Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk/ Kalgayhan Dönmez

 

‘Şairin hayatı şiire dahildir’ derler. Bazı yazarların kitaplarındaki ben dili, okurun üzerinde hikâyenin yazarın başından geçtiği hissine kapılmasına yol açar. Yazarın kahramanlardan biri ile özdeşleştiğini, onun yerine kendisini koyduğu ya da aslında kendi hayatını anlattığı sanısına kapılır, okuduğumuz kitapla daha bir bütünleşiriz. Artık o kahraman ete kemiğe bürünmüş, kurgudan çıkmış, gerçeğe dönüşmüştür. Bazı yazarlar bu tekniği ustalıkla kurgular, öyle sanmamızı ister, okuru ikirciklikte bırakan bu durumu da kurguda başarılı olduklarının karinesi sayarlar. Bu kurgusal büyüye kapıldığımız andan itibaren Sait faik Abasıyanık’ın anlattığı hikayelerin mutlaka onun başından geçtiğini varsayar, Dostoyevski’yi Yeraltı insanı yerine koyar, Kafka’nın yaşamının bir döneminde böcek olduğuna yemin dahi edebiliriz.

Tezer Özlü ise eserlerinde son derece açık davranmış, kurgusal oyunlara girmemiş, doğrudan kendini yazmıştır. O kendine ayna tutmuş, hayatı anlamlandırabilmek, insanları anlayabilmek, içindekileri anlatabilmek için ruhunu parçalara ayırmış, yazılarıyla yaşamı arasındaki sınırı tamamen ortadan kaldırmış bir yazardır. Varoluşunu yazmıştır. Var olabilmek için yaşadıklarını, duygularını, tecrübelerini bütün çıplaklığıyla yazmıştır. Dürüsttür, samimidir, içtendir; yaşarken, yazarken bedenini, ruhunu hiç çekinmeden kurtlar sofrasına sunmuştur. Ferit Edgü, Gergedan Dergisi, Tezer Özlü özel sayısında yer alan Tezer Özlü İçin, adlı şiirinde onun yazıyla ilişkisini şöyle ifade eder; “Yazmak için yaşayanlardan değildi, Yaşamak, yaşayabilmek için yazanlardandı.”

Gençliğinde yazdığı öyküleri ‘Eski Bahçe’ adıyla 1978 yılında yayınlandı. (Bu öyküler ölümünden sonra yeni yazdığı öykülerle birlikte, ‘Eski Bahçe-Eski Sevgi’ adıyla 1987’de bir kez daha yayınlandı) Bu öykülerde kendini, yakın çevresindeki insanları, olayları anlatıyordu. Ama onun yazarlığı; yaşadıklarını açıklıkla ortaya koyduğu ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ ve ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ adlı, yazım türünü sınıflandırmanın zor olduğu, belki de anlatı diyebileceğimiz iki kitapla okura ulaşmıştır. Tezer Özlü’nün kitaplarında; çocukluğundan itibaren bastırılmış duygularını, sınırlara, adaletsizliğe, eşitsizliğe başkaldırısını, özgürlük duygusunu, kaçıp gitmeyi, yalansız bir dünya özlemini hayatına paralel olarak okuyabilirsiniz.

‘Bir İntiharın İzinde’ adıyla Almanca yazılıp 1983 de Almanya’da yayımlanmış olan bu kitap 1984 yılında Türkçe olarak tekrar yazılıp Ferit Edgü’nün önerisiyle ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ adıyla yayımlanmıştır. Bu kitap, Tezer Özlü’nün beğendiği, etkilendiği yazarlar olan Kafka, Svevo, Pavese’nin yaşadığı şehirlere yapılan iki haftalık bir yolculuk esnasında yazılmıştır. Özlü, bu kitapla aynı yıl Marburg Yazım Ödülünü kazanmıştır.

‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ kitabını okurken, bazı cümleciklerin altını çizme gerekliliğini duyuyorsunuz. Bir müddet sonra ise bütün cümleciklerin altını çizdiğinizi fark ediyorsunuz. Daha sonra kitabın neredeyse tamamen aforizmalardan oluştuğunu, yazın dilinin farklılığını, şiirselliğini duyumsuyorsunuz. Bu kitapta ilk sahifeden itibaren karşılaştığınız sahicilik, içtenlik sizi ele geçiriyor, yazılanların gerçek olduğundan emin olduğunuz anda da içsel soruşturmalara, sosyolojik değerlendirmelere, otobiyografik hikâyeye teslim oluyorsunuz. Sonra içinizde Tezer Özlü’yü daha yakından tanımak ve hakkında yazılan her şeyi okumak isteği duymaya başlıyorsunuz. Özlü’nün hayatında önemli yeri olan iki dostuyla yazışmalarını: ‘Leyla Erbil’e Mektuplar’ (1995), Ferit Edgü’ye yazdığı mektupların yer aldığı ‘Her şeyin Sonundayım’ (2010) kitaplarını okuduktan sonra çerçeve ancak tamamlanıyor; onu bir insan olarak tanıyor ve yazdıklarının gerçek anlamı ve önemini keşfediyorsunuz.

Ankara’dan 1966 Ekim’inde Ferit Edgü’ye yazdığı mektupta Tezer Özlü’nün kendi kişiliği içinde yaşadığı bölünmeleri ve buna bağlı kopuşları görmeniz mümkün. “Burada bir ben var. Belki de bana benzemek isteyen birisi. Kafamın içinde her şey bir arada. Çocukluğum. Taşra. Erkekler. Sıkıntı. Ama kafam bomboş.” Öyle bir bölünmüşlük düşünün, kendiniz size yabancı. Bir yandan bomboşsunuz, öte yandan tüm benlikleriniz kol kola girmiş sohbet ediyorlar hem de yüksek sesle. Hangisi kendisi, hangisi kendine benzemeye çalışan yabancı. Zıtlaşan, yabancılaşan, ama bir arada ve aynı bedene hapsedilmiş, benler.

Kitaplarında yazmanın, Tezer Özlü için yalnız estetik değil, aynı zamanda etik bir sorun olduğunu açıkça görebiliyorsunuz. Toplumun ikiyüzlü ahlak anlayışını teşhir etmek istiyor. Mektuplarında yazdıklarımı anlamayacaklar ama yine de yazmalıyım, diyor. Varoluşunu anlayabilmek, anlamlandırabilmek için kendini yazıyor. İçindeki İsteksizliği, boşluğu sessizliği, hiçliği, bırakılmışlığı, durgunluğu, doyumsuzluğu anlatıyor. Sevginin başlangıcı ve sürecinin, o sevginin getireceği boşluk ve yalnızlıkla dolu bir sonu da içinde taşıdığını düşünüyor. İçindeki benler susmadıkça o da duramıyordu. Sıkıştığını hissettiğinde hiç düşünmeden bırakıyor, kaçıyor, kaçmak zorunda kalıyor. ‘Kentten ya da ülkeden ayrılmadığım günlerde oteli değiştiriyorum. Kendi kendimden böyle bir rahatlıkla, çıkıp gitmeyi nasıl da isterdim,’ diyordu. Kitabı yazarken Trieste’de üç gece üç ayrı otelde kalmıştı. ‘Hiçbir yerde olmak istemiyorum ki, bizim gibi kadınlar kocasına, çocuğuna hatta kendi içindeki ben’e dahi tahammül edemez’ derken içinde koşan çocuğu takip ediyordu.

Yaşamın Ucuna Yolculuk’ kitabı, Kafka, Svevo ve Pavese’nin yaşamlarını, kentlerini, evlerini, akrabalarını, dostlarını, mezarlarını, kafelerini, sokaklarını, ölümlerini, izlerini takip ettiği kadar aynı zamanda benlerden, geldiğini hissettiği ürkütücü bir sondan kaçışın da öyküsüdür. Kitabı yazdığı, Berlin-Prag-Viyana-Zagrep-Niş-Zagrep-Trieste-Torino-St. Stefano Belbo-Torino yolunda, On dört günde, ancak üç gece uyuyabilmişti. Trende, otel odalarında, kafelerde anı yaşarken, gezdiği kentleri, karşılaştığı insanları, içindeki benleri didikleyerek; bir kıtlıktan, bir susamışlıktan çıkmak istercesine yazıyor, yazıyor, yazıyordu.

Tezer Özlü Almanca yayınlanan kitabını, 1984 yılında bu kez Türkçe olarak tekrar yazıyor, Ferit Edgü’ye yolluyordu. Onun içinde yıllardır biriken yanardağın farkında olan Ferit Edgü metinden çok etkilenmiştir: ‘Bir İntiharın İzinde, müthiş bir kitap. Çok müthiş bir kitap. (Başka sözcük bulamıyorum.) Yıllar var ki böyle bir metin okumadım. (Tabii Türkçe metinlerden söz etmiyorum.) Bana gençlik yıllarımda Rimbaud’yu, Lautreamont’u daha sonra Kafka’yı, Rilke’yi, Hölderlin’i keşfettiğim günleri yaşattı. Birkaç yıl önce, çocukluğunun soğuk geceleri için düşünüp de söyleyemediğim, dile getiremediğim buydu işte: ‘O malzemenin öykülenmeye değin, böylesi bir çığlığa dönüşmesi gerektiğini düşlemiştim. Bana yaşamın ucuna yapılan yolculuklar gerek. Bu yolculuğun türü olur mu?’ derken de kitabın türü ne diyenleri cevaplıyordu. Aynı mektupta, Tezer Özlü’ye kitabın adını değiştirmeyi öneriyordu: ‘Kitabına ne güzel yakışırdı YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK Ama sen intiharın izini seçmişin. Hele alt başlık (Pavese üzerine çeşitlermeler) kendi kendine bir haksızlık. Belki başlangıçta bu izi sürmek istedin. Ama sonra, sürdüğün iz, bir de baktın ki (yazıp bitirdiğinde baktın mı?) kendi izin. Üstelik intiharının değil, yaşamının izi. İnsanlarla dolu yalnızlığının izi.’

 

Leyla Erbil’e yazdığı mektupta Aziz Nesin’e selam söyleyen, onu benim için öp diyen Tezer Özlü, ölümünden birkaç yıl sonra Aziz Nesin’in yazdığı Okuma Güncesinde ‘Çocukluğumun Soğuk Geceleri’ için yazdığı eleştiriyi duysa sanırım mezarında ters dönerdi: ‘Çocukluğumun Soğuk Geceleri‘nin en belirgin özelliği içtenliği… Hatta aşırı içtenliği bile denilebilir. Zaman zaman bu denli içtenlik gerekli mi diye de soruyordum kendime kitabı okurken. Yazarın içtenliğine sınır koymak doğru olur mu? Olmaz elbet… Ama bu kitaptaki içtenlik salt cinsel konuda olunca, şöyle de düşündüm: Yazar bir göstermeci, bir sergilemeci (teşhirci, egzibisyonist) mi? Çünkü kitap, yazın yoluyla gerçekleştirilmiş bir kendini sergilemecilik biçimini almış.’

Çağında yaşamış meslektaşları tarafından anlaşılamayan diğer yazarlar gibi- Ahmet Hamdi, Oğuz Atay- o da edebiyat çevreleri ve eleştirmenlerin olumlu ya da olumsuz tepkilerini boşuna beklemişti. Ferit Edgü ve Leyla Erbil’e yazdığı mektuplarda anlaşılmamaktan doğan bu kırgınlık açıkça görülüyor. Bir yazar olarak anlaşılmamayı derinden hisseden Ferit Edgü, sevgili dostunun gönlünü almak için yayınevine gelen birkaç okur mektubunu ona ulaştırıyor.

Yalnızlık kime yeter? Ne güzel bir kitap adı olurdu. Kim bilir, belki birisi böyle bir kitap yazmıştır. ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ kitabını okurken iki kadınla birlikteydim: Bir bene sıkışmış, hiçliğe, kaçınılmaz sona koşan yalnız bir kadın, diğeri de yalnız kalmayı istemeyen, varoluşu anlamlandırmaya çalışan başka bir kadın.

Ve son söz Tezer’in ( Ferit Edgü’ye yazdığı mektuptan): ‘…kitap benim varoluşumun ucuna yolculuk. Belki bundan sonra ölümümün ucuna da yolculuk edebilirim. Şimdilik daha bu kitaptan kopmadım. Beckett’imsi bir ölülükte yalnız, şimdilerde değiliz. Sen Beckett’i çevirdiğinden beri, Hakkâri’ye gittiğinden beri, yirmi yaşlarında bilinçlendiğimizden beri o ölülükteyiz. Çatlamamamız, Beckett kadar ölü görünmememiz, Şarklılığımız yüzünden. İç dünyamızın farklı olduğunu sanmıyorum.’

Bu satırları yazdıktan bir yıl kadar sonra hayatının son iki yılını geçirdiği Zürih’de tedavi olmayı reddettiği kanser sebebiyle hayatını kaybetti.

Ebedi uykusuna yattığı Aşiyan’a yolunuz düşerse, yanınıza siyah-beyaz taş baskısı bir masa örtüsü alın… ‘Taş baskısı örtüleri çok severim.’

 

 

 

 

 

 

3 thoughts on “Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk/ Kalgayhan Dönmez

  1. Işık Demirtaş dedi ki:

    Bu güzel yazı ile Tezer Özlü’ nün izlerini sürerek yeniden anmak benim açımdan çok anlamlı oldu Kalgay. Kalemine yüreğine sağlık.

    1. Kalgayhan Dönmez dedi ki:

      Işıkcım güzel ve destekleyici sözlerine teşekkür ederim. Selam ve sevgiler

  2. Kalgayhan Bey,
    Yalnızlıktan üşüyen Tezer Özlü’yü anmanız yanı sıra boyutlu biçimde yorumlamanız harika bir seçim olmuş. Değerli Aziz Nesin ustanın Okuma Güncesi’nde “Çocukluğumun Soğuk Geceleri” yapıtına yaptığı yorum beni dehşete düşürdü, üzdü. “Yazma”eyleminin kendisi, duygular, düşünceler teşhirciliktir aslında- eğer teşhircilik boyutuyla bakılırsa. Onun için “düşünce suçu” icat olunmuştur onca yazara, şaire, gazeteciye…Keşke ölümünden sonra yazılmasaymış bu yazı, kendini anlatacak bir yanıtı olabilseymiş Tezer Özlü’nün… Eleştirmenlik o nedenle çok önemli! Hangi gözlükten bakmak… Kaleminize sağlık. Her ikisi de huzur içinde uyusunlar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.