Sıkıntının Sıkıntısı

İçi fena sıkılıyordu. Kalk, üşenme, deniz kenarına git, geçer belki dedi. Metrodaki asap bozucu metalik uğultular, rayla tekerin düşüncelerine nispet yaparcasına itişmesi daha fazla içini kıydı, kararttı. Sıkıntısı daha da arttı.

Belki de vapura binip karşıya geçse daha iyi olurdu. Ne sıkıntı kalır ne efkâr diye düşündü. Boğaz bu, alır götürürdü; sıkıntıyı, çöpü, atılan her bir şeyi başka bir denize. Rahatlardı. Bir kitapta okumuştu: Şamanlar ruhu temizlensin diye cesedi rüzgâra emanet edermiş. İskelede Karaköy vapuru bekliyordu. Galata Köprüsü’nde aylak aylak balık tutanları düşündü, öff çok kalabalık, vazgeçti. Beşiktaş’a mı geçmeli yoksa, amann sende! Ne var ki orda. İnsan denizi. Kavak vapuru Kadıköy İskele’den kalkmazdı, tıka basa dolmuşa binip şimdi Üsküdar’a kim gidecekti.  Aklına Kız Kulesi gelince içindeki sıkıntı biraz dağılır gibi oldu. Her zamanki gibi kararsız kaldı. Nereye gideceğine karar veremediği için iki iskele arasında kaldı, beynamaz gibi dikildi durdu. Dur bakalım dedi. İşte her zamanki gibi yine boş konuşuyordu. Zaten öyle de böyle de aynı sıkıntı dedi. Düşünmek için önüne gelen ilk banka oturdu. Sıkıntısı artmasın diye düşünmemeye çalıştı. Denize baktı. Haydarpaşa’ya baktı. İnşaat hala devam ediyordu. Canı bu sefer de buna sıkıldı. Haydarpaşa’nın gelinine üzüldü. Kendine güldü. “Yaşı geçkin ama iyi parçaydı doğrusu” dedi ve bir daha güldü.

Bankı paylaştığı genç kız onun ikide bir gülmesinden korktu. Tedirgin oldu. Kalktı gitti. Bir eski balıkçı takası yanaştı beton dalgakırana. Kel kafalı, alnı güneşten kırış kırış, elleri nasırlı balıkçı, takayı urganla sabit demir halkaya bağladı. Kaptan köşkünün üzerinde Burak Kaptan yazıyordu, altında plakası 34 D 1525. Bak şu işe dedi, takanın bile plakası varmış…Burak Kaptan adı pek yakışmamıştı tekneye ve ihtiyara. İhtiyar Balıkçı adı daha iyi giderdi oysa, diye düşündü. Hareketlerindeki çeviklik ve güç onu şaşırttı. Sözünü geri aldı. Ona, yalnız Balıkçı demek daha iyi, diye düşündü. Belli ki ağları yeni toplamıştı. Güvertede yığım yığım duruyordu yosunuyla. Dümenin hemen yanında balık sandıkları gördü. Rızık çıkmış mıydı merak etti? Belleğinin köşesinden bir dize çıktı geldi: “Bugün açız diyordu peder, yarın lakin ümit ederim, oltaya bir balık değer.” Devamını ya da nerede okuduğunu hatırlayamadı. Belleğine söylendi.

Yanına biraz önce gidenin yerine başka bir genç kız oturdu. İçinden, “bunlar sıkkın insan bankları olmalı” dedi. O da diğeri gibi tedirgin ve üstüne üstlük diğerinden daha da sıkıntılı görünüyordu. Sinirli bir acelecilikle çantasını karıştırdı, bir sigara buldu, ateş arıyordu, etrafına baktı. Göz göze geldiler. Konuşmadan cebinden çıkardığı çakmağı uzattı. Kız maskesini indirdi, tam bir esmer güzeliydi. Sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti, çakmağı verirken gözlerini kırpıştırdı, belli belirsiz gülümsedi. Susarak konuşmaya başladılar. Başlarının üstünden birkaç martı uçtu, teklifsizce balıkçı takasına kondular. Avdan pay istiyorlardı. Haraç almaya gelmiş kabadayı gibiydiler. Yalnız Balıkçı sandığı açtı ve  birkaç sardalyeyi rıhtıma attı. Güngörmüş, günler görmüş olduğu belliydi. Avın bereketini korumaya çalışıyordu. Martılar ciyaklayarak rıhtıma hücum etti. Tepede dönen diğerleri geç kaldığının bilinciyle başka takalara uçtu.

Arka fonda birileri bağırıyordu. Bağırtılar artınca, sigaranın dumanını bütün hırsıyla ciğerine çeken kızla bir süredir devam ettirdikleri sessiz konuşmaları bölündü. Sıkıntıyla başlarını yeni sahneye çevirdiler. Çiçek tezgahındaki çingene kadın söyleniyordu. Elinde telsizle dolanan üniformanın hakkını vermeye çalışan zabıtaya çemkiriyordu. Martılar gibi onların da ekmek kavgası vardı. Gözü tekrar ada vapuruna binen günübirlik turistlere takıldı. Kırmızı hasır şapkasını bir eliyle, çantasını diğer eliyle tutmaya çalışan kadının yer kapma telaşıyla şile bezi elbisesini savura savura koşturduğunu gördü. Turuncu elbiseyi sevdi. Onun heyecanına katılmak istedi. Bugün ilk kez gülümsedi. Kendi de şaştı.

Robot gibi dimdik ayağa kalktı, yürümeye başladı. Tur-yol iskelesini geçti. Silikleşmiş Balon Kafe yazısını okudu. Önceki fırtınada yırtılmıştır diye tahmin etti. Balondan geriye kendi içi gibi paslı iskelet kalmıştı. Geçen kış sobalı kahvede içtiği acı kahveyi düşündü. Yoksa bir önceki yıl mı?  O günden ağzında kalan fazla kavrulmuş kahvenin tadını duyumsadı. Kiminle içtiğini hatırlayamadı. Daha doğrusu yüzünü hayal meyal hatırlıyor ama kadının adını çıkaramıyordu. Nedense isimleri aklında tutamıyordu. Bu kez önemsemedi. İzler hep siliniyordu. Boş ver dedi. Her hatırlayış farklı olduktan sonra adını hatırlasa ne olacaktı sanki. Hatıraları sürekli değiştiren belleğine kızdı. Baygın bir incir kokusu duydu. Yanından yüzüne sinmiş palyaço maskesiyle yaşlı bir patenci geçti. Yüzündeki maske gözlerine yapışmış acıyı gizlemeye yetmiyordu. Moda sahilinde betona sıkışmış son inciri düşündü. O da yalnızdı. Onun için de hayıflandı. İçi hala sıkılıyordu oysa meydanda kayan patenci dede muzip bir suratla bütün hünerlerini sergiliyordu.

 

 

6 thoughts on “Sıkıntının Sıkıntısı/ Kalgayhan Dönmez

  1. Kalgayhan Bey İstanbul, deniz kokan yazınız Sait Faik tadında, keyifle okudum, kaleminize sağlık…

    1. panzehir_dergi dedi ki:

      Berna Hanım teşekkür ederim.

  2. Birsen Karaloglu dedi ki:

    Kalgayhancım,
    Kutluyorum. Kısa hikaye dalında kalıcı olmaya gelmektesin. Hoş gelişler ola arkadaşım.

    1. panzehir_dergi dedi ki:

      Birsencim her zaman ki nezaketine ve ilgine teşekkür ederim.

  3. Alev dedi ki:

    “Hatıraları sürekli değişen belleğine kızdı”
    Bugün açız yine evlatlarım diyordu peder gibi bir şeydi galiba öykünüzdeki şiir ve “devamını ve nereden hatırladığını bilemedi.”
    Gördüğünüz gibi benim hafızam daha beter
    Muhteşem bir öykü olmuş çok beğendim

  4. Alev dedi ki:

    Çok beğendim göndermelerinizi ayrıca çok beğendim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir