Şehreküstü

İki yüz metrelik toprak yolu ağır çekim yürüyoruz. Güneşli sarı sıcak bir gün. Koca bir düzlüğün ortasında sanki film çekimi için kurulmuş bir platodayız. Sanırsınız ki yönetmen buyrultusuyla birazdan tabancalar, tüfekler patlayacak. Ovanın ortasında tek başına dikilen demir kapı absürt ötesi bir şey. Gerçi sağlı sollu dikenli teller göze çarpıyor ama yine de anlamsız, iğreti, gülünç görünen kapı boşlukta sallanıyor gibi. Üzerine sarılmış zincir bir kürek mahpusunun ayağındakini anımsatırcasına iki yandan aşağı sarkıyor, bir asma kilit eksik. Göz alabildiğince uzanan ovada sanki iri burunlulara ait komşu çiftliği ziyarete giden yelken kulaklarız…

Bu sahnenin ciddi olması gerek oysa yürüyenler şen şakrak. Kendi aralarında şakalaşıp, gülüşüyorlar. Fazıl Başkan hepimizi ciddiyete davet ediyor. Bize resmi bir heyet, özel bir görevdeymişiz gibi davranıyor. Üzerimizde spor kıyafetler, eşofmanlar, lastik ayakkabılar var. Bir tek Fazıl abi lacivertler içinde ve her zamanki gibi kırmızı kravatlı, rugan ayakkabılı. Borsalino şapkası selam vermek için elinde. Ciddiyetini bozan tek şey ise boğazı ile yakası arasına ensedeki teri almak için kıstırılmış pötikareli bir mendil. Temsil görevi olsa olsa ona yaraşır ve uygun görünüyor. Biz, başıbozuk sayılmasak da kamusal bir heyet görünümünden çok uzağız. Aslında, Gaziantep’e özel maç yapmaya gelmiş Mülkiye Basketbol Takımı oyuncularıyız…

Aslında festival dün gece Ankara’dan yola çıkarken başladı. Tanrıverdi Otobüs Şirketi’nin saat dokuzda, otobüs garajından kalkan lüks seferinde… Nedense o yıllar her şeyin başına bir lüks sözcüğü kondurulurdu. Zaten başımıza ne geldiyse bir o sözcükten bir de öz hakiki sözcüğünden gelmişti. Artık her yere tahtırevanla gitmeye başlamıştık. Daha azı necip milletimizi kurtarmaz olmuştu. Anlayacağınız beylikler kalksa bile beyzadelik tam gaz devamdı.

Toprak yolun orta yerine yaklaşırken yolun diğer başında sicilyavari, çizgili lacivert takım elbise giymiş Azez Kaymakamı göründü. Arkasında yerel kıyafetli, başları poşulu on beş-yirmi adamıyla beraber bize doğru yürüyordu. Belleğimde birden familya, cosa nostra ve Marlon Brando görüntüleri geldi. Bizim yan ne kadar tuhaf görünüyorsa inanın onlar daha da tuhaflardı. Sahneyi şöyle anlatayım artık siz de gözünüzde canlandırın: Aniden ortaya çıkan bir hortum tozu toprağı havaya kaldırmış. Kum zerrelerinden korunmak için sağa sola yalpalayarak yürüyenler gözleri kısmış, kaşlar çatılmış, eller gizlenmiş sanki koltuk altındaki silah üstünde. Rüzgarla kökünden sökülmüş birkaç kök çalı havada uçuşuyor. Ağzını kapatmayı unutmuş toy sporcular, kum fırtınası içinde çıtır çıtır kum çiğniyorlar. Tanışmaya, merhabalaşmaya değil de aralarındaki anlaşmazlığı çözmek için sınırın sıfır noktasında çatışmaya giden iki çete gibiyiz. Uzaklardan derin bir ıslıkla beraber devsel bir üfleme sesi geliyor. Gökten mi, dağların ardından mı geldiği anlaşılamayan bu acayip, ürkütücü sesler ortama ayrı bir gerginlik katıyor. Sanki bir Tarkovski filmi çekiliyor. Yerden uçan çalılarla birlikte uzakları tarayan kamera aniden yakın çekime geçiyor, kapıya odaklanıyor. İğreti, paslı demir kapının iki kanadı, gıcırtılar eşliğinde iki tarafın görevlileri tarafından açılıyor ve büyük buluşma gerçekleşiyor.

Fazıl Başkan bir elense çekip burnunun yanında kara bir şark çıbanı olan Kaymakamı, iki yanağından defalarca öpüyor. Cepheden henüz dönmüş, iki yıldır görmediği kardeşini özlemle öper gibi. Ağzımızda çiğnediğimiz kum zerrelerini tükürüp ‘Suriyeli Kaymakamlar da Fazıl Başkan’dan sorulur’ deyip gülüşüyoruz. Azez Kaymakamı, bize dönüp sesini yükselterek ‘Ehlen ve sehlen, ya Mülkiye, tafaddal’ diyor. Ya Mülkiye sözünü duyar duymaz, peşreve katılıp önceden Fazıl Başkan’ın öğrettiği sözcükleri haykırıyoruz: ‘Şükran Ceziren.’

Önde Kaymakam ve Başkan arkada basketbol takımı pasaportsuz Suriye topraklarına giriyoruz. Fazıl Başkan’ın daha önceki açıklaması kulağımızda küpe: ‘Toprak yoldan ayrılmayın, her yer mayın dolu, bana parçalarınızı toplatmayın.’ Yürürken sağlı sollu tümseklere bakıp içimiz titriyor. Birkaç dakika sonra önünde rüzgârdan lime lime olmuş Suriye bayrağı dalgalanan, sınır karakolu olduğunu sandığım sarı bir binaya giriyoruz. Sedirlere buyur ediliyoruz. Kulpsuz fincanla mırra ikram ediyorlar. Bakır kahve güğümüyle bir adam sürekli dolaşıp elimizdeki fincanları tekrar tekrar dolduruyor. Takımca kahveden hoplamak üzereyken, Fazıl Başkan ‘Gerzekler fincanı ters çevirin, yoksa ikrama devam ederler’ diyor. Uyarı üzerine yere bırakıyoruz. Burada bir zılgıt daha yiyoruz: ‘Ulan, yere koymayın, beğenmediğinizi düşünürler, tepsiye koyun!’ Bu seferde aramızdan biri, tepsiye kapalı koymayın; bu da beni evlendir demekmiş, demez mi! Gülmekten kırılıyoruz. Fazıl Başkan sululuğumuza çıldırıyor. İçimden, anasını sattığımın fincanı, benim yerine konuşup duruyor. Susturmak için; en iyisi cebime atayım, diyorum.

Sedirde otururken acı kahveye rağmen uykusuzluktan neredeyse gözlerim kapanacak, esniyorum… Dün akşam Tanrıverdi Seyahat ile gelirken saat başı uyandığımız aklıma geliyor. Gece boyu, arabalı polis ekipleri tarafından il sınırlarında durduruluyoruz. Ankara’dan, Gazi Antep’e kadar bütün illerin emniyet teşkilatı ayakta. Bizim geçişimiz izleniyor. Okuldan arkadaşı olan valiler Fazıl Başkan’ı selamlıyor. Yoksa dilinden ve elinden kurtulamazlar. Orta Anadolu’dan, Ulukışla yoluyla Çukurova’ya iniyoruz. Faruk Nafiz el verecek, Güneydoğu’ya varacağız… İkide bir uyanıp aynı cümleleri duymaktan sıkıldık: ‘Dokuzuncu Daire Başkanı Fazıl benim.’ Allahtan Fazıl Başkan hem şoför yanı hem de cam kenarı seviyor. Polisler, hoş geldiniz, güle güle dedikten sonra pek arkalara bulaşmadan çabucak otobüsten iniyorlar. Otobüsü paylaştığımız diğer yolcular, şüphesiz bizden daha şaşkın; ikide bir duydukları dokuzuncu dairenin, İngilizlerin em ay beş’i (Mİ 5)  gibi gizli bir örgüt olduğunu filan sanıyor, olabilirler. Gerçi yurdum insanı duyduğu, okuduğu öykülerden bilse bilse ancak ikinci şubeyi bilir ya, neyse…

Ziyaretin kısası zararsızdır deyip din kardeşlerimizle vedalaşıyoruz. Kısa zamanda nerdeyse akraba olduk. Öğrendiğimize göre de Benli Belkıs’ın Kilis ve Gazi Antep’te akrabaları varmış. Böyle, ülkeden ülkeye yapılan yolculuk karnımızı fena acıktırıyor. Akşam yemeğine İmam Çağdaş’a davetliyiz. Çağdaşlaşma diye ben buna derim. Fazıl Başkan lokantaya girmeden önce ‘Aç gözlülük etmeyin, normal yiyin’ diye tembih ediyor. Fakat kim dinler. Sporcu milleti buldu mu, dibine darı ekmeden bırakmaz. Kebabı, fındığı, içlisi, yuvalaması, baklavası derken iki arkadaşımız mide fesadına uğrayıp direk tuvaletin yolunu tutuyorlar. Duvarlarda İmam Çağdaş’a yemek için gelen meşhurların resimleri asılmış. Kimler yok ki, olmayanları saysak daha kolay olacak. Şöyle özetleyebilirim: Buraya bir Stalin gelmemiş bir de Hitler.

Maçımız saat üçte, ondan evvel cadde üstündeki Amerikan Pazarına gidiyoruz. Hem ithali yasak hem kaçak mallar mağazalarda açıktan satılıyor.  Ankara’dan verilen siparişler var, onlar alınacak. Memlekette o yıllar tuhaf uygulamalar geçerli. Kaçak malı almakta sorun yok, serbestçe satılıyor, fakat şehir çıkışlarındaki polis kaçak eşyaya el koyuyor. Don Comilio’nun köpeği durumu var mı, bilemiyorum, günahı boyunlarına.  Gazetede okumuştum: Tiyatrocu Lale Oraloğlu çeyiz sandığındaki Japon Kahve takımı ile yakalanmış, hakkında kaçakçılıktan dava açılmıştı…

Bir arkadaşım oto radyo teybi ve hoparlör istedi. Gülmeyin, o yıllarda arabalar fabrikadan çıplak çıkıyor, porno dergiler ise poşetli. Teyp, radyo, emniyet kemeri, koltuk başlığı hatta sağ ayna sonradan takılıyor. Bir de millette bir aksesuar merakı, inanılacak gibi değil. Araban olmasından daha önemlisi full aksesuar olması. Arabası aksesuarsız olana kimse kız vermiyor. Arabalara alır almaz; direksiyon kılıfı, vites topuzu, diğer sürücüyü kör etmek için tampona projektör, geldiğin belli olsun diye patlak eksoz, şanına uygun havalı korna takılıyor; ayrıca koltuk döşemesi bozulmasın diye koltuklara çeşit çeşit kılıf geçiriliyor. Evlerimizdeki televizyon danteli ve koltuk örtülerinden kalan bir alışkanlık. Freud ne kadar haklıymış. Erkek çocukların anası arabada bile insanın peşini bırakmıyor. Hele Alamancıların tepesinden el salladıkları şipitaklı arabalar, yazın ortalığı kavuruyor. Üzerinize afiyet, bir de tepesi açık modası şehre yayılınca, millet kış vakti yepyeni arabaların tavanını kestirtmeye koşturuyor.

Özel maçı kiminle yapacağımız son ana kadar saklanıyor. Aynı zamanda Gazi Antep’e bizi davet eden meçhul davet sahibini de kimse bilmiyor. Tek bildiğimiz, şehirde basketbolun tanınması, sevilmesi ve bir de Mülkiye’yi temsil etmek üzere buralarda olduğumuz. Bizim o seyahatten birkaç yıl sonra Murat Didin Beslen takımını kuracak ve şehri makarnayla besleyecek ama daha o günlere hayli vakit var. Belki de sebebi ziyaretimizin en önemli nedeni, Fazıl Başkan’ın Ayıntaplı oluşu. Neyse, ticarete devam. Amerikan pazarında mallar Amerikan değil çoğunlukla Made in Japan, tuhaf ama Japonya dandik malların ülkesi kabul ediliyor. O günlerde malın iyisi, Amerikan olacak, olmazsa bi zahmet Alman’a razı oluyoruz…

Kent, Palmall, King Edward diye bağıran çocuklar grubun etrafını sarıyor. Aramızda içici yok, satıcıyız deyip çocuklardan kurtuluyoruz. Kız arkadaşlara hediye parfüm almalı. Ne de olsa annemizin limon kolonyası çağı sona eriyor. Lunaparktaki çocuklar gibiyiz. Nereye bakacağımızı şaşırdık. Ankara’da olmayan her mal büyüleyici geliyor. Doğu’nun Paris’i dedikleri yer bura mıydı, yoksa? Levis Jean pantolon deniyorum. O yıllarda nedense cine kot denirdi, artık kumaşın cinsi mi yoksa, Amerikan kot kafa tıraşı yüzünden mi, orasını pek bilemiyorum… Amerika’ya şiddetle karşıyız ama Amerikan Cini farklı. O Cin çarpar mı, çarpmaz mı o da başka bir tartışma… Birden sınıftayım, Özer Ozankaya Hocam anlatıyor. Ya neyse, o derin bir konu, şimdi girmeyelim. Sonra, Ziya Gökalp’e kadar gideriz, hikâyeden çıkarsak kuyuya düşeriz.

Sahaya çıkıyoruz. Karşı takım çoktan ısınmaya başlamış. Severim sarı-kırmızı renkleri. Göz ucuyla sporcuların üstündeki eşofmanların arkasını okuyorum: ‘Şehreküstü’ Gazi Antep’in bir mahallesiymiş.

Ayıp olur diye, soramıyorum. Kendi halinde bir mahalle koca şehre niye küser ki… Belki de istediği kızı vermemişlerdir, kim bilir?

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir