Lokman Baybars

EVE DÖNMENİN YOLLARI

İnce Olduğu Halde “Ağır” Bir Kitap

 “Ve bu tuhaf meslekte; alçakgönüllü ve gururlu, gerekli ve yetersiz ömrü bakarak, yazarak geçirmek.”

Alejandro Zambra 1975 yılında Şili’de, Augusto Pinochet’nin askerî darbesinden iki yıl sonra, Santiago’nun Villa Portales mahallesinde bir çocuk doğdu. Bu çocuk, kırk altı yıl sonra, bütün bir kuşağın suskunluğunu 146 sayfaya sığdıracak bir roman yazacaktı. O günlerde Şili, korkuyla örülmüş bir sessizliğin içinde, nefesini tutmuş bekliyordu.

Alejandro Zambra’nın hikâyesi, aslında bir taşınmayla başlar. Beş yaşındayken ailesi, Santiago’nun banliyösü Maipu’daki Las Terrazas adlı siteye taşındı. Bu yalnızca bir adres değişikliği değildi; on altı yıl sonra yazacağı Eve Dönmenin Yolları‘nın haritasının başlangıcıydı. Romandaki o uydurma sokak isimleriyle örülü Maipu, işte bu çocukluk deneyiminin izlerini taşır. Alaaddin Geçidi, Odin, Ramayana, Lemuria… Bu isimler, diktatörlük sonrası Şili’de inşa edilen “tarihsiz” orta sınıf mahallelerini simgeler. Ne tam şehir ne tam köy, modernleşme ile unutuşun kesiştiği yerlerdir buralar.

Zambra kendisini ve kuşağını tanımlamak için çarpıcı bir ifade kullanır.

“Biz diktatörlük çocuklarıyız.”

Bu tanımlama yalnızca biyografik bir not değil, bütün edebiyatının içinden doğduğu topraktır. O çocuklar, büyükler öldürürken ya da ölürken bir köşede resim yapmayı, konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık ve uçak yapmayı öğreniyorlardı. Zambra’ya göre doksanlar “silinme zamanı”ydı. Diktatörlük, bütün o aptalca söylemleriyle onların kuşağını silmeye çalışmıştı. Eve Dönmenin Yolları işte bu silme girişimine karşı yazılmış bir direnç belgesidir.

Zambra’nın eğitim yolculuğu, Şili’nin en köklü kurumlarından biri olan Instituto Nacional General Jose Miguel Carrera’da başladı.

Yedinci sınıfta girdiği bu okulda, 1993 yılında Kastilya Edebiyatı Akademisi’nin başkanlığını yapacak kadar edebiyata erken yaşta angaje oldu. Şili Üniversitesi’nde İspanyol Edebiyatı lisansını tamamladıktan sonra, 1997’de kazandığı bir bursla Madrid’e gitti. İspanya’da, Yüksek Bilimsel Araştırmalar Kurulu’nda İspanyol filolojisi alanında yüksek lisans yaptı. Bu dönemde evlendi ve kısa süre sonra eşinden ayrıldı. Şili’ye döndüğünde Pontificia Universidad Católica’da edebiyat doktorasını tamamladı.

Zambra edebiyata şiirle başladı. 1998’de yayımlanan ilk kitabı Bahía Inutil (İşe Yaramaz Koy), 1996-1998 arasında yazdığı şiirleri topluyordu. 2003’te ikinci şiir kitabı Mudanza (Taşınma) geldi. Ancak asıl çıkışını 2006’da yayımlanan ilk romanı Bonsai ile yapacaktı.

Şiirden romana geçişini bir kopuştan çok, aynı coğrafyanın iki farklı dilde ifadesi olarak görmek gerekir.

Zambra bugün hâlâ şiirle roman arasında rahatça hareket edebildiğini söyler. 2025’te Santiago de Compostela’da yaptığı bir konuşmada bu iki “takım” arasındaki farkın abartıldığını belirtecekti.

“Şiirle düzyazı arasındaki fark yokmuş gibi değil, ama abartılıyor. İkisini okurken farklı şeyler arıyorum. Şiirde daha dinî, daha müzikal bir anlam var.”

Bu sözler, Eve Dönmenin Yolları‘nın dilini de açıklar. Romanın cümleleri neden bu kadar şiirseldir? Çünkü Zambra şiiri hiç terk etmemiştir. O kısa, süssüz, her biri bir boşluğa açılan cümleler, bir şairin düzyazıya armağanıdır. Emily Dickinson, Enrique Lihn ve Cesar Vallejo’dan ilham aldığını söyleyen yazar, edebiyatın “hazla ilişkilendirilmesi” gerektiğini savunur.

“Küçükken bize edebiyatın da tıpkı müzik gibi anlaşılmak zorunda olmadığını öğretmezler.”

Eve Dönmenin Yolları da anlaşılmaktan çok, hissedilmek için yazılmış bir romandır.

Bonsai, iki gencin ilişkisini ve bir yazarın yalanını anlatır. Julio sevgilisine Proust’u okuduğu yalanını söyler. Oysa okumamıştır. Yıllar sonra bu yalanın etrafında örülen hayatlar… Roman, 2006’da Şili Eleştirmenler Ödülü’nü ve Ulusal Kitap Konseyi Ödülü’nü kazandı. 2011’de Cristian Jimenez tarafından sinemaya uyarlandı ve Cannes Film Festivali’nde gösterildi. İkinci romanı Ağaçların Özel Hayatı (2007), bir yazarın üvey kızına anlattığı masalla örülüdür. Julian karısının eve dönmesini beklerken üvey kızı Daniela’ya her gece Ağaçların Özel Hayatı adlı bir masal anlatır. Bekleyiş, babalık, yalnızlık ve yazmak üzerine kısa, yoğun bir metindir.

2011’de Eve Dönmenin Yolları geldi. Zambra’nın en otobiyografik romanı. Pinochet diktatörlüğü sırasında Maipu’da büyüyen dokuz yaşındaki bir çocuğun hikâyesi. 1985’teki çocukluk anılarıyla 2010’daki yetişkin yazarın bu anıları yazma süreci arasında gidip gelen roman, 2012’de Altazor Ödülü’nü kazandı. The New York Times’ta Adam Thirlwell roman hakkında şöyle yazmıştı.

“Bu küçük roman şaşırtıcı bir enginlik barındırıyor. Neredeyse her küçük olay ya da konuşma bir revizyon sürecine tabi tutuluyor ve sonunda fark ediyorsunuz ki Zambra yalnızca politik baskı altında bir hayat hikâyesi anlatmıyor, herhangi bir hikâyeyi anlatmanın koşullarını da sahneliyor.”

Roman 1985 Şili depremiyle başlar.

Dokuz yaşındaki anlatıcı, o gece tanıştığı Claudia ile kurduğu gizli arkadaşlıkla farkında olmadan bir “casus”a dönüşür. Claudia’dan aldığı görevle komşuları Raul’u gözetler. Oysa Raul, Claudia’nın gerçek babasıdır; diktatörlükten kaçmak için kimlik değiştirmiş bir militandır. Çocuk, oynadığı oyunun aslında bir hayatta kalma stratejisi olduğunu yıllar sonra anlayacaktır. Zambra bu basit öyküyü iki zaman düzeyinde anlatır; 1985’teki çocukluk anıları ve 2010’daki yetişkin anlatıcının bu anıları yazma süreci. Çocukluk, yetişkinlik, tarih, edebiyat, aşk ve suçluluk iç içe geçer. Ortaya çıkan metin, bir roman olmaktan çok, bir kuşağın ortak vicdan muhasebesidir.

Roman, kronolojik değil kavramsal bir mantıkla sıralanmış dört bölümden oluşur.

Birinci bölüm “Yardımcı Roller”, 1985 depremi, Claudia’yla tanışma, casusluk, mahalle ve ilk yalanları anlatır. Bu bölüm bir çocuğun gözünden yazılmış gibi görünür ama aslında bir yetişkinin çocukluğa dönüp bakarken kurduğu cümlelerdir.

“Aslında anne babamızın bir tipi olmaz. Çünkü onlara doğru dürüst bakmayı asla öğrenmeyiz.”

Bu cümleyi dokuz yaşında bir çocuk kurmaz; bu, yıllar sonra o çocuğun kendine söylediği bir şeydir.

İkinci bölüm Ana Baba Edebiyatı, yetişkin anlatıcının romanını yazmaya çalıştığı, eski sevgilisi Erne’yle konuştuğu, edebiyat ve suç üzerine düşündüğü bölümdür. Bu bölüm romanın kendi yazılış sürecini anlatır; bir tür meta-romandır. Anlatıcı, Claudia’yla olan çocukluk hikâyesini yazdığını söyler ama aynı zamanda babasıyla, annesiyle, Erne’yle hesaplaşır.

Üçüncü bölüm Çocukların Edebiyatı, Claudia’nın geri dönüşü, yetişkin buluşması ve gerçeklerin ortaya çıkışıdır. Bu bölüm romanın en dramatik, en açığa çıkarıcı bölümüdür. Claudia anlatıcıya babasının gerçek kimliğini anlatır; çocuklukta eksik bırakılan cümleler tamamlanır ama bazı şeyler hep yarım kalır.

Dördüncü bölüm Biz İyiyiz, Erne’yle ayrılık, yalnızlık, romanı yazma süreci ve 2010 depremidir. Anlatıcı artık yalnız yaşayan bir adamdır. Komşusu “Nasılsınız?” diye sorar, o da “Biz iyiyiz” der. Oysa “biz” yoktur; sadece o vardır.

Romanın isimsiz anlatıcısı bir yardımcı oyuncu gibidir.

Çocukken Claudia’nın casusu, yetişkinken geçmişin tanığıdır. Claudia ona “Alaaddin” lakabını takar; bu, onun masalsı bir dünyada yaşadığını ama asıl gerçekliğin uzağında olduğunu imler. Büyüdüğünde yazar olur ve bu hikâyeyi yazarak kurbanla tanık arasındaki o ince çizgide durur. Ne tam suçludur ne tam masum. Claudia ise 1983 doğumlu, babası Roberto’nun Raul kimliğiyle yaşadığı bir çocuktur. Claudia çocukken babasını korumak için ona “dayı” demek zorunda kalmış, ergenlikte bu yalanı sorgulamaya başlamıştır. Zambra, Claudia üzerinden diktatörlük çocuklarının iki travmasını anlatır; ebeveynlerini kaybetme korkusu ve onları tanıyamama. Claudia ABD’ye gider, çevre hukuku okur, uzaklaşır. Ama baba ölünce geri döner. Bu geri dönüş bir hesaplaşma değil, bir vedadır.

Roberto diktatörlük karşıtı bir militandır. Kimliğini kayınbiraderine devreder. Fiziksel olarak hep yakında ama duygusal olarak hep uzaktadır. Zambra onu bir kahraman olarak çizmez; sessiz, yorgun, sigara içen, kızına nasıl baba olacağını bilmeyen bir adamdır. Onun trajedisi, savaşın bitmesine rağmen eve dönememiş olmasıdır. Ximena, Claudia’nın ablasıdır. Babaya bakmış, evde kalmış, öfkeli ve kırgındır. Claudia’ya “kaltak” der, miras kavgası yapar. Zambra, Ximena üzerinden “kalan çocuk” ile “giden çocuk” arasındaki ontolojik uçurumu gösterir. Magali, annedir. İngilizce öğretmeni. Zambra onu sessiz direniş olarak çizer. Kocasını korur, kızlarını korur, evi korur. Ama son cümlesi önemlidir.

“Beni korkutuyordu.”

O korku, yıllar sonra itiraf edilir. Erne, anlatıcının eski sevgilisidir. Roman içinde “okur” pozisyonundadır. Anlatıcının yazdıklarını okumayı reddeder, çünkü artık başkasının hikâyesinde figüran olmak istemez. Erne ayrılık sonrası yazar ile hayat arasındaki o mesafeyi temsil eder.

Zambra’nın dili bir tür “sonrasızlık” hissiyle örülüdür.

Cümleler kısa, süssüz, ama her biri bir boşluğa açılır. Anlatıcı olayları doğrudan aktarmaz; onları hatırladığı kadar hatta hatırlayamadığı kadar anlatır. İkili bakış açısı romanın temel anlatım stratejisidir. Çocuk gözü ile yetişkin yazar gözü iç içe geçer. Zaman kipleri ustaca esnetilir; çocuk cümlelerinin içine yetişkin bilgeliği sızar. Zaman kurgusu 1985 ile 2010 arasında gidip gelir. Ama bu gidiş gelişler kronolojik değil, duygusal bir mantıkla ilerler. Hafıza nasıl çalışıyorsa, roman da öyle çalışır; bugünün bir çağrışımı dünü açar, dünün bir ayrıntısı bugünü anlamlandırır.

Üslup sessizliklerle örülüdür. Diyaloglar azdır; anlatıcı çoğunlukla iç dünyasında konuşur. Sanki bütün roman, yazarın kendi kendine fısıldadığı bir itirafname gibidir. Zambra Madam Bovary bölümünde edebiyat eğitiminin sahteliğini eleştirirken bile dili yalın tutar.

“Bize sahtekârlığı öğretiyorlardı, biz de çabucak kapıyorduk.”

Roman Santiago’nun bir banliyösü olan Maipu’da geçer. Burası ne tam şehirdir ne tam köy. Sokak isimleri uydurmadır; Alaaddin Geçidi, Odin, Ramayana, Lemuria. Bu isimler, diktatörlük sonrası Şili’de inşa edilen “tarihsiz” orta sınıf mahallelerini simgeler. Zambra’nın Maipu’su, Orhan Pamuk’un Nişantaşı’na ya da Latife Tekin’in Akhisar’ına benzer; modernleşme ile unutuşun kesiştiği yerdir. Deprem bu unutuşu sarsar ama unutuş devam eder.

Zambra söylenenler kadar söylenmeyenlerin de romancısıdır.

Romanda her suskunluk bir anlam taşır. Annenin “sus da ye” demesi, babanın kontakt lens ararken susması, Claudia’nın babasının kim olduğunu söyleyememesi, Raul’un konuşmaması, Erne’nin romanı okumak istememesi, Ximena’nın “dangalak” deyip susması, anlatıcının “biz iyiyiz” deyip susması. Bu suskunluklar, diktatörlüğün çocuklara miras bıraktığı en büyük yüktür. Konuşmak tehlikelidir. O yüzden susar, o yüzden gözlemler, o yüzden casus oluruz.

Romanın başlığındaki “ev” yalnızca fiziksel bir mekân değildir. Fiziksel ev, Maipu’daki Alaaddin Geçidi’ndeki o küçük evdir. Depremde çatlayan duvarlar, kırılan burçlu bardaklar, babamın yeni kitaplığı. Anlatıcı bu eve döner ama artık orası “onun evi” değildir. Aile olarak ev, anne, baba, çocuktur. Ama bu ev de yıkılmıştır. Anlatıcı evden ayrılmış, babayla arası açılmış, anne arada kalmıştır. Claudia’nın evi daha da karmaşıktır; babası Raul’dur ama ona Raul demek zorundadır. Tarih olarak ev, Şili’dir. Pinochet öncesi, Pinochet sonrası. Zambra’nın kuşağı bu eve dönmek ister ama anahtarlar kaybolmuştur. Beden olarak ev, babanın göğsündeki yara izi, annemin sigara içerken ki duruşu, Claudia’nın otuz üç yaşındaki yüzü, anlatıcının babasından kalan gömlekleri giymesidir. Zambra evi her seferinde yeniden tanımlar ve her seferinde eve dönmenin imkânsızlığını anlatır.

Zambra’nın kuşağı çocukluklarını hatırlarken bir suçluluk duyar.

“Biz resim yaparken onlar ölüyordu” cümlesi, bütün bir kuşağın vicdan muhasebesidir. Bu suçluluk, Türkiye’de seksen sonrası doğanların da bildiği bir histir; olaylar olurken biz değildik, ama sonra onların içinde bulduk kendimizi. Romanın en güçlü metaforu “yardımcı oyuncu”dur. Anlatıcı çocukken herkesin hayatında figüran olduğunu fark eder. Büyük tarih yazılırken onlar sadece “arka planda yürüyen insanlar”dır. Zambra bu figüranların hikâyesini yazarak tarihin sessiz tanıklarını görünür kılar.

Romanda erkekler konuşur, kadınlar susar. Ama bu suskunluk zayıflık değil, farklı bir dildir.

Magali kocasının militan kimliğini bilir, onu korur, çocuklarına anlatır ama kendi duygularını asla söylemez. Yıllar sonra itiraf eder.

“Beni korkutuyordu.”

Bu itiraf otuz yıllık bir suskunluğun sonunda gelir. Ximena babasına bakmış, evde kalmış, öfkelenmiş, “kaltak” olmuştur. Claudia ondan nefret eder ama Ximena aslında en çok fedakârlık yapandır. Anlatıcının annesi gece yarısı mate içer, sigara içer, oğluyla konuşur. Ama konuştukları şeyler hep başka şeylerdir. Erne romanı okumayı reddeder. Çünkü artık başkasının hikâyesinde figüran olmak istemez. Bu reddediş bir başkaldırıdır. Zambra kadınların sessizliğini bir travma semptomu olarak değil, bir direnç biçimi olarak yazar.

Zambra’nın en büyük marifetlerinden biri, romanın içinde yazılan roman fikridir.

Anlatıcı Claudia’yla olan çocukluk hikâyesini yazmaktadır. Ama bu hikâyeyi yazarken kendi hayatı da değişir. Erne’yle ayrılır, babasıyla yüzleşir, annesiyle gece yarısı sigara içer. Yazmak, onun hayatına müdahale eder. Bu, bize şu soruyu sordurur; roman hayatı mı yansıtır, yoksa hayata müdahale mi eder? Zambra’nın cevabı nettir, ikisi de. Yazmak bir belgeleme eylemidir ama aynı zamanda bir inşa etme eylemidir. Anlatıcı Claudia’nın hikâyesini yazarken aslında kendi hikâyesini de baştan yazar. Geçmişi kurtarmaya çalışır ama onu değiştirir.

Romanın son cümleleri ilk sayfalara gönderme yapar. Walter Benjamin’in epigrafıyla başlar.

“Eve dönüyorum. Bir daha asla öğrenemem.”

Anlatıcı başta “eve dönmeyi biliyordum” der. Sonda ise “bir daha asla öğrenemem” der. Bu, romanın trajik dairesidir. Çocuk eve dönmeyi bilir. Yetişkin eve dönmeyi unutmuştur. Yazar eve dönmeyi yeniden öğrenmek zorundadır. Zambra bu dairesel zamanla bize şunu söyler; her dönüş aslında bir vedadır, çünkü döndüğün ev, gittiğin ev değildir.

Latin Amerika edebiyatı denince akla gelen ilk isimler genelde Boom Kuşağı’dır; García Marquez, Vargas Llosa, Cortazar, Fuentes. Büyülü gerçekçilik, destansı anlatılar, yüzlerce sayfalık aile romanları. Zambra ise “Post-Boom” ya da “Üçüncü Kuşak” olarak adlandırılan grubun en önemli temsilcilerindendir. Boom Kuşağı büyülü gerçekçilikle destansı anlatılar kurarken, Post-Boom gerçekçi, yalın bir dille mikro tarihi, bireyin travmasını anlatır.

Zambra, Roberto Bolaño’nun açtığı yoldan ilerler.

Bolaño Vahşi Dedektifler ve *2666* gibi devasa romanlarla Latin Amerika’nın şiddet tarihini anlatırken, Zambra bu şiddetin ev içindeki yansımalarını yazar. Bolaño’da kayıp gidenler, öldürülenler, sınırlarda yok olanlar vardır. Zambra’da ise evde oturup bekleyenler vardır. Bolaño’nun kahramanları kaçar, Zambra’nın kahramanları eve dönmeye çalışır. Bu, Latin Amerika edebiyatında önemli bir kırılmadır; artık destanlar değil, vedalar yazılmaktadır.

Bu kitabı bir Türk okuru olarak okuduğunuzda ister istemez kendi çocukluğunuzu, kendi aile sessizliklerinizi, kendi depremlerinizi hatırlıyorsunuz.

Çünkü Zambra’nın anlattığı şey, evrensel bir “diktatörlük sonrası çocuk olma hali”dir. Şili’de Pinochet döneminde çocuk olmak ile Türkiye’de seksen darbesi sonrası çocuk olmak arasında ciddi paralellikler var. “Büyükler konuşur, çocuklar susar” hali. “Bir şeyler oluyor ama anlamıyoruz” hali. “Sonra büyüyünce anlıyoruz ama artık çok geç” hali. Romandaki anne-baba, tıpkı seksen sonrası Türkiye’sinde birçok aile gibi, konuşmamayı tercih eden insanlar. Roberto ya da Raul; tıpkı on iki Eylül’de saklanan, kimlik değiştiren, çocuğuna “baba” dedirtemeyen o babalar gibidir. Maipu’daki uydurma geçit isimleri, Türkiye’deki doksanlar sitelerinin uydurma isimlerini hatırlatır. Yıldız Evleri, Gül Sitesi, Park Apartmanı… Kimliksizliğin mimarisi. Romanda deprem sadece doğal bir afet değil, tarihin sarsıntısıdır. 1985 depremi, 2010 depremi… Türkiye’de de 1999 depremi böyle bir şeydir; sadece yer sarsılmaz, devlet sarsılır, aile sarsılır, hafıza sarsılır.

Zambra’nın aldığı ödüller, erken dönemdeki çıkışını ve olgunluk dönemindeki başarısını belgelemektedir.

2007’de Şili Eleştirmenler Ödülü ve Ulusal Kitap Konseyi Ödülü’nü Bonsai ile kazandı. 2010’da Granta dergisi tarafından İspanyolca yazan 35 yaş altı en iyi 22 romancı arasında seçildi. 2012’de Eve Dönmenin Yolları ile Altazor Ödülü’nü ve Prince Claus Ödülü’nü kazandı. 2014’te Santiago Belediyesi Edebiyat Ödülü’nü Mis documentos ile aldı. 2015-2016’da New York Halk Kütüphanesi Cullman Merkezi bursuyla New York’ta dokuz ay geçirdi. 2023’te Premio Iberoamericano a la Narrativa Manuel Rojas’ı kazanan ilk Şilili yazar oldu. 2025’te Literatura infantil ile XXVIII San Clemente Ödülü’nü aldı. Uluslararası tanınırlığının bir başka göstergesi, 2007’de Hay Festival ve Bogota Dünya Kitap Başkenti tarafından seçilen Bogota39 listesinde yer almasıydı. Bugün kitapları yirmiden fazla dile çevrilmiş durumda.

Zambra’nın edebiyatını besleyen kaynaklar çeşitlidir. 15 yaşında Ezra Pound’un kısa şiirlerinden etkilenmiş, Pound’dan miras aldığı “kesinlik arzusu”nu hiç kaybetmemiştir. Proust okumaktan büyük keyif aldığını söyler ama “Proust gibi yazmak aklımdan bile geçmez” der. Şili edebiyatına dair görüşleri, Eve Dönmenin Yolları‘nın poetikasını da açıklar.

“Bence tüm zamanların en iyi Şilili yazarı Jose Santos Gonzalez Vera’dır. Bir Şili şehrinin manzarasını, benim manzaramı yakalamadaki ustalığı etkileyicidir.”

Bu tercih, Zambra’nın neden büyük anlatılar, destanlar, kahramanlık hikâyeleri değil de gündelik hayatın içindeki şiiri, banliyönün sıradan manzarasını, küçük jestlerin büyük anlamını yazdığını açıklar.

Zambra’nın biyografisinde edebiyat dışında iki önemli ayrıntı vardır. Birincisi, sağlığı. Yazar yıllardır küme tipi migren ile yaşamaktadır. Bu hastalığı kendi sözleriyle “seni öldürmek isteyen bir acı” olarak tanımlar.

Eve Dönmenin Yolları‘nın otobiyografik anlatıcısının da bu hastalıktan mustarip olduğunu, ancak bu detayın romanın son hâlinden çıkarıldığını belirtir. Bu çıkarma, Zambra’nın edebiyat anlayışının da bir göstergesidir. Otobiyografi vardır, ama doğrudan değil; dönüştürülerek, eritilerek, yeniden kurularak. İkincisi, evliliğinde Zambra, Meksikalı yazar Jazmina Barrera ile evlidir. Bir oğulları vardır. 2017’den beri Mexico City’de yaşamaktadır. Bu coğrafi değişim, “eve dönme” temasını yazan bir yazar için anlamlı bir ironidir.

Zambra Şili’den ayrılmış, Meksika’da yaşamaktadır. Ama hâlâ eve dönmenin yollarını aramaktadır.

Zambra’nın yazarlık anlayışı, çağdaş edebiyatın “işçi yazar” mitine karşı bir duruştur. 2025’te Santiago de Compostela’da yaptığı konuşmada şöyle demiştir.

“Yazmada tek infalible metot, deneme yanılmadır. Eğer bir metoda çok takılırsan kötü gider. Belki alışkanlığın erdemi vardır, sıkışmış hissetmemek için. Ama her kitap farklı bir prosedüre cevap verir ve bunu ancak geriye dönüp baktığında görürsün.”

“Nasıl yapıldığını bildiğimden değil, nasıl yapıldığını aniden hatırlıyorum.”

“Yazmak çoğu zaman başarısızlıktır. Ama okurların gözünde yazarlar, işlerini bitirdiklerinde sanki ‘çalışma’ya çok benzeyen bir şey yapıyorlar gibi görünürler. Neredeyse kitap üreticisi gibi. Oysa biz her zaman çalışıyoruz, her zaman yazıyoruz. Bazen sonuç hayal kırıklığıdır, bazen de kitaba dönüşür.”

Eve Dönmenin Yolları 2011’de yayımlandığında Latin Amerika edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.

El País “Zambra, Bolaño’nun mirasını en iyi taşıyan isim” dedi. Granta onu İspanyolca yazan en iyi yirmi iki romancı arasında saydı. The New Yorker “minimalizmin sınırlarını zorlayan, ama asla soğuklaşmayan bir anlatı” olarak niteledi. Eleştiriler de vardı. Sol eleştiri Zambra’nın diktatörlüğü anlatırken fazla “estetize” ettiğini, şiddetin romanın arka planında kaybolduğunu söyledi. Feminist eleştiri kadın karakterlerin yine “fedakâr anne” ve “öfkeli kız” klişelerine sıkıştığını belirtti. Zambra bu eleştirilere cevap niteliğinde bir röportajında şöyle demiştir:

“Ben bir politikacı değilim, bir yazarım. Benim işim, büyük tarihin küçük odalarda nasıl yankılandığını göstermek. Diktatörlüğü anlatmak için tank çizmek zorunda değilim; bir babanın kontakt lensini ararken yere çökmesi de yeterlidir.”

Romanın son bölümünün başlığı Biz İyiyiz’dir. Bu iki kelime roman boyunca kaç kere tekrarlanır, bilmiyorum. Deprem gecesi komşular birbirine “Biz iyiyiz” der. Anlatıcı annesini aradığında “Biz iyiyiz” der. Erne’den ayrıldıktan sonra kendi kendine “Biz iyiyiz” der. Ama “biz” yoktur. Anlatıcı yalnızdır. “İyi” değildir. Ne o iyidir ne annesi ne babası ne Claudia, ne Ximena, ne Erne. “Biz iyiyiz” bir yalandır. Ama bu yalan, hayatta kalmanın bedelidir. Çünkü eğer gerçekten ne hissettiğimizi söylersek, o evi, o aileyi, o ülkeyi ayakta tutan duvarlar çatlar. Zambra bu yalanı ifşa eder. Ama ifşa ederken de anlar; bazen iyi olmamak, iyiymiş gibi yapmaktan daha ağırdır.

Eve Dönmenin Yolları bir vedadır. Çocukluğa, babaya, eski sevgiliye, eski ülkeye…

Zambra bize eve dönmenin yollarını göstermez; sadece dönmek istediğimizde nereyi aradığımızı sorar. Türkiye’de okuyan biri için bu soru çok tanıdıktır. Biz de hep bir yere dönmek istiyoruz da, o ev hâlâ duruyor mu, bilmiyoruz. Zambra’nın söylediği şudur; ev orada duruyor belki. Ama biz artık o evin çocuğu değiliz. Eve dönmenin yolları var ama ev artık orada değil. Ya da biz artık o evde yaşayacak insanlar değiliz. Romanın kahramanı büyüyünce bir anı olacağını söylemişti. Ve oldu da. Şimdi o anıyı yazıyor. Belki de eve dönmenin tek yolu budur, kaybettiğin evi bir cümle olarak yeniden inşa etmek.

1975 yılında, Augusto Pinochet’nin askerî darbesinden iki yıl sonra, Santiago’nun Villa Portales mahallesinde bir çocuk doğdu. Adını Alejandro koydular. O çocuk büyüdü, şiirler yazdı, romanlar yazdı, bir kuşağın suskunluğunu anlattı. Ama hiçbir zaman tam olarak eve dönemedi.

Belki de mesele eve dönmek değildir. Belki de mesele, evin artık orada olmadığını kabullenmek ve kaybettiğin evi kelimelerle yeniden kurmaktır. “Ben büyüyünce bir anı olacaktım” diyen çocuk, şimdi o anıyı yazıyor, biz okuyoruz. Onun anısı, aynı zamanda bizim anımız. Onun çocukluğu, bizim çocukluğumuz. Onun suskun babası, bizim babamız. Onun depremi, bizim depremimiz. Eve Dönmenin Yolları bu yüzden sadece Şilililerin değil, bütün bir dünyanın romanı. Çünkü herkesin bir evi var dönmek istediği.

Herkes biliyor ki döndüğünde bulacağı şey, giderken bıraktığı şey olmayacak.

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir