??
Kalgayhan Dönmez

ŞAHİT OLMAMAYI TERCİH EDERDİM

Ben, avare avare Balat’ta dolaşırken kapıda afişini gördüğü oda tiyatrosunu merak edip bodrum kata inen talihsiz, meraklı bir seyirci müsveddesiyim. Müsvedde diyorum çünkü söz konusu oyunu seyretme şansım hiç olmadı.

 

Merdivenlerden inerken başıma gelecekleri önceden bilseydim Balat’a dahi gelmezdim. Girişte, Oda Tiyatrosu yazan afişin altında bir an tereddüt ettim. Her zamanki tedirginliğimle sağımı solumu yokladım. Kimsecikler yoktu, olağan dışı bir şey görmedim. Cesaretlenip merdivenlerden aşağı indim.
Yirmi basamak sonra kendimi karanlık bir koridorda buldum.  Gözlerim karanlığa alışınca tünelin sonundaki titrek ışığa doğru yöneldim. Keskin bir küf kokusu geliyordu. Güherçile olmalıydı. Toprak altındaydım, normaldi. Karşıma çıkan iki seçenekten ışığın daha belirgin göründüğü tarafa yürüdüm. Işığı çarpıtarak yansıtan karelere bölünmüş aynayı, kıyafetlerin, makyaj masasının bulunduğu, kulise benzeyen dar, ara odayı geçtim. Lata döşeli zemin ayağımın altında gıcırdıyordu. Ürktüm. İçim bir tuhaf oldu. Karanlığın içinde fark edemediğim son merdiven basamağına takıldım. Az kalsın yere kapaklanıyordum. Can havliyle doğrulduğumda etajerin üzerinde yanan mum ışığının ölgünce aydınlattığı bir sahnenin ortasında olduğumu anladım.
Seyirciler için dizilmiş sandalyelerin bulunduğu karşı taraftan içli bir ağlama sesi geliyordu. İniltiler ve hıçkırıklar bende önce bir çocuğun ağladığı izlemini yarattı.  Mum ışığını arkama alınca fark ettim ki ağlayan genç bir kadındı. Şaşırmıştım. Hiç beklemediğim bu sahne karşısında ne yapmam, nasıl davranmam gerektiğini bilemiyordum. Bir oyun mu seyrediyordum, yanlışlıkla oyuna mı dâhil olmuştum yoksa gerçekte oyuna mı getirilmiştim?
Korkuyla delilik arasında gidip geldim. İçimdeki ürperti ağır basıyordu. Heyecanla titredim. Yüreğimden gelen gürültü, düşünmemi engelliyordu. Karar veremiyor, bilinçle fikir yürütemiyor, istemsizce olayın içine sürükleniyordum. Böyle bir sahneye şahit olmamayı tercih ederdim, diye düşünüyordum.
Ne yapacağımı bilmez halde, iç çeke çeke, kederle ağlayan kadının yanındaki sandalyeye oturdum. Titrek mum ışıkları tuhaf daireler çizerek sahneyi çizgilere bölüyor, nesneleri büyütüyor, içime saldığı merak ve korkuyla ortamı daha da esrarlı hale getiriyordu. Sanırım yanlış kapıdan girmiş olmalıydım. Yapılan her yanlış seçim hayatta nelere mal oluyordu.
Dikkatle kadını gözlerken birden burnuma hoş, aromalı bir koku geldi. Ağlama arasından sayıklar gibi söylediği “hırsızlar, namussuzlar, çaldılar” sözcüklerini duydum. En az kadınınki kadar kısık ve anlaşılmaz bir sesle “İyi misiniz?” dedim. Soru cümlem ağır siyah perdeler tarafından emilip yutuldu. Korkudan ölmek üzere olduğum her halimden belli oluyordu. Dehşetle etrafa baktım. Gözlerim karanlığa iyiden iyiye alışmıştı. Tavanı, duvarları, her yeri kolaçan ettim. Tehlike nereden gelecek diye hesaplamaya çalıştım. Ciddi bir baskı altındaydım.
Yoksa gizlice izleniyor muyduk? Gözetlendiğim düşüncesi beni fena halde rahatsız etti. Aklıma büyük ağabey geldi, ürperdim. İçimden tiyatro merakıma lanet okuyordum. Şimdi düşünüyorum da o ilanı hiç görmemiş olmayı tercih ederdim.
Yanında oturduğum kadının ağlamaları histerik çığlıklara dönmüştü. Sanki başına gelmiş kötü bir olayı anlatmaya çalışıyor, şikâyet ediyor ya da verilen rolü çok iyi oynuyordu. Bilemedim. Ben bu işin neresindeydim? Seyirci ve oyuncu arasındaki ince çizgide savruluyordum. Benden ne bekleniyordu?
Kadın bir iç çekiş anında “Komiser Cevat, Cibali Karakolu” diye mırıldandı. Sözleri anlamlandırmaya çalışırken şefkatle karışık bir acıma duygusu hissettim. Erkekler ağlayan kadınlara neden dayanamazlar? Bu kez de öyle olmuştu.
Kafasını kaldırıp uzaktaki belirsiz bir noktaya baktı. Yüzünü gördüm. Gözleri doğuştan sürmeliydi. Irmağa su içmeye gelmiş ürkek bir ceylan gibiydi. İri iri gözyaşları döküyordu. Güzeldi; mavi siyah saçları vardı. Egzotik bir çiçek gibi kokuyordu. Korkudan ölsem de o an orada ona sarılma isteği duydum. Teskin etmek için miydi, ondan hoşlanmış mıydım? Başka yerde başka şartlarda karşılaşsak kendimi tutamaz ona hemen sarılırdım. Başımı döndüren koku misk ya da sandal ağacı olmalıydı. Ayartıcı tütsülere oldum olası bayılırdım. Onunla Buda’nın evinde yalnız olmayı tercih ederdim. Maalesef yalnız değildik. Dedim ya, sanki birileri bizi gözetliyordu.
Perde arkasından ayak sesleri duyar gibi oldum. Gözlerimi ağlayan kadından alıp sahneye çevirdim. O anda bütün hücrelerimde hissettiğim derin korku olmasa, başımı hiç çevirmez, sürmeli gözlerde tutuklu kalmak isterdim. Sahne ve dekor aniden değişmişti. Fakat etrafta kimse görünmüyordu. Dekoru bu kadar çabuk kim değiştirmişti? Kalbimin gürültüsü daha da artmıştı. Dikkatle sahneyi incelemeye başladım. Artık karanlıkta her şeyi görüyordum. Var olduğu mekâna alışıp bir süre sonra adeta görmeye başlayan bir kör gibiydim.
Yıkık surlara dayanmış kapıda pirinç bir tabela, bir masa, bir daktilo, iki sandalye. Uzak planda paslı demir parmaklıkların çevirdiği bir hücre…
Şaşkınlıkla sahnedeki bu ani değişimi kavramaya çalışırken buyurgan, tok bir ses duydum.
“Yüz numaralı dosya, konuş!”
Heyecandan titriyordum. Göz ucuyla kadına baktım. Artık ağlamıyordu. Nemli ve sürmeli gözleriyle bana bakıyordu. Kasıklarımda tarifsiz bir işeme isteği duydum. Neredeyse altıma yapacaktım.
Anlamsızca “Yüznumara var mı?” diye sordum.
“Yok” dedi ses kararlılıkla.
“O halde nereye yapıyorsunuz?”
Tok ses gırtlağını temizleyip konuştu.
“Bazen eve kadar tutuyorum, bazen sur dibine, bazen de köşedeki sabahçı kahvesine. Şeyimin kâhyası mısın be kardeşim?”
Nefesim kesildi. Kardeşim lafından hep korkardım. Nedense aklıma dayak, kötü muamele, işkenceyi getirirdi.
Hafif bir rüzgâr esti. Belki birileri bir yerden kapı açtı, cereyan yaptı. Cılız mumlar söndü. Artık bütün salon ve sahne zifiri karanlığa gömülmüştü. Yanımda oturan kadının hissi yok olmuştu. Elimle sandalyeyi yokladım. Boştu…
Birdenbire ışıklar yandı. Bütün takip spotları üstüme çevrilmişti. Şimdi de yoğun ışıktan kör olmuştum. Bir anda kendimi sorgulanan bir sanık gibi hissettim. Bu sahnenin içinden çıkıp hemen kaçıp kurtulmak, tekrar kendi gerçekliğime dönmek istiyordum. Gel gelelim sandalye kıçıma yapışmış gibiydi; kalkamıyor hatta kıpırdayamıyordum. Yeniden güherçile kokusunu duydum. Burnumun kemiği sızladı.
Aynı buyurgan, tok ses yeniden peyda oldu.
“Şüpheli konuş!”
Kafamın içi allak bullaktı. Sanık mıydım, şüpheli miydim? Yargılayıcı sesin son darbesi hayli sert geldi.
“Oyunu sen mi çaldın?”
Lafı gevelemeye, korkudan saçmalamaya başladım. Kelimeler bir türlü bir araya gelip cümle olamıyorlardı.
“Balat’a geldim de… Eh he he… İlk gedik. Sürmeli gözler, ağlıyordu… Vapurlar, Haliç…”
Kesik kesik nefes alıyordum. Zihnimi toparlayamıyor, akıntıya karşı kürek çeker gibi olduğum yerde debeleniyordum.
Üzerime tutulan spotlar tak diye kapandı! Yeniden karanlığa dönüş beni bir nebze rahatlattı. Bir serinlik hissettim. İçim geçti, göz kapaklarım ağırlaştı.
Alkışlar! Büyük bir gürültüyle, uykuda uçurumdan düşer gibi sıçradım. Salon bomboştu ama sanki yüzlerce seyirci beni alkışlıyordu. İşittiğim, hoparlörlerden gelen bir ses kaydı mıydı? Oysa alkışlar, gerçek sesler kadar canlı ve anlamlıydı.
Çok geçmeden alkışlar azalarak kesildi. Fuaye tarafında ölgün bir ampul yandı. Salonu boşaltan hayalet seyircilerin uğultusu ve ayak sesleri duyuldu. Etrafıma bakındım. Yalnızdım, kimseler yoktu.
Sakince oturduğum yerden kalktım. Koridordan geçtim. Basamakları ağır ağır çıktım. Kapının önünde bir süre durup derin derin nefes aldım. Hiçbir şey olmamış gibi sokaktaki avare insanların arasına karıştım.
Şimdi düşünüyorum da; oda tiyatrosuyla karşılaşıp üzerinde “Cibali Şekispiri” yazan afişi ilk gördüğümde oyundan şüphe etmiş olmayı tercih ederdim.
 

Daha fazla öykü okumak için lütfen buraya tıklayın.

Yazarımız Kalgayhan Dönmez’in öykülerine buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.