları değil, bakış açısıdır. Jürinin maskeli oluşu toplumsal rolleri ve dış otoriteyi simgeler. Nicholas bu maskelerin arkasında gerçek insanları aradıkça, Conchis ona gerçeğin yüzlerde değil eylemlerde olduğunu gösterir.

Fowles kahramanını tüm illüzyonlardan arındırarak onu hiçliğin ortasındaki mutlak özgürlükle bırakır. Kendimizi bir sınıfa, bir mesleğe, bir inanca veya bir karaktere hapsettiğimizde, aslında kendi üzerimize kilit vurduğumuz bir kafes yaratırız. Üstelik bu kafesin üzerine ‘Ben buyum’ yazan bir yafta asarak, değişme ve özgürleşme ihtimalimizi de yok ederiz. Sahne yıkılmış, Büyücü asasını kırmıştır.

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir