Rider’ın Ölümü

İlişkimiz başlayalı kaç mevsim geçti, bilmiyorum. Onunla yollarımızın nerede kesiştiğini de pek hatırlayamıyorum. İlişkimizin bu kadar uzun süreceğini, birbirimize böylesine bağlanabileceğimizi bilebilseydim o özel günü ve anı mutlak bir yere not alır, hafızamda kolayca silinmeyecek bir yere yerleştirirdim fakat dürüstçe söylemek gerekirse; bizimkisi ilk görüşte aşk değildi. İlişkimiz bir gereklilikten doğmuştu….

Onunla ilk kez belki Hong Kong Repulse Bay’de belki de Venice Beach’de tanışmıştık. Dediğim gibi ilişkimiz oldukça sıradan başlamıştı, fakat ilerleyen aylar içinde ona ısındım, onsuz yapamaz oldum. Şimdi düşünüyorum da yaz güneşinde yanmış hatta kara bir kuğu gibi kapkara ışıldayan gövdesi, üstündeki gümüş şeritli v kesimli dekolte mini elbisesi, seksi pürüzsüz sırtı ile her seferinde biraz daha çok aklımı başımdan alıyordu. Sormak zorunda kalmamıştım, tanıştığımızda adı yaka kartında yazılıydı: Rider. Ona tam manasıyla yakışan bir isimdi Rider. O kara bir panter gibi vahşi, hızlı bir akıncı; hatırı sayılır bir esmer güzeliydi. Bazı varlıklar sizi hemen cezbeder, ruhunuza girer, sizi ansızın ele geçirir ya! İşte onunla karşılaşmamızda da aynen böyle olmuştu.

Onunla bir sürü ülke, onlarca tatil beldesi gezdik. On yıl içinde hemen hemen bütün kıtalara ayak bastık. Hatta favori şehirlerimize birkaç kez gittik. İnişli çıkışlı bir ilişkimiz olsa da beraber ortak hatıralar oluşturduk. Ben onu taşıdım o da beni. Şüphesiz birbirimizden sıkıldığımız anlar da oldu. Fakat bütün bu yıllar boyunca saygı ve sevgi çerçevesinde seviyeli ilişkimizi korumayı başardık. Sevgi bu kadar uzun sürmez, sizinkisi olsa olsa alışkanlıktır, diyenler olabilir. Ne fark eder ki insan için tahammülü öğrenmek, sabretmesini bilmek de başlı başına bir meziyettir… Yıllar geçtikçe huysuzluğum daha da artmıştı. O hiç dert etmedi huysuz bir ihtiyara katlanmaya devam etti. Kuşkusuz doğa onun da üzerinde yıkımını yapmış, o ilk günkü gençliğinden, çevikliğinden, diriliğinden eser kalmamıştı, aynen benim gibi. İnsan ne tuhaf, hayat hep aynen devam edecek sanıyor, ancak yaşlanınca bir sonumuz olduğu, her doğanın ölmesinin de kaçınılmaz olduğu fikri bizi ele geçiriyordu. Yaşarken sürekli şikâyet ettiğimiz hayat ölüm yaklaşınca kıymete biniyor, ölüm korkusu iki yakamıza yapışıyordu.

Son zamanlarda ne zaman yüzüne baksam onu solmuş, sararmış görüyordum. O da birkaç aydır sürekli sırtındaki ağrılardan yakınıyordu. Ona yaşama sevinci aşılamak, moral vermek için karantina günleri biter bitmez çok sevdiği güneyde bir tatil sözü vermiştim. İşte geçen hafta çıktığımız Belek tatiline bu düşünceler ve duygularla başlamıştık. Karşımızda: Dev kaplumbağa Caretta Carettaların yumurtladığı sahilde sırtını ormana yaslamış, fıstık çamları, palmiyeler zakkumlar arasında bir otel bulunca keyfimiz de yerine gelmişti. Hele gittiğimizin üçüncü gecesinde iskelede yürürken kumların arasında açtığı devasa bir çukura yumurtalarını bırakan bir anne Caretta bizi yaşamın sürekliliği, naifliği, hoşluğu konusunda sarhoş etmişti. Bu hayat her an karşılaşılacak sürprizler için bile doyasıya yaşamayı hak ediyordu.

Tatilimizin dördüncü gününün sabahında ilk kez sahile gitmek istemedi. Oysa kumları, dalgayı, iskeleyi güneşlenmeyi çok severdi. Israrım üzerine kalktı balkondan denize baktı. Beni tatilde odaya mahkûm etmemek için her zamanki düşünceli, zarif haliyle ve hüzünlü gözlerini gözlerimden kaçırarak: Haydi deniz bizi bekler, dedi.  O günün hayatımın en tuhaf, en inanılmaz günü olacağını şüphesiz önceden tahmin edemezdim. Sahile giden yol, her iki tarafı çiçekle bezenmiş, devasa havuzların ve su parklarının arasından geçen uzunca bir yoldu. İskeleye vardığımızda yüzünde oraya kadar gelmeyi başarmış olmanın getirdiği mutluluğu gördüm, sevindim. Deniz, kum, yürüyüş ona iyi gelmişti. Hatta espriler yapıp beni güldürmeye çalışıyordu…

Dalgaların davetiyle yüzmek istedim, ben girmeyeceğim sen yüz dedi. Yattığım şezlongdan ayağa kalktım. Henüz bir adım atmıştım ki iskele ucundaki güneşlenme terası üstünde ayağıma bir tümsek takıldı. Şaşırmıştım. Dümdüz çakılmış tahtaların üstünde normalde herhangi bir engel olmamalıydı. Eğildim. Siyah renkli, haylice eskimiş büyükçe bir lastik parçası. İşte o an terliğimin sağ tekinin topuk kısmının yarısına kadar kopmuş halde iskelede boylu boyunca yattığını gördüm. Beynimden vurulmuşa döndüm. Gözlerimden aşağı istemsizce süzülen yaşları durduramıyordum. Kadim dostum, canım, cefakâr terliğim aynen tehlikeyle karşılaşan bir kertenkelenin kuyruğundan vaz geçmesi gibi tabanının büyükçe bir kısmını yerde, savaş meydanında bırakmıştı. İkiye ayrılmıştı ama hala beni taşımak üzere üst kısmına sahip çıkmıştı. Teslim olmamıştı. O bir kahramandı. Italo Calvino görse, onun dahi gözleri yaşarırdı. Kötü tarafını arkada bırakmış iyi tarafıyla hala yanımda yer almaktaydı. O benim ikiye bölünen vikontumdu. Bırak ağlamayı dedi. Sarsılmıştım ama onun bu cesaret gösterisinden de müthiş etkilenmiştim. Onunla gurur duyuyordum. Haydi, odamıza dönelim, dedi. Komutanından emir alan bir asker gibi söyleneni yaptım, eşyaları topladım. Odaya dönmeye hazırdık. Başlangıçta yavaş bir yürüyüşle tahta iskeleyi bitirdik ve sonra odamıza giden yolun beton bölümünü yürümeye başladık. İşte tam o anda ikinci darbe geldi. Talihsizlikler teker teker gelmezdi. Terliğimin sağ tekinin üst parçası alt parçasından hem ön hem de arka tarafından yarısına kadar ayrıldı. Durdum, onu ihtimamla elime aldım. Sadece parmak arasına takılan v parçasının altındaki bir nokta yapışık kalmış, kalan kısmının tamamı alt bedenden sıyrılmıştı. İçi görünüyordu. İki katın arasına kumlar girmişti. Bu durum üzerinde yürürken canını çok acıtmış olmalıydı. Sol teki kıskanan sağ tek de bu kez tam manasıyla ikiye bölünmüştü. İkiye bölünen vikont rolünü yalnızca sola bırakmak istememişti sanki ona nazire yapıyordu. Her ikisi de ağır yaralıydı fakat savaş meydanını bırakıp kaçmıyorlardı. Anladığım kadarıyla savaşarak, çınarlar gibi ayakta ölmek istiyorlardı. Sağ tekin de sol tek gibi konuşacak mecali kalmamıştı. Buna rağmen son derece tok ve emredici bir sesle: Beni hemen yere bırak, son görevimizi tamamlayalım, dedi… Şimdi daha iyi anlıyordum: O benimle bütün yıpranmışlığına karşın son kez tatil yapmak istemişti, onun için yedek terlik alıp almadığımı defalarca kontrol etmişti. Şimdi de son yolculuğunu bir vikonta yaraşan görev aşkıyla bitirmek istiyordu. Benimle geçirdiği bu son anları, son metreleri dimdik yürüyecekti…

Rider son yolculuğuna İskeleden başladı. On yaşının -insan yaşıyla yüz yaş oluyor- verdiği yaşlılık, yıpranmışlık, yorgunlukla ayaklarımın altından zorlukla kaldırdığı gözlerini gözlerime dikti. Emektar dostum, daha önce hiç şahit olmadığım kadar yorgun ve hasta görünüyordu, nefes nefeseydi. Emekliliği yıllar önce gelmiş olsa da tanıştığımız günden beri birbirimize duyduğumuz derin sevgi ve tutku nedeniyle bu uzatmalı ilişkiden bir türlü vaz geçememiştik. Sanki en başında birbirimize açıkça söylemesek de beraberken en derinde hissettiğimiz, ölüm bizi ayırana dek, sözleriyle yola çıkmıştık…

Maalesef o da ben de bunun beraberce son yürüyüşümüz olduğunun farkındaydık. Acı ve elem doluyduk; ikimiz de dokunsalar ağlayacak haldeydik. İstersen seni çantaya koyayım, biraz dinlen teklifime: Lütfen gururumla oynama buraya kadar beraber geldik, beraber gideceğiz; seni yarı yolda bırakamam, dedi. Son on yılın emektarı Rider, derin bir nefes aldı. Bir başıma çıplak ayakla ortada kalmaktan, temmuz sıcağının ayak tabanımı yakmasından daha çok onun yarı yolda tamamen kopup yırtılmasından korkuyordum. Mümkün olduğu kadar ağırlığımı ona hissettirmeden yavaş adımlarla yola çıktık. Üzerine basmadan topuğumla yere basıyor, onun başının dik durmasını sağlamaya çalışıyordum. Otel odasına dahi gidebilecek gücü kaldığını hiç sanmıyordum. Sadece onun için bir işkenceden farksız olan bu yürüyüşün çabuk bitmesini diliyordum. Yürümeye çabaladığımız bu yolun üzerinde sağ tarafta çocuklar için yapılmış çeşitli kaydıraklardan ve su oyunlarından oluşan su parkı, hemen parkın karşısında ise deniz yatağı, su tabancası, şapka ve terlik gibi ürünler satan bir dükkân vardı. Mutlulukla arkadaşlarıyla eğlenen çocukların neşe ve kahkaha dolu sesleri bizim içinde bulunduğumuz durumla taban tabana zıttı. Ben ve arkadaşım Rider bir ölüm kalım savaşı veriyorduk oysa onlar yaşamın ta kendisiydi. Biz ömrünü tamamlamış söküme, jilet olmaya giden savaş kahramanı bir gemi gibi sessiz, hüzünlü son bir geçiş yapıyorduk. Artık bütün çabam: Rider’ın o neşeli, hayat dolu çocukların, o çeşit çeşit rengarenk, canlı, yepyeni terlikler satılan dükkânın önünden geçerken yırtılıp dağılmaması ve hayatının sonunda onların maskarası olmamasıydı. O yıllarca bana yarenlik etmiş, iyi-kötü günlerimi paylaşmış, ayağımı her türlü tehlikeden korumuş bir dost, bir silah arkadaşıydı. Dünyadaki bir sürü diğer varlık gibi o da ölürken, görev dışı kalırken en azından bir teşekkürü bir saygıyı hak ediyordu. Yolun tam ortasındaki o kritik noktaya geldiğimizde, sanki bir tören tribünün önünden geçermişçesine göğsümüz ileride başımız dik olarak, çocuklara ve terlik satılan dükkâna da selam durarak tören geçişimizi tamamladık…

Her ikimizde rahatlamıştık, mutluyduk. Rider’ın yüzünde görevini tamamlamış, sorumluluklarını yerine getirmiş, ölüm döşeğinde yatan yaşlı ama mutlu bir babanın rahatlığı vardı. Meraklı gözlerden haylice uzaklaşmış, bir fıstık çamının altından geçiyorduk. Artık Rider’la beraber odamıza gidip vedalaşabilir sonra da onu gönül rahatlığıyla, son arzusuna uygun olarak, geri dönüşüm kutusuna bırakabilirdim. Güle güle asil Rider, yolun açık olsun. Dönüşüp yenilendikten sonra yeni yaşamında mutluluklar dilerim. Seni hiç unutmayacağım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.