Yazlık Sinema

Altmışlı yılların sonunda okullar kapanınca yazlıklar, yazlıkçılarla dolardı. Her yaz yeni dostluklar, yeni arkadaşlıklar kurulur; bazıları yıllarca sürer, bazıları ağustos böceği misali mevsim kışa evrilince pes ederdi. Yazlıkların çoğaldığı sahillerde, yazlık sinemalar moda olduğunda henüz on iki yaşındaydım. Komşumuzun büyük oğlu Mahmut Abi, günler önce verdiği sözü tutarak babasının arabasıyla bizi sinemaya götürdüğü o günü dün gibi hatırlıyorum. Sanırım, sözünü tutmasında o gün birkaç kez plajın önünden kamyonetle geçen film çığırtkanının anonsunun da rolü vardı. ‘’Bu akşam Burhaniye yazlık sinemada Uçan Arabalar filmi gösterilecektir.’’ Bütün gün sabırsızlanmış, hevesle beklemiş, giderken de arabanın ön koltuğuna kurulmuştum. Arka koltukta, kızıl saçlı, çilli suratlı; Avukat Ahmet Bey’in on üç yaşındaki kızı Melek ve Mahmut Abi’nin kız arkadaşı Selin oturuyordu. Anlayacağınız, arabanın arkasına kızları atmış, Mahmut Abi ile hayatımın ilk hovardalığıma çıkıyordum. Selin Abla’nın, Mahmut Abi’nin yanında, ön koltukta oturmamasının nedenini; mahalle baskısını kısacası Türkiye’nin sosyolojisini öğrenmeme daha çok vardı…

Dört duvarı briketle çevrilmiş, üstü açık, dışarıdan perdenin üst kısmı görünen, her an yıkılacakmış gibi duran hangar, günlerdir kurduğum hayallerle pek uyuşmadığı için başlangıçta biraz buruldum, hatta o ilk heyecanım bir miktar azaldı. Daha sonra sinema dışındaki karmaşa, seyyar satıcıların bağırış çağırışları ile orta yerdeki büyük hengâme herkes gibi beni de içine aldı ve anında başka bir dünyaya götürdü. Girişteki gazete külahlarıyla çekirdek satanların ve gazozcuların önündeki kuyruklar arasından sıyrılıp içeri girmek pek kolay görünmüyordu. Çaresiz en yakın kuyruğa girdik. Adet olduğu üzere çekirdek, gazoz alış-verişini yapmıştık ki bu sefer de karşımıza minderci çıktı. On dakika sonra faydasını daha iyi anlayacağım minderlerimiz de alındı. Ve nihayet gişeye ulaştık. Mahmut Abi en sonunda biletlerimizi almayı başarmıştı ama sizin de tahmin edebileceğiniz gibi yerler numarasızdı. Yani oturma düzeninde EGO sistemi kurulmuştu: Erken gelen oturacaktı. İçerisi tam manasıyla ana-baba günüydü. Salonda şehirler arası seyahate çıkılan garajları andıran bir karmaşa ve gürültü vardı. Saatler önceden gelip oturmuş sabırsız seyirciler onuncu sıraya kadar her yeri doldurmuştu. Elinde polislerin asayiş için kullandığı, copa benzer bir fener olan görevli, içeri girmeyi başaranları orta koridorda durduruyor; gelenleri sağlı-sollu sıralardaki çeşit çeşit boyalı yahut boyasız kahvehane sandalyelerine yönlendiriyordu. Biz de nerdeyse yuvarlanarak arkadan itenlerin özel yardımıyla gösterilen sıraya geçtik. Eğer minderiniz olmasa bacağınızda, poponuzda kolayca delik açacak çivilerin üzerine önce minderlerimizi sonra da kendimizi önemli bir görevi başarmış, zafer kazanmış edasıyla bıraktık.  Ancak yıllar sonra çözeceğim pazarlama teknikleri dersini aslında o gün orada habersizce almıştım. İşin kurnazlığı şöyleydi; çivileri yerine muntazam çakmayarak önce müşteri talebini oluşturursun sonra satmak istediğin ürünü pazara kolayca sunarsın.

Böylece hengâmeli süreci atlatmış, yerimize yerleşmiş, heyecanla filmin başlamasını bekliyorduk. Ancak karşımızda perde yerine tuğladan yapılmış, beyaz badanalı duvarı, önümde oturan uzun boylu seyirci yüzünden ancak iki parça olarak görebiliyordum. Önce sandalyenin üstüne çıktım, sonra diz çöktüm, çömelmeye çalıştım olmadı; arkadan gelen hoppala sesleriyle tekrar yerime oturdum. Beyaz duvara bir sağdan bir soldan bakarak filmi izlemekten başka çarem kalmamıştı.

Birden ışıklar kapatıldı. Fantastik bir öyküsü olan Uçan Arabalar filmi başladı. Henüz yerine yerleşmeye çalışanların gürültülerini, sinema adabına davet eden seyircilerin susalım, film başladı, susss…hişttt sesleri, yüksek sesle konuşanları kısmen susturdu. Arada bir göremiyorum…, ne dedi…, bu kim…, çişim geldi… konuşmaları olmasa sessizlik neredeyse bütün salona hâkim olmuş, nefesler tutulmuştu. İki yüz kişilik salonda gözler beyaz duvara kilitlenmişti. Buna karşın çoğunluğun ağzı bir makine düzeninde işliyor, düzenli olarak açılıp kapanıyordu. Dudağın sağ köşesinden atılan şemşamerlerin tanesi ağız içinde kalıyor, kabukları havaya doğru sol üst köşeden püskürtülüyordu. İç kısmı beceriyle çıkarılıp ağızda bırakılan kabuklar önce bir kelebek gibi yükseliyor sonra omuzlarına paraşüt takılmışçasına süzülerek yere iniyordu. Bazen ufak tefek kazalar da olmuyor değildi. Kendini filmin heyecanına kaptıran bazı dikkatsiz dudaklar, kabuk fırlatma rampasını ayarlayamıyor, tükürüklü kabukları ön sırada oturan seyircinin ensesine yapıştırıyordu. Bu sebeple çıkan tartışmalar ise filmi kaçırmamak aşkına, kısa sürede tatlıya bağlanıyor, özür dileniyor, kabuk enseden temizleniyor; filmin seyir ve kabuk püskürtme işlemi kaldığı yerden devam ediyordu. Bu kabuk imalat faaliyeti, bütün salonca üzerinde anlaşılmış gibi hep bir ağızdan yerine getiriliyor hatta zaman zaman mükemmel uyum sağlamış bir senfoni orkestrası gibi kulağa hoş gelen bir müzikalite bile sağlanıyordu. Seyirciler filmin müziğini yeterince beğenmemiş olacaklar ki onun yerine adeta farklı bir fon müziği besteliyorlardı. Çekirdek çitleyenlerin çıkardıkları çıtlatma sesleri bazen kulaklarında patlıyor, filmdeki aktörlerin sözleri duyulmuyor, hatta yanında oturanlara, ne dedi, diye sormak zorunda kalınıyordu. Çekirdek çatlatma hızı ve sesi sürekli değişiyor; sahnelerin heyecan ve duygu durumuna göre tempo bazen allegro bazen de hızlanarak presto oluyordu…

Film arasında üzerine çıktığım sandalyeden gördüğüm kadarıyla toz kontrolü sağlamak amacıyla sıkıştırılmış, seyirci içeriye alınmadan önce ıslatılmış zemin neredeyse tamamen çekirdek kabuklarıyla kaplanmıştı. Filmin heyecanından yahut da tuzlu çekirdek yüzünden diller, damaklar kurumuş, seyirciler film arasında şekerli gazozlara hücum etmişlerdi. Bir taraftan da frukobuz satan çocuklar kafalarında taşıdıkları simitçi benzeri tablalarla salon içinde dolaşarak boğazlarını yırtarcasına feryada başlamışlardı. Anneler film arasını fırsat bilmiş hem altına yapan hem de yapmadan tutabilen çocuklarını tuvalete götürmüşlerdi. Bu arada diğerleri dışarıya koşmuş kabuk imalatı için eksilen çekirdek stoklarını tamamlamakla meşguldüler…

Filmin ikinci yarısı başlar başlamaz kabuk imalatı yeniden hızlandı. Uçan arabaların mucidi âşık olduğu kızla tam öpüşürken aniden perde karardı, salondan bir uğultu koptu: Makinist, makinist. Seyirciler ortalığı inletiyordu. Seyircinin bağırmasına bir anlam verememiştim ama perdede görüntü yeniden belirince salondaki kızgınlık bir anda geçmiş, salon eski haline ve tempolu çekirdek çıtlatma seansına geri dönmüştü…Sonu mutlu biten film herkesin yüzüne bir gülümseme, bir memnuniyet yapıştırdı.Salonun ışıkları açıldığında bazı küçük çocuklar anne kucağında uyumuş, bazıları filmin bittiğine inanmamış gibi yerinden kalkmamış, ama çoğunluk ayaklanmış, dışarı doğru yürüyordu. Biz de yürümeye başlayınca kendimizi bir anda kabuk denizinin içinde bulduk. Normal olarak ayağımı kaldırıp yürüyemiyor, kabukların içinde kayak yaparcasına ayakkabılarımı sürükleyerek, yürümeye çalışıyordum. Yerde, deniz kabuklarıyla kaplı bir kumsalı andıran, otuz kırk santim yüksekliğinde bir çöp yığını oluşmuştu. Elinden tutularak kayan kabuklar üzerinde yürütülmeye çalışılan küçük çocuklar dikkat edilmese her an düşüp kabuk denizinde boğulabilirlerdi. Adeta yüzerek çıktığımız kapıda bizi büyük bir sürpriz bekliyordu. Sanki biraz önce biten filmin yerine yeni bir film başlamıştı…

Jandarma gedikli başçavuşu kapıda durmuş, hiçbir açıklama yapmadan, çıkanların ağzını açıp dilini kendisine göstermesini istiyordu. Yanında duran tam teçhizatlı iki jandarma eri de bu işe destek veriyordu. Biraz önce seyredilen Uçan Arabalar filminin henüz etkisinden kurtulamamış seyirciler bu sahneyi fantastik filmin bir parçası sanabilirlerdi.  Ortada olağan dışı bir durum olduğu açıktı; çıkanlar kapı önünden ayrılmıyor, etrafta merakla bekliyor, yeni bir filmi seyreder gibi aralarında kısık sesle konuşup mırıldanıyorlardı.

Sanki Fransız filmlerinin komik jandarması, Louis de Funes, kendi filminden kaçmış gece vakti Burhaniye’de ortaya çıkmıştı. Jandarma kapıdan çıkan gençlere önce yaşını soruyor, on dörtten büyükse ağzını açtırıp bir kulak burun doktoru edasıyla uzat dilini, a de bakayım, gibi komutlar veriyordu. Yaşım yetmediği için, kasaba karakol komutanının önünden, ağzımı açmadan geçerken dikkatlice yüzüne baktım. Evet artık emindim: Tek çıkışlı sinemanın kapısında herkese emirler yağdıran Jandarma, daha önce birçok filmde seyrettiğim, uyanık jandarma Louis de Funes’dan başkası değildi…

Film içinde film olan gecenin sabahında arkadaşlarla plajda buluştuk. Burası her sabah mahalledeki gençlerin buluşma noktası olan ünlü Ören Plajıydı. Dün sinemadan çıkarken şahit olduğumuz olayı konuşmaya başladık. Mahmut Abi, Burhaniye’ye inen babasından öğrendiği, dün geceki tuhaf olayın iç yüzünü anlatmaya başladı. Meğer dün sabah sahilde bir tecavüz vakası yaşanmıştı.

Yabancı turistler bu bölgeye son birkaç yıldır gelmeye başlamışlardı. Uzun yıllardır sakinliğini koruyan, adli bir olayın olmadığı Ören’de İki yıldır görev yapan tecrübeli, uyanık Jandarma, Louis de Funes, sahilde yürüyüş yapan Alman Turist Helga’ya tecavüz maksadıyla saldıran genç çobanı dikkati sayesinde yakalamıştı. Helga ifadesinde, Çoban Mehmet’in onu yere yıkıp üstüne çıktığını ve zorla öpmeye kalktığını, onun da kendisini korumak amacıyla dilini ısırıp kanattığını söylemişti. Bunun üzerine suçlunun o gece, çevredeki bütün gençlerin tek eğlencesi olan sinemaya geleceğini tahmin eden Louis de Funes’a; sinemanın çıkış kapısında durup on dört yaşından büyük bütün gençlerin ağzını açıp diline bakmak kalmıştı…

 

3 thoughts on “Yazlık Sinema/Kalgayhan Dönmez

  1. Berrin Akarsu dedi ki:

    Kalemine sağlık. Ilginç bir son. Konu yazlık sinema gibi dursa da jandarmaların ağız ve dil kontrolü konuyu bambaşka yere taşıyor.

  2. panzehir_dergi dedi ki:

    Berrin Hanım teşekkür ederim. Öyküde beklenmeyen sonları seviyorum

  3. Sedef Ergürbüz dedi ki:

    Çok keyifli bir yazı olmuş Kalgay, sabah sabah güldürdün beni, emeğine sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir