Şükrü Erbaş, Neşet Ertaş ve Zamana Sığmayan ama Türkülere ve Şiirlere Sığan Sonsuzluk

 

 

Akşam Şükrü Erbaş ile söyleşi programımız var. Hazır mıyım?

Soruları önceden hazırlamam bana ne kazandıracak? Ne kadar hazırlansam da engin bir denize, bir kayıkla açılıyorum sonunda. Fazla zamanım yok; ama asıl sorun da bu değil mi? Fazla zamanımız yok… İmbikten geçiriyoruz kendimizi belki de zamanın varlığı sanrısında; doğmak, büyümek ve ölüm izdüşümünde bir özeti anlatıyoruz her adımda. Neşet Ertaş’ın büyük yalnızlığı takılıyor aklıma; kendine uzak, herkeste yaşayan bir yağmur bulutu gibi…

 

Şükrü Erbaş didik didik etmiş o türkülere sığan yağmurların hepsini. Sesinde çocukluğundan kalan bir cesaretle yeniyor korkularını ve şiirlerindeki kelimelere yoldaş ediyor türkülerin görünmeyen notalarını… Yaşam biz dünyaya gelmeden önce oluşmuş bir disiplin ve bu ritmi cezalandırma hakkı görüyor insan kendinde. Kapitalist bir yolculuğun sancıları için ağrı kesiciler arıyor insanlar. Zamansal akışta zihnin akla evrilmesini engelleyen her şeye karşı birilerini arıyorlar.

Kuş Uçar Kanat Ağlar - Şükrü Erbaş - 1000Kitap

Bu coğrafyada bu cesareti kalplerimize üfleyen en önemli isimlerden biri Şükrü Erbaş. Onu söyleşide tahminimden daha çok tanıdığımı fark ediyorum. Necatigil’in öngördüğü hikâye-şiir türü onun retoriğinde zamanı yeniyor. Bana çocukluğunu anlatırken; “zamanımız yoktu bazı şeyleri yapmaya.” demişti. 68 Kuşağı ruhunu bambaşka bir perspektifle büyütmüş içinde ki zamanla bir meselesi olduğunu da anlatıyordu. Aile kavramı, dünyaya geliş sebebi, büyüme ve olan biteni algılama; kendinle ve her şeyle tanışma süreci… Notlar almak, onun deyimiyle gerçeklikle başa çıkma yolculuğu, şiirin gücüyle başka bir dünya yaratma hayaline dönüşüyor. Şiir onun sesinde babasıyla olan zaman kırıklıklarını, eşiyle olan dillere destan dostluğunu ve gençlerin dilinde de aşkı taşıyor. Yan odada o şiir yazarken sessizce ağlayan çiçekler ve sessizce yağan yağmur gibi “yaşıyoruz sessizce” diyor onun şiirleri. O en çok ama en çok haksızlığı dert bellemiş kendine. Okumak istediği kitabı satın alamayan bir gençle, bayramlık ayakkabısını gece koynuna alıp yatan çocuğun düşlem elçisi olmuş aslında o kendisinin de haberi olmadan.

 

Şükrü Erbaş bir ses, Şükrü Erbaş bir dosttan öte; tanımadan da varılan bir köy gibi açmış avuçlarını çocukluğuna, çocuklara ve çocukluğunu arayanlara. Coğrafyanın ağrı kesicisi diyeceğim ama aradığım kelime belki de bulunmamıştır başka dillerde de. Onun şiirleri sancı çekene kendini anlatmak gibi, onun hikâyeleri sancıya en dibe vurması için yol vermek gibi…

 

Şükrü Erbaş ile söyleşi bitiyor ve etkisinden birkaç gün çıkamıyordum. Sorular değildi başıma bela olan, cevaplar vermişti birçok; onlara sorular sormayı öğretmişti en çok: doğru soruyla çıkmak zamanın karşısına da… Türkülerden bahsetmişti en çok; Yunus’tan, Karacaoğlan’dan… Neşet Ertaş’ın bozulmamış zırhını giyiyordu aslında, türkülerin ağlatan zamansızlığında köy köy gezdiriyor halen bizi büyük şehirlerin sokaklarında. Sorularla savaşırken dediğim bir şey var ” insan en çok kendine uzak.” : Şükrü Erbaş, uzağı sesinde ve mürekkebinde taşıyor. Hikâye-şiir, düzyazı-şiir türünde yazıyor ama bir bilim kurgu zamansızlığında uzağı yakın ediyor, yakın olanın da aslında ne kadar uzak olabileceğini anlatıyor. O artık benim çocukluk arkadaşım…

Sevgi, saygı ve şiirle selamlıyorum üstadı… İyi ki varsın Şükrü Erbaş

 

Gencer Aytüre

 

One thought on “Şükrü Erbaş- Şiir Fakültesi/ Gencer Aytüre

  1. Sedef Ergürbüz dedi ki:

    Tam olan aslında çocuk halimiz ve o ruha yakınlaştıran bu büyük ustalara sonsuz teşekkürler…Emeğinize sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir