Toplanın gidin!

 

O gece yine uykum kaçmıştı. Her zamanki gibi yatakta bir o yana bir bu yana çayda çıra oynayıp duruyordum. Saydığım bir çiftlik koyun bile uykumu getirememişti. Gece vakti Yeni Zelanda’daki çiftliklere gidemeyeceğime göre, bari kalkıp ılık bir süt içeyim dedim. Uzandım, gece lambasını yaktım. Gecelerimin resmi süsü bordo robdöşambrımı giydim, kuşağını bağladım. Mutfağa doğru yürürken nedenini bilemediğim garip bir hisse kapıldım. Sanki evde benden başka birileri daha vardı. Yok canım dedim önce kendime, uykusuzluk başıma vurdu da ondan duyuyorum bu tuhaf sesleri…

Mutfağın kapısından kafamı usulca içeriye uzattım, gördüklerim karşısında az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Gündüzleri bildik görev ve seslerle çalışan mutfak eşyalarım ortaya kurmuşlar bir çilingir sofrası, cümbüşlü, darbukalı alem yapıyorlar. Meğer bunca yıldır beni uyutmayan gece olunca işi gücü bırakıp eğlenceye dalan mutfak aletlerim değil miymiş?

Buzdolabı koymuş ortaya rakı peynir kavun, fırın yapmış ızgara palamut, bulaşık makinası da müdür gibi kurulmuş masanın başına… Oh gel keyfim gel. Biz de yatak odasında uykusuzluktan geberelim gitsin.

Alet ve makineleri hayatımızı kolaylaştırmak için yarattığımızı sanırken, dört bir tarafımızı saran eşyaların gündemi bizimkinden oldukça farklıymış. Meğerse bizim onlara değil, onların bize sahip olduğu düşüncesi gayet haklı bir paranoya imiş. Ne kadar az eşya o kadar özgür hayat diyenlerin kulağı çınlasın. Haksızlık etme; eşyalar bu monotonluktan, kaprislerimizden, gecelerin sessizliğinden sıkılmış olabilir, diyenler de olacaktır. Desinler, ama ben bir kaçan uykuma bir de gördüğüme inanırım.

Kaç gecedir işi gücü, hatta bölük pörçük uykuyu bıraktım, çaktırmadan onları gözlüyorum. Önce garip, anlaşılmaz birtakım kelimelerle söyleşmeye başlıyorlar. Tahminime göre gizli haberleşmeyi ilk olarak buzdolabı başlatıyor; tırak, tırak… Sonra, bulaşık makinesi devreye giriyor; kirik kırak. Bu sözcükler belki bir parola olabilir, diyorum. Arkasından kimin söylediğini anlayamadığım; bırak, bırak kelimeleri geliyor. Bütün bunların ne anlama geldiğini çözemiyorum. Ama şimdiye dek tespit edebildiğim kadarıyla, kelimeler iki kez tekrarlanıyor ve sanki yankısı ya da cevabı da iki sözcükten oluşuyor. Bırak, sanki işi gücü bırak eğlenmene bak, demeye getiriyor ama sonunda kim gidiyor, kim kalıyor, kim eğleniyor şimdilik bilinmiyor.

Peşlerinde olduğumu fark etmesinler diye çok da yakınlarına gidemiyorum. Bu vahim olduğu kadar tehlikeli de olabilecek eğlentiyi uzaktan izliyorum. Ne de olsa benimkisi durumdan çıkarılmış bir vazife. Üstelik üzerimdeki bordo robdöşambrıma rağmen görevim resmi bir görev de sayılamaz. Neticede kendimi gönüllü olarak bütün dünyada büyük bir sorun olarak görülen uykusuzluğu çözmeye adamışım. Uykum insanlığa feda olsun!

İş büyük… Makinelerin sebep olduğu uykusuzluk konusuna daha geniş bir açıdan bütün yönleriyle bakmalıyız. Konferanslar düzenlemeli, en meşhur bilim adamları davet edilerek, bildiriler sunmalarını sağlamalıyız. Bir enstitü kurarak zamanı iyi kullanmalıyız. Onların tam ayarında çalışmaları en önemli görevimizdir. Etrafımızdaki eşyalar, onların davranış metotları, insanlar üzerindeki muhtemel etkileri, sebep oldukları uykusuzluk konularında bir şeyler yazmalı, hatta hemen yarın hiç vakit kaybetmeden başlamalıyım…

Devrime kalkışan bu eşyaların niyeti açık! Çocukken, annemin kör olasıca gene laf dinlemeye salona gelmiş diye babamın yardımıyla güç bela ittire kaktıra banyoya geri sokuşturulan merdaneli atalarına özenmiş oldukları gün gibi ortada. Bu eylemler fikir suçunu dahi aşmış olabilir! Acilen tedbir alınmalı!

Gece yatar yatmaz bütün eşyalar sanki gizli bir toplantı yaparcasına mutfakta bir senfoni orkestrası düzeninde yerlerini alıyorlar. Tespitime göre; başlangıçta kahverengi eşya grubu suça iştirak etmiyor. Fırın, dört gözlü ocak ve davlumbaz kenarda daha sakince bekliyorlar. Bu sakinlik şüphe uyandırıyor. Dikkatli olmalı bu bir şaşırtma olabilir. Yine de göz altında tutulmaları şart. Bakarsınız; sosyal bilimlerde sakin güç diye, meğer kahverengi eşyalardan bahsediliyormuş. Bu grup hakkında her an ayrılıkçı faaliyetlere girişebilecekleri şüphesi bazı istihbarat dosyalarına geçmiş olmalı…

Hani beyaz ve kahverengi olanlar neyse o koca cüsseleriyle bastıkları en tuhaf notalarla bile dinlenebilir hatta bir müddet sonra o bas-bariton seslere alışabiliriz. Ama o küçük ev aletleri denen üflemeliler de devreye girince içim bir tuhaf oluyor doğrusu… Onlara da hak vermemek elde değil. Ayşe Hanım’ın da var, teranesiyle alındıkları ve sıkış tıkış kapatıldıkları dolaplara bir türlü sığamıyorlar. Üstüne üstlük alınırken bin bir istekle, ricayla, taksitle alınmışlardı. Kimsenin gündüz dahi yüzlerine bakmadığı, onları çirkin, dayanılmaz, ortaya çıkmaması gereken bir tür yaratık olarak gördüğü bir dünyada nasıl da itilmiş, kakılmış ve de yalnız hissettiklerini kim anlayabilir ki? Onlarda bu istenmeyen, kazayla olmuş bir bebek gibi kırılmış gururlarını gece dostlarına hünerlerini göstererek ortalığa döküyor ve bu sayede rahatlıyorlar.

Yoğurt makinesi, rafadan yumurta makinesi gibi bugün ücra köşelere atılanlar, oysa bir zamanların en gözde olanları, ince sazdan başlayıp Mozart’ın cenaze marşına kadar değişik ve farklı sesler çıkarabiliyorlar. Ekmek makinesi pandemiyle beraber bugünlerde bir havalı bir havalı, sormayın. Herkeste bir merak; çavdarlı yulaflı, zeytinli, cevizli, daha neler neler. İnsan Irkı, hazır satın aldıkları una maya karıştırarak makine yardımıyla sözde hünerlerini sergiliyorlar. Korkarım yarın merak bitince ekmek makineleri de bilmem hangi dolaba tayin olur. Empati yapmaya çalıştığım için makineleri, eşyaları koruduğum onlara destek olduğum sanılmasın. Sadece uykumu kaçırdıkları için değil, aslında türlü türlü sebeplerle onlardan ciddi olarak çekiniyor hatta korkuyorum.

Hadi dolaplara sürgün edilmiş makineler, aletler bir dereceye kadar haklı diyelim. Fakat dün gece kendini vurmalı saz sanan çatal kaşık takımına ne demeli? En başa kepçeyi geçirmişler, yanına cısır cısır cızırdayan kevgiri koymuşlar, arkasına da tekmili birden maşasıyla, rendesiyle, dolma oyacağıyla dizilmişler. En öndeki ikisinin başında kırmızı bulaşık bezlerinden bandanalar var. Şaşırdım! Valla anlayacağınız dün gece ev tam da Sulukule havasındaydı. Zurnalar, darbukalar gırla gidiyor. Süpürge de on dörtlük genç kız gibi oynamaya başlamasın mı, mutfaktan dışarı kendimi zor attım. Maşallah repertuarı çok geniş bir mutfağa sahibim…

Başlarına taktıkları kırmızı bandanalar sebebiyle bütün gün ihtilaller, devrimlerle ilgili kitapları karıştırdım. Ne olur ne olmaz! Bu gece tetikte bekliyorum. Geçen gün torun, diyordu ki: Dede Endüstri 5.0 sanayi devrimi geldi: Bu insansız teknoloji demek, makineler aralarında anlaşacaklar… Gördünüz mü? Size boşuna korktuğumu söylememişim. Bu hayat insansız olabiliyor demek ki. Bize de çip takacaklarmış, teknolojiyle dost olacakmışız, tehdit olarak görmemeliymişiz, akıllı toplum olacakmışız… İster misiniz şimdi bu makineler, elektrikli eşyalar internet üzerinden birbirine bağlansın, önce benim evi, sonra apartmanı, en sonunda da bütün mahalleyi ele geçirsin? Fabrikaların, evin, ülkenin yönetimini ver, başına da kepçeyle kevgiri koy! Peki ne kaldı bize bu dünyada. Hadi canım sen de! Düpedüz tehdit bu. Bu yarınlarda yaşanacak topluma fiyakalı, tam da duruma uygun bir ad bulmuşlar: Toplum 5.0. Sanki maç bitti; eşyalar beş, insanlar sıfır; toplanın gidin dermiş gibi…

Şu anda evdeki elektriklenme ciddi olarak arttı. Sadece mutfaktaki mikro dalga, fırın, buzdolabı değil, salonda ki televizyon ve müzik setinden de şüpheleniyorum. Çeşitli sesler duyuyorum, kırmızı ışıklar, yanıp sönüyor; enleşip genleşerek birbirlerine seslenip ansızın duruveriyorlar. Artık ev değil sanki devrim karargâhı. Çat çat, pat pat, hart hurt derken bunlar alfabe diziyor, program yapıyor olmasınlar. Korkarım sonunda da torunun oyuncak robotunu da başa geçirirler, sonra gelsin sayborg devri. Bu korku beni öldürecek vallahi! En iyisi önce interneti kestirmek, akıllı telefondan vaz geçmek, evdeki kırmızı bandanalı kepçeden kurtulmak; sonra da karakola gideyim, bunları robotçu diye ihbar edeyim…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.