OKURUNU ARAYAN ADAM

Oğuz’a

 

Şüphesiz o anda, 5 Mart 1977 tarihinin hayatımın en ilginç günlerinden biri olacağını bilemezdim.

O gün konuştuklarımızın önemini ancak yirmi yıl sonra fark edecektim. Hayat kimi zaman yaşayacaklarımızın ip uçlarını önceden gösterebiliyor. Anılar bir hayal, bir rüya gibi bilinçaltına işliyor. Sonra öyle bir gün, öyle bir an geliyor ki o belirsiz fotoğraflar çekmecelerden çıkıp geçmiş bir film şeridi gibi önümüze seriliyor.

Hayatımın en mutlu günleriydi. İkinci oğlum dünyaya gelmiş, meyve bahçeli, havuzlu geniş bir villaya taşınmış, orta sınıf zevklerini alacak parayı kazanmıştım. Keyfim yerindeydi. Yeniden doğmuş ya da kendimi yeniden yapmış gibi duyumsuyordum.

Yeni evime taşınan kitap kolilerini açarken, önce klasikler diyorum. Cervantes, Shakespeare, Goethe, kadim metinler en başa. Sonra Rus, Amerikan, Latin edebiyatı yerlerini alıyor. Elime aldığım her kitabın tozunu alıp ilk sayfaya yazdığım alım tarihine bakıyorum. Son yirmi beş yılda hem iş için hem de dünyayı keşfetme isteğiyle onlarca ülke ve şehre gitmişim. Bavuluma her şeyden önce onlar yerleşiyordu. Yaşadıklarımın canlı şahitleri gibi her sefer yanımda geldiler ya da beni alıp o ülkelere götürdüler. Beraber kaçtığımız düşler, kültürler, şehirlerimiz oldu. Dostoyevski’nin Petersburg’u, Zweig’ın Viyana’sı, Dickens’in Londra’sı, Hugo’nun Paris’i, Kundera’nın Prag’ı ya da Borges’in Buenos Aires’i varsa benim de onlarla gittiğim şehirlerim oldu. Şimdi belleğim; şehirlerimin kaldırımları, kadınları, hatıraları, peynirleri, şaraplarıyla dolu. Bir de o şehri bana yeniden hatırlatan, gezdiren kitaplar… Elime aldığım her kitap o şehir gibi kokuyor.

Yoruldum, bir kahve içmeliyim. Vişne ağacını gören pencere kenarındaki koltuğa oturuyor, Tutunamayanlar’ı elime alıyorum. Daha doğrusu koliden son çıkardığım kitap elimde kalıyor. Sayfaları karıştırıyorum. Satır altlarında kurşun kalem çizgileri ya da önemli bulduğum paragraflarda çarpı işareti yok. Tuhaf diyorum. Satırlar ihmal edilmiş, okunmamış, ilgilenilmemiş öksüz bir çocuk gibi yüzüme bakıyor. Yorgunluğumu çıkarmak için bir kahve içimi oturduğum koltukta, kitabı elime yapışmış gibi sımsıkı tutuyorum. Bırakamıyorum. Bunun bir nedeni olmalı, diyorum… Ahh benim tesadüfe olan inançsızlığım, her olana bir neden aramalarım, her şeyden kendimi sorumlu tutmalarım. Halbuki hiç kuşkum yok. Abisinin önerisi üzerine oğluma Oğuz adını vermişim. Atay’ın kitabının kucağıma düşmesinin nedeni bu isim benzerliği miydi? Mutlaka bir neden sonuç ilişkisi bulmalı. Yoksa rahat edemem, uykularım kaçardı. …

Atay’ın siyah-beyaz fotoğrafına bakıyorum. Ne kadar içten gülmüş ne kadar tanıdık. Fotoğrafı Ara Güler çekmiş. Kim bilir nerede kesişti yolları? Hayat hikayesini bir kez daha okuyorum. Ne kadar erken bir kayıp diyorum. Kum saati herkes için farklı akıyor. Çöldeki kum taneleri gibiyiz. Rüzgârın yardımıyla tesadüfen toplanıp kum saati içinde bir araya getirilmiş gibi. Aniden ters dönüyoruz. Yaşadıklarımız gerçekten tesadüf olabilir mi, diye soruyorum. Sonra bir kez daha karşı çıkıyorum kabul etmekte zorlandığım bu fikre. Gelişimizin bir nedeni olmalı. Varsayımımı tekrar beğeniyor, hak veriyorum kendime: Tesadüf olamaz.

Taşındığımızdan beri evin en sevdiğim köşesi burası. Pencerenin önündeki İngiliz ekose desenli koltuğum ve ben, on gündür kıpkırmızı vişnelerle donanan ağaca bakıyoruz. Sahne, yirmi yıl önce Londra’da seyrettiğim, Vişne Bahçesi oyununu anımsatıyor. O günlere dalıp gidiyorum…

Mrs. Joyce kapımı tıklatarak uyandırdığında saat henüz yedi olmamıştı. En azından salondaki guguklu saatin Hint bülbülü taklidi yapan kuşu yuvasından çıkıp henüz ötmeye başlamamıştı. İrlandalı ev sahibem geçimini öğrencilere oda kiralayarak sağlıyordu. Yaptığı işe saygılı, saatten daha dakik olan, pansiyonerlerin aynı anda kahvaltıya oturmasını talep eden, titiz, yaşlı bir hanımefendiydi. Ankara’daki öğrenci olayları sebebiyle okulum kapanmıştı.  Öğrenciler, özgürlükleri kısıtlayan hükümeti boykot kararı almışlardı. Bu boşluktan yararlanıp İngilizce seviyemi ilerletmek için Londra’ya gelmiştim. On iki haftalık bir programa kayıt yaptırmıştım. Yirmi yaşındaydım…

Sabahları okula, benim gibi Mrs. Joyce’un pansiyoneri olan İranlı Ali ile gidiyordum. Ali Londra’ya bir ay önce gelmişti. Okul sadece iki kilometre uzaklıkta olmasına rağmen, bir de trafiğin ters olduğunu düşünülürse, gidiş yolu haylice karmaşıktı. Ana caddeden sonra Swiss Cotage’ın labirent gibi birbirinin tıpkısı olan, Viktoria dönemi tarihi evlerinin sıralandığı, sokakları yürüyerek geçiyorduk. İlk birkaç gün durumumuz gerçekten tuhaftı. Elinde beyaz bastonla yürüyen Ali bana yol gösteriyor, soldan akan trafik içinde sürekli uyarıyordu. Kendimi: eşeğe binen ama parmak kadar çocuğu yanında yürüten hikayedeki hocaya benzetiyordum. Neyse ki üç gün sonra yolu öğrendim, Ali’nin koluna girdim; En azından beyaz baston kadar işe yaramaya başlamıştım; ayrıca beni ayıpladıklarını sandığım yabancı gözlerden de kurtulmuştum.

5 Mart sabahı Londra’daki ilk cumartesiye uyandım. Gelmeden önce boş zamanlarda park ve müzelere gitmek için program yapmıştım. O gün hava sisli ve kapalıydı, tipik Londra havası. Burada hava tam bir takıntı. Londra’da hava ya hep kötüdür ya da bir kez adı çıkmıştır, inmez sekize durumu. Demek ki ellilerde yaşanan hava kirliliği ve toplu ölümler insanlarda ciddi bir travma oluşturmuş. Londra’da hava çok önemli. Her türlü iletişim havayla başlıyor. Kursa başladığımdan beri öğrendiğim kelimelerin yarısı hava ile ilgili. Merhaba demek yerine söze, hava oldukça kötü diyerek başlıyorlar. Siz de karşınızdakine nasılsınız demek yerine, ya maalesef öyle deyip evet bugün hava sisli, kapalı, yağmurlu gibi cevaplar veriyorsunuz. Konuşma; öğleden sonra düzelebilir, hava açabilir, güneş görünebilir diye devam ediyor. Olasılıkları sıralıyor, gerçekte havadan değil kendinizden söz ediyor, ruhi durumunuzu ortaya koyuyorsunuz. Sanki, kötü bir sabah yaşıyorum, öğleden sonra daha iyi olacağım der gibi. Kendinizi konuşma başında mutlaka yorgun, bezgin, olumsuz gösterip daha sonra kısmen olumlama yapıyorsunuz: Yani bir çeşit oto terapi. İngilizler çok kibar bir millet. Sizin özelinize bodoslama girmiyorlar önce hava sahanızda bir tur atıp geziniyorlar. Hepsi hülyalı bir hava durumu sunucusu gibi. Hava ile ilgili kelime dağarcığınız yeterliyse ve bu tuhaf konuşmalara dayanabilme gücünüz varsa mesele yok, anında sosyalleşmeniz mümkün. Bedava terapi, bedava rahatlama. Karşılıklı tedavi bu şekilde devam edip gidiyor. Söylediğim gibi Londra’da hava önemli! İletişim havayla başlıyor, havadan sudan devam ediyor; amaç havanızı düzeltmek.

Gri renkteki metro hattı ile Greenpark’a kadar gidilecek, orada koyu mavi ile değiştirip kırmızı işaretli South Kensington istasyonuna varılacak. Mrs. Joyce gideceğim yeri, İngilizceme pek güvenmemiş olacak ki sözcükler yerine renkler ve şekillerle tarif ediyordu. Londra’da kaybolduğunuz zaman gözlerinizi sokak tabelalarına bakıyormuş gibi kaldırmanız yeter. Hemen kibar bir İngiliz ya da silah taşımayan iri cüsseli bir polis yanınızda bitiveriyor. May I help you? Bir İngiliz’in size tarif ettiği adresi anlarsanız, bilin ki İngilizceyi kesinlikle söktünüz ya da yüksek matematik derslerini takip edecek kadar anlayışlı ve zekisiniz demektir. Geçen gün BBC’ de Londra Polisi ile yapılan bir sokak röportajında seyrettim. Polis, tarif ettiği adres yönünün tam aksine giden turistlere hayret ettiğini anlatıyordu. Keşke Londra’da adres tariflerini bir iki cümleyle sınırlasalar!

Nerde kalmıştık? Ha evet Victoria and Albert Müzesine gidiyorduk. Tarih dersinde Umur Hocam kültürünü, sanatını bilmediğin bir topluluğu anlamak mümkün değildir, demişti. Bir insanı tam manasıyla tanımak bu kadar zorken bir topluluk bir halk nasıl tanınabilirdi? Söylendiğine göre; geçmişine, sanatına, yaşam biçimine bakılarak bir milletin gelecekte nasıl davranacağına dair ip uçları yakalanabilir miydi?  Üzerine güneşin batmadığı imparatorluğun, koca bir yüzyılın sahibesi Kraliçe Viktoria, kocasının adını da kendi adının yanına müze kapısına koydurduğuna göre bir bildiği olmalıydı… İki saatlik sabah turunda gördüklerim beni çok etkilemişti. Kraliçe Victoria henüz yaşarken kurulmuş olan bu müze; sanki gelecekte Avrupa devletlerinin birçoğunu yönetecek torunlarına sunulmuş kutsal bir mabet, İngiliz emperyal gücünün nereden geldiğini nakleden kadim bir okuldu.

Sayısız sergi salonun birinden çıkınca ortalığı apple pie, tarçın ve kahve kokusu sardı. Öğlen saatiyle midemde çalan saatin gizli ortaklığı açığa çıkmıştı. İştah açıcı kokular; üzerinde Gamble Room yazan sağı ve solunda devasa vitraylarla süslü ahşap oyma kapının ardından geliyordu. Kapının üzerindeki sıra sıra fil ve deve kabartmaları kolonyal bir geçmişi dehşetengiz bir şekilde Londra’nın göbeğinde kafanıza çakıyordu. Duvarda asılı pirinç levha üzerindeki yazılarda dünyanın müze içine açılmış ilk refreshment salonunun kuruluş tarihi olan 1856 yılı göze çarpıyordu. Bazı eski yapılarda özellikle vurgulanan ihtişam ve tarihler aslında: bireyin önemsizliğini, hiçliğini ona hatırlatmak içindir. Tanrıdan aldığı yetkiyi halka zorla kabul ettirmeye çalışan kral ve imparatorlar bu büyüklük ve zenginlik algısını sonuna kadar kullanmışlardı.

Gamble Room’a girince Victoria İngiltere’sinin emperyal ve kolonyal ağırlığını omuzlarımda hissettim, adeta başımı eğmeye zorlandım. Dokuz metre tavan yüksekliği, duvarlardaki özellikle kullanılan koyu renkler, ışığı azaltan dar vitray camlar; kilise mimarisinde uygulandığı gibi beni köşeye sıkıştırıp mutlak hakimiyetini adeta zorla kabul ettiriyordu. Duvarlardaki mozaik seramikler, renkli çinko ile sırlanmış pervazlar, ortası derinlikli aynalarla verilen sonsuzluk hissi, ahşap oyma ve kabartma süsler ile enamel saç kaplamalı mono blok tavan ise üzerimdeki baskıyı arttırıp kayıtsız şartsız teslim olmamı sağladı…

Çatıyı tutan dört büyük fil ayağı sütununun hemen yanında boş olan iki kişilik masayı gözüme kestirmişken, yolumu üzerinde mareşal üniforması taşıyan bir metrdotel kesti. Havadan bahsedecek diye korktum ama direk konuya girdi: What might my dear sir would like to have, today? (Saygı değer bayım bugün ne almayı düşünüyorlar?) Koskoca mareşal soruyordu, bilmem diyemezdim ya! Madem öyle, biz de oyunu kuralına göre oynayacaktık. Adını bildiğim tek İngiliz tatlısı olan cream custard pie mı desem yoksa biraz önce tarçın kokusunu aldığım apple pie mı? Belki de ‘bir tatlı ve kahveye kesinlikle hayır diyemem cümlesi’ aristokratik ortama ve İngilizceye daha uygun olacaktı…

Meğerse oturacağım yer öğle yemeği yiyeceğime -bir İngiliz alacağıma derdi- ya da kahve içeceğime göre belirlenecekmiş. Bu sebeple o sırada yanına kadar ulaştığım fil ayağının karşısına maalesef oturamadım. Mareşal tarafından beyaz mermer şöminenin önündeki masaya götürüldüm. Aslında, devasa boyuttaki şömineden uzakta oturmayı tercih ederdim. Çare yoktu, Mareşal burayı uygun görmüştü. Neyse dedim, altı üstü kısa bir mola. Şömine yanmamasına rağmen burası da pek fena sayılmazdı. Hemen sağımdaki masada kırklı yaşlarda bir çift oturuyordu. Başımla bana doğru bakan beyefendiye selam verip masama yerleştim… Adım Smith, bugün size ben hizmet edeceğim diyen garsona, apple pie ve kahve siparişimi verdim. Bir müddet müze broşürü ile oyalandım, öğleden sonra görmek istediğim salonları seçtim.

Siparişim servis edilirken sağ tarafımdaki masadan, Türkçe birkaç cümle duydum. Bana sırtı dönük olan yüzünü göremediğim siyah saçlı kadın, biraz önce başımla selam verdiğim adama: ‘Bu kadar erken gidemezsin, sakıncalı olabilir, birkaç ay daha kalmalısın,’ diyordu. Bir haftadır ilk kez duyduğum Türkçe kelimeler beni heyecanlandırdı. İnsanın ana dili gibisi yoktu. Tahminler yürütmeye başladım. Türkçeleri aksansızdı. Kıbrıslı Türk veya Türk Ermeni ya da Rum olamazlardı. Turist de değillerdi, martta Londra pek doğru bir destinasyon sayılmazdı. Belki de burada yaşıyorlardı. Merak etmiştim. Otururken bana bakışını, benim ona selam verişimi düşündüm. Belki ortak bir şeyler vardı; dil ya da kan çekmişti, içimiz kaynamıştı. Belki o da en baştan anlamıştı; tipimden, yürüyüşümden, aksanımdan Türk olduğumu bilmişti. Tuhaf bir şekilde yakın hissetmiştim. Karşısında oturan kadın konuşurken, onun gözleri bana doğru bakıyor gibi geliyordu. Birden o naif görünümlü, bana doğru bakan, düşünceli beyefendi ile konuşmak için dayanılmaz bir istek duydum.

Tam bu sırada kadın aniden ayağa kalktı. Yüzünü göremiyordum ama hareketlerinin sertliğinden, telaştan, aceleciliğinden bir şeylere kızmış olduğunu anlıyordum. Gitmeye hazırlanırken tepkisizce oturan beyefendiye bakmıyordu, bile. Üzerine aceleyle geçirdiği bej renkli pardösü ve kahve renkli atkısının yarattığı rüzgârı yüzümde hissettim. Burnuma gelen genç ve yaşam dolu Miss Dior kokusu ile acelesi ve kızgınlığı içinde bulunduğumuz Gamble Room’un geçmişten kalan huzurlu atmosferine hiç uymuyordu. Yüzünü görmeme rağmen geriye bakmaksızın kapıya doğru dimdik yürüyüşü ile kararlı, bildiğini uygulayan, inatçı biri olduğu anlaşılıyordu. Aramızda oturan hanımefendi gidince sanki tam karşımda oturan beyefendi ile yüz yüze kalmıştım. Yüzüne dikkatlice baktım, kadının öfke dolu gidişinden kalan keder ve pişmanlık suratına yapışıp kalmıştı. Çizgiler ve derine düşmüş bakışlar yeterince acı yaşanmış olduğunu açıkça belli ediyordu. Gözleri sabitlenmiş gibi bana bakıyordu. Fakat burada, bu salonda değildi, çok uzaklardaydı. Şaşırmıştım. Ne yapmalıydım? Yüzündeki kırgınlık, melankolik hal beni de kendisine doğru çekiyordu. Nezaketli bir davranış olduğundan emin değildim ama biraz önce bir dost kadar yakın hissettiğim bu adamın yanına gidip tanışmak, konuşmak, teselli etmek istiyordum…

Merhaba derken donup kalmış, uzaktaki gözlerini yakalamaya çalıştım. Duymadı, ya da duymak istemiyordu. Gözlerimi gözlerine diktim. Ancak birkaç saniye sonra gerçekten gözlerime baktığını, salona geri döndüğünü anladım. Bakışları benden önümdeki kitaba doğru kaydı, sonunda dikkatini çekmiştim… Türkiye’nin Düzeni mi o? dedi. Konuşmaya onun başlamasına sevindim… Oturduğu sandalyeyi bana doğru yaklaştırdı. Londra’da ne için bulunduğumu sordu, İngilizcemi ilerletmek için geldiğimi, aslında Mülkiye’de öğrenci olduğumu, boykot sebebiyle okulun kapalı olduğunu anlattım…

Biraz önce onunla tanışıp sohbet etmek isteyen ben, konuşmayı devam ettirmek için anlamlı bir soru bulamamıştım. İstençdışı bir davranışla, Londra’da mı yaşıyorsunuz, dedim. İç geçirerek, hayır dedi. Sağlık nedeniyle bir süredir buradayım. Akademisyenim. Mühendislik dersleri veriyorum. İstanbul Teknik mi? Hayır, ama İTÜ mezunuyum. Babam da İTÜ’den 57 mezunu.

Gerçekten şaşkındım, Londra’da Victoria&Albert müzesinde karşıma babamın İTÜ’den okul arkadaşı çıkmıştı. Dünya ne küçüktü. Babamla ilgili bütün detayları hatırlamasına, belleğine hayran olmuştum. Bu arada ben Oğuz, dedi… Memnun oldum. Gerçekten memnun olmuştum; konuşmayı çok severdim ve günlerdir kimseyle sohbet edememiştim.

Kaçıncı sınıftasın? Kapanmasa, ikiden üçe geçecektim… Okuduğun kitap ilginç mi? Evet, ikinci kez okuyorum (Soru bildiğim yerden gelmişti, biraz ukalalık edeyim) Avcıoğlu Mülkiye’de ve diğer üniversitelerde fikir kulüplerini ateşleyen önemli bir ideolog, toplumcu bir fikir adamı… Biliyorum, ben de bir dönem toplumcu anlayışı öne alır, bireyi dikkate almaz, toplum düzelirse her şey düzelir sanırdım… (Nasıl yani diye düşündüm; birey toplum için vardı, toplumu düzelttikten sonra ya da önce bir de bireyle mi uğraşacaktık?)

Bu kitabı Mümtaz Soysal hocamız önermişti, diye devam ettim: Avcıoğlu, Türkiye’nin düzeninin bozuk olduğundan, halktan yana olmayışından, kötü yönetimden bahsediyor… Peki bu düzenin nasıl değiştirileceğini anlatıyor mu? Milli Demokratik Devrim öneriyor… Yarım aydınlarla nasıl olacakmış bu? Bireyin kendini tamamlamadığı, bir türlü bireyselleşemediği, eleştiriye kapalı olduğu, ilk fırsatta kendini kurtarma yoluna saptığı bir anlayışta bu mümkün mü? Sence eleştiriye kapalı olan kutsal devlet yerine, kutsal toplum konarak başarılabilecek bir iş midir, bu devrim? Kekeledim: Geri kalmış köylüyü, sömürülen işçiyi, fakirleri düşünerek onlar için mücadele etmek, toplumculuk önemli diye düşünüyorum… Mış gibi muş gibi yapan halka üstten bakan, kendini geliştirememiş, yarı aydınlarla olmaz bu iş. Kendi halkına hatta kendine yabancılaşmış yarım bireylerle hiç olmaz! O zaman ülkeyi nasıl kurtaracağız, nasıl yapacağız? Diye sordum… Önce zihniyeti değiştirmek gerekiyor. Kendimizden başlamalıyız. Kendi değerimizi, ederimizi bilmeli, yaptıklarımızın yanlış olduğunu gördüğümüzde de eleştiriye açık olmalıyız.  Şartlar değiştiğinde, değişebilmeliyiz. Birey; başkalarıyla uğraşmayı bırakıp, önce kendini, kendi içini düzeltmeli. (İşte o anda, Oğuz’un  gerçekten çok farklı, ufuk açıcı olduğunu anlamalıydım.)

Roman okur musun? Ders kitaplarından pek vakit kalmıyor edebiyata… Edebi eserleri vakit kaybı gibi görme, onlar birey üzerinden toplumsal gerçeği anlatırlar. Eğer dikkatli okursan Dostoyevski, Kafka, Çehov, Tanpınar gibi yazarlar birey üzerinden hareket ederek toplumun bütün katmanlarına inerler. Toplumu anlamak için bireyi ve sosyal katmanları iyi anlamak gerekir.

Londra’yı sevdin mi? Evet Türkiye’deki günlük çekişmeler, sorunlardan sonra bambaşka bir dünya. Yağışlı, iç karartıcı bir hava ve içini sıkan kurşuni renklere rağmen görünmez bir elin sağladığı tuhaf bir huzur ve sakinlik var. Sanki her şey yerli yerinde…

İyi gözlemlemişsin. Kentsoylu yaşam biçimi, kurallar toplumu: sınıf mücadelesi kontrol altında, sınıflar arası geçişler, dalgalanmalar azaltılmış. Türkiye’nin aksine devlet ceberut değil ama güçlü, koyduğu kuralları uygulayabiliyor. Sisteme karşı çıkmadığın müddetçe sorun yok. Bireyler kendi yaşam alanlarında özgür olduklarını hissediyor; özgürlüğü, eşitliği, adaleti sonuna kadar savunuyorlar… Burada geçirdiğim kısa zamanda bunu fazlasıyla hissettim…Nasıl hissettin? (Bir sınavda, bir oyunda olduğumu, yol gösteren bir hocanın karşısında olduğumu, daha o gün anlamalıydım)

Geçen akşam okulun olduğu mahalledeki yüzme havuzuna gitmiştim. Havuza girmeden önce sağlı sollu sıralanmış duş koridorundan geçiyorsun. Onlardan farklı olduğumu en azından yabancı olduğumu anlamışlardır, diye duşun altından geçerken normalden biraz uzun kalarak daha iyi yıkandığımı gösterme gereği duydum. Hemen arkamdaki İngiliz’in bana ‘Be quick, you can’t shower this long, this is public’ (Çabuk Ol! Duşun altında bu kadar uzun kalamazsın, burası halka ait) demesiyle aldığım soğuk duştan daha çok bu cümleden irkildim. Düşündüm de işçi sınıfından olduğu açıkça belli olan bu adam, Mayfair’de altın duşla yıkanan zenginden ya da onu ve babasını işçi olarak kalmaya mahkûm eden sistemden ziyade, kendisine ayrılmış kamu alanının eşit kullanılması gerektiğinin savunusunu yapıyordu…

Evet söylediğim tam olarak buydu. Burjuva özgürlüğü, burjuva adaleti. Kurallar bütününe, zenginliğe, özel mülkiyete karşı çıkamazsın sorun yok; çalış belki senin de olur…Sermaye sınıfı var, sistemi kuranlar var, tanrıyı temsil eden soylular var. Geriye kalan artıklar için de küçük burjuva var. Sana da nasıl küçük burjuva olunuru öğrettik. İşçisin, işçi kal da demiyoruz, daha ne istiyorsun. Bir düşün: Kraliçe Viktoria döneminin Londra’sı hem Aristokrasinin kalesi hem Sanayi Devrimi ile burjuvazinin doğduğu topraklar hem de işçi sınıfının ilk oluştuğu yerdir. Neredeyse, dünyanın bütün ekonomik sistemleri buradan ihraç edilmiş… Haklısınız, biraz önce gezdiğim salonlarda bunu fazlasıyla hissettim. Hatta içinde bulunduğumuz Gamble Room’da Kraliçe Viktoria, yukarıdan bana bakıyor gibi geliyor…

Şimdi kalkmalıyım. Nemli hava soğuyunca tatsızlaşıyor. Evet hava dedim. Londra’da hava önemli! Burada iletişim havayla başlıyor. Güldü. Çabuk öğreniyorsun. Pardösüsünü giydi, boğazına atkısını sardı. Bu güzel sohbet için teşekkür edip yolcu etmek istedim. Ayağa kalktım, elini sıktım, görüşmek üzere, dedim… Belli belirsiz, kim bilir dedi…Bir abi bir hoca şefkatiyle, tam ayrılırken:

‘’Londra’da oyunları da takip etmelisin. West End tiyatronun önemli merkezlerinden biri. Geçen hafta Anton Çehov’un Vişne Bahçesi’ni seyrettim. Hem eser müthiş hem de dekor ve sahneye konuşu. Önceden bilet almayı unutma, her gece kapalı gişe oynuyor’’ dedi.

Pencereden, dallarını içeriye doğru uzatan vişne ağacına ve sımsıkı kavradığım kitaba baktım. Oğuz, dedim…

 

 

4 thoughts on “OKURUNU ARAYAN ADAM/ Kalgayhan Dönmez

  1. Birsen Karaloğlu dedi ki:

    Çok etkileyici. Ben de o kafeden, o masada sizinleydim okurken.

    Ruhu şad olsun. Yıldızlar yoldaşı olsun

  2. Alev Turanlı dedi ki:

    Oğuz’un adı böyle konuldu demek, güzel bir öykü idi. Okurken o müthiş pudra kokusu miss dior burnuma kadar geldi… ellerinize sağlık

  3. Sema Arslan dedi ki:

    Sevgili Kalgayhan Dönmez ! Ben o kitabı sıklıkla elime alıyor ama kapağını aralayamıyorum bile. Bunca yıl sonra yeniden okumaya karar verdim. Gönlünüze sağlık, kaleminize kuvvet.

    1. panzehir_dergi dedi ki:

      Sema teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir