KANATSIZ BİR KUŞ, ASLI ERDOĞAN / Nazan Çinko
KANATSIZ BİR KUŞ, ASLI ERDOĞAN
Boğaziçi Üniversitesi’nin bilgisayar mühendisliği ve fizik bölümlerinden mezun olmasına rağmen kendini sadece yazar olarak tanımlayan Aslı Erdoğan yaşama dair ilk hayal kırıklığını CERN*’ de yaşadığını söyler. İsviçre’de Einstein’a yakışır bir araştırma merkezi beklerken ayak oyunları ile karşılaşınca fizikten değil ama fizikçi olmaktan uzaklaşır. Sonrasında yeni dünya düzeninin bu şekilde kurulduğunu görecek ve kendini hep dışlanmış hissedecektir. Artık hep sürgündür o, kimi zaman zorunlu kimi zaman gönüllü.
Bilim onun için vazgeçilmez olsa da bir tutkusu daha vardır. Yazmak. Çocukluğundan itibaren yazan ve 20’li yaşlarında Yunus Nadi ödülünü alan Erdoğan’a can simidi olmuştur bu tutku.
Yazıyor olmanın, arınmak mı, kurtuluş mu, özgürlük mü, esaret mi olduğu konusunda kendisi de kararsız kalan Aslı Erdoğan eserlerini doksanlı yıllarda vermeye başlar. Toplam sekiz kitabı bulunan yazarın ilk romanı Kabuk Adam 1994 yılında yayımlanır. Kariyerine Mucizevi Mandarin öyküleri ve övgü toplayan Kırmızı Pelerinli Kent romanıyla devam eder.
2009 yılında bir öykü derlemesi olan Taş Bina ve Diğerleri kitabı yayımlanır. Kitap 2010 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alır. Mekânsal bir gönderme ile taş bina kavramını kullanması sebepsiz değildir. İçeri ve dışarıyı birbirinden ayıran duvarlar vardır hayatımızda. Taş Bina; cezaevleridir, hastanelerdir, metruk evlerdir. İsteyerek ya da istemeden girilen, kimi zaman çıkılan kimi zaman da çıkılamayan.
Aslı Erdoğan’ın bir röportajında şu sözleri yer almaktadır.
“Ben, açıkçası yaralı biriyim. Bunu gizlemek ya da es geçmek çok mümkün değil; bir yazarın yedi kitabı varsa, onun kitaplarında geçmişinden izler bulmak sürpriz olmaz. Çok açıktır ki, benim bilinçaltım yara bere içinde.” (Sema ASLAN / 1.6.2009)
Yazarın Taş Bina ve Diğerleri kitabında yer alan Tahta Kuşlar öyküsü tam da bu cümlelerin evrenini yansıtmaktadır. Öykünün kahramanları şiddeti, yaralanmışlığı ve yalnızlığı yaşayan altı veremli kadındır. Arjantinli, Hırvat, Brezilyalı, Türk ve ikisi Alman olmak üzere altı kadın. Filiz, Dijana, Beatrice, Graciella, Gerda ve Martha. Balkanlar’da Karaormanlar’ın ortasında bir sanatoryumda kalmaktadırlar. Öykü Filiz’in gözünden anlatılmaktadır. Filiz yaşadıklarından dolayı hayata uzaktan bakmayı tercih eden, tutkuları olmayan, hep kitap okuyan, sevilmeyen biridir. Soğuk tipine tezat olsun diye arkadaşları ona Felicita adını takmışlardır.
Odanın kapısı aniden açıldı, kızıl bir kafa içeriye uzandı. Dijana’ nın soluk soluğa, sabırsız sesi işitildi.
“Hadisene Felicita! Bütün gün seni mi bekleyeceğiz…” (syf:15)
Bu satırlar ile başlar öykü ve bizler yazarın okurlarını kahramanları ile beraber bir yolculuğa çıkaracağını anlarız. Gerçekten de Filiz sekiz ay sonra ilk defa izinli olarak dışarı çıkacak, arkadaşlarının her cumartesi yaptığı iki saatlik özgürlük ritüeline katılacaktır. Yakındaki T. köyüne gideceklerdir büyük bir ihtimalle. O soğuk binadan bir süreliğine de olsa kurtulmanın heyecanını duyar ve Çehov’un bir kahramanı gibi hisseder kendini. Kollarını kaldırırsa uçabileceğini düşünen mutsuz Nadezda’dır bu. Taş binadan uçmaya hazırlanan bir kuştur kendisi de ama olsa olsa tahtadan bir kuş olurum ben, diye düşünür.
Altı kadın önce patikalara sonra ormanın derinliklerine dalarlar. Filiz bir kentli olarak ilk kez ormanın varlığını hisseder. Başka bir dünyayı tanımanın heyecanıyla kimi zaman bir keçi gibi tırmanır kimi zaman bir kozalak gibi yuvarlanır.
Bu öyküde altı kadının adeta kendilerini keşfetme ve özgürleşme yolculuğuna tanık oluruz. Grup kendine Amazon Ekspresi adını vermiştir. Onlar birer Amazon savaşçısıdır. Duvarların dışında kalıp ormanların sonsuzluğunda kaybolmayı isteyen altı kadın. Önlerine çıkan çitleri, engelleri, karanlığı yine beraberce aşmaya kararlı; bedenen zayıf ama kadınlıklarını unutmak istemeyen savaşçılar.
“Kadınlar kafilesi, bağırış çağırışlarla, ortalığı kasıp kavurarak, dağ yoluna daldı. Orman sakinleri kaçıştı, kuşlar suskunlaştı; doğa, bu gürültücü, sakar, bencil hayvana yol açmak için, sessizce kenara çekildi. Yolu iyi bilen Dijana, bir Kızılderili iz sürücü gibi en önde hızla ilerliyor, rotayı belirliyor, patikaları bulup çıkarıyordu. Hemen ardında Martha ve Gerda’nın geniş sırtları seçiliyordu. Güçlü, pes etmeyen, sadece kendine güvenen sırtlar…”(syf:26)
Kadınlar bir kurgunun parçası değildirler bu öyküde, kurgunun kendisidirler. Yazar onları tekinsiz bir çağrı ile taş binadan çıkarmakla kalmamış şarkılar söyletmiş, doğanın kucağına bırakmıştır. Hiç şüphesiz ki doğa şifalıdır ama anlarız ki şifalı olan sadece doğa değil aynı zamanda edebiyattır.
Yazıyı geçtiğimiz yıl Fransa’da dünya edebiyatında geleceğin ilk 50 yazarının içine giren kendisi de bir yeryüzü savaşçısı olan Aslı Erdoğan’ın cümleleriyle bitirmek isterim.
“Kırılgan olduğum kesin. Güç, tuttuğunu koparmaksa güçlü değilim ben, mücadele edemem. Ama sağ kalabilmek gibi bir gücüm var. Pek çok travmanın ardından bir hafta sonra yoluma devam ettiğim durumlar oldu. Bazen öyle geliyor ki Auschwitz’e girsem sağ çıkardım gibi geliyor.” (Cansu YILMAZÇELİK / 30.5.2009)
***
Not: 1. Röportaj alıntıları yazarın web sayfasında mevcuttur.
-
Kitaptan alıntılar. Taş Bina ve Diğerleri (Everest Yayınları, 2009)
-
*Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
