Kuşcu Cuci

 

Tuhaf, tekinsiz, görene endişe veren bir hali vardı. Omuzunda çoban kepeneğine benzer, rengi kirden kaçmış, omuz dikişleri atmış bir palto taşıyordu. Bankın üzerine tünemiş kara bir kedi gibi yerde gezinen serçeleri izliyordu. Gözleri kıpırdamıyor, sesi çıkmıyordu… Sokağa atılmış fazlalık bir eşya gibi orada öylece duruyordu… Küçük oğlumla parka gelmiştik. Bir taraftan onu sallıyor, diğer taraftan da adamı izliyordum. Daha doğrusu ondan bize bir zarar gelip gelmeyeceğini anlamaya çalışıyordum.

Serçeler ayağının dibine kadar korkmadan gelmişlerdi. Epeydir berber görmemiş saçının ve tüm yüzünü kaplayan sakalının arasından dudaklarının kıpırdandığını, gırtlağından hırıltı ile karışık, anlaşılmaz, tuhaf sesler çıkardığını duyuyordum. Serçelerle konuşuyor gibiydi. Dudakları belli belirsiz kıpırdıyor, aynı sözcükleri tekrar ediyordu. Dikkat kesilince arka arkaya bir tekerleme gibi söylediği sözcükleri işittim; Cipettak, çipettak, çipet yes, çipet yes…

Cipetak, çipetak sesleri kulağıma çok tanıdık gelmişti. Kuşlarla ilgili seyrettiğim bir belgeselde duymuş olmalıyım…Bu saka ya da florya kuşunun sesi: Çipet yes, çipet yes. Tabi ya, anımsıyorum. Çocukluğumun geçtiği mahalledeki Kuşçu Coşkun’u unutmak mümkün mü? Onunki basit bir alaka, ya da merak değildi. O kuşçuluk işinin resmen hastasıydı. Lakabı Cuci’ydi. Okuldan kaçar, kuş avının peşine düşerdi. Kuşları iyi bilir, haklarında kitaplar okur, neredeyse onlarla yatar kalkardı. Oturdukları apartmanın arka bahçe kömürlüğünü ele geçirmiş, kilit yaptırmış, kendine bir kuş cenneti kurmuştu…

Onun sayesinde mahalledeki tüm çocuklar; kuş cinslerini, renklerini, ötüş şekillerini ne yedikleri ne içtiklerini öğrenmişlerdi. Cuci bizi her sefer sınava sokar, öğrettiği bilgileri geri isterdi. Doğru bilirsek, karşılığında kuşların olduğu kömürlüklere girmemize, seslerini dinlememize izin verirdi. Kuşları kafeslerinden çıkarır, sever, onlarla ötme talimleri yapardı… Bak bu hala ötümde, bu hiç susmayan, bu cömert ötümlü, bu nameli diye kuşları bize tanıtırdı. Yüzden fazla kuşun hepsinin adını bilir onları kendi taktığı lakaplarla çağırırdı. Artık nasılsa, onları gözünden, tüyünden, sesinden tanırdı. Çinlileri birbirinden ayırt edemediğim gibi onları da edemezdim, bana hepsi bir gelirdi.

Cuci; ön dişlerinden biri kırık, sarı benizli, yağlı saçları kafasına yapışmış, konuşurken yılan gibi kırık diş boşluğundan dili gözüken, bizden beş-altı yaş büyük bir çocuktu. Yandaki binada kalıyordu. Dairelerde oturanların günlük alışverişini yapar, haftada bir de binayı temizlerdi. Yaptığı işlere karşılık bodrum katındaki odada yaşamasına izin verilmişti.  Baba evinden özgürlüğe kaçtığını sanırken bu kez başka bir hayata tutsak olmuş, başlangıçta gönülsüz de olsa sonunda gardiyanlarına teslim olmuştu. Yer üstüne her çıktığında yenile yenile umudunu yitirmiş, öncesinde yeraltı insanıyken, şimdi tam bir işbirlikçi olmuştu. Yaşam felsefesi ise basitti; karnı tok ve mutlu bir kuş gibi davranarak özgür kuşları kandıracak, onları da kendisi gibi kafese tutsak edecekti. Sözde onları seviyordu.
Cuci, bir gün Florya’nın en çok hindiba, kuzu gevreği, turp tohumu, hardal otu sevdiğini bir diğer gün ise kuş ötüşlerindeki namelerin makamını anlatırdı. Kurbağalama, kaba kurbağa, basık kurbağa, taş kurbağa, kanarya, güllü. En sevdiği makam zilli ve makaraydı. Onları taklit ederken dakikalarca öter, nefes alamaz, boğulacak gibi olur, suratı kızarır yine de ötüşe ara vermezdi. Verdiği yeni bilgilerle bizi her seferinde şaşırtır, hayrete düşürürdü. Daha o yaşta; gizemli, esrarlı bir şeyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım.

Büyülü bir dünyaydı kuş dünyası. Bilirdik, sisli havada kuş gezmezdi. En mükemmel ses önce bülbülde sonra floryada vardı. Florya taklitçi bir kuştu, doğadaki sesleri, mesela kurbağaları taklit ederdi. Cuci, yavruyken öğreniyor sesleri, beslemek için zor bir kuş, derdi. Doğa kuşlarını bir çırpıda sayamayanı kuş cennetine koymazdı. Oysa ben sırasını şaşırıp, unutur, hepsini sırasıyla sayamazdım… Saka, florya, baştankara, ispino, çaprazgaga, tepeli melez, iskete, susamcı. Bak, yıllar sonra nasıl da bir çırpıda sayabildim. Oysa sıralamayı ispinoya gelince karıştırırdım. Cuci beni sever, çaktırmadan kopya verirdi.

Bayram öncesi, herhalde arife, erken kalkmıştım. Kuşların sabah namelerini dinlemek için kömürlüğe koşturdum. Cuci’nin yanında iki adam vardı. Giyimleri özensiz, görünüşleri ürkütücüydü. Duvarın ardına sotalandım, konuşmaları dinlemeye koyuldum. Biri Arnavut Cemal diğeri Sevdalı Ali, kuşlar için pazarlık ediyorlardı… Cuci dört floryaya yüz lira istiyor, onlar elli veriyordu. Cuci pazarcı gibi konuşuyordu: ‘’Valla olmaz, billa olmaz!  Nameleri on numara, yirmi sakadan ders dinlediler, bunlar cömert ötümlü,’’ diyordu. İstediği paraya sattı, o güzel floryaları. O gün öğrenmiştim, Cuci’nin kuşları sattığını. Hem şaşırmış hem de nedense üzülmüştüm. Sanki alan adamlar onlara bir fenalık yapacakmış gibi. Babama sormuştum: Doğa kuşlarını yakalayıp kafese kapatmanın, esaret içinde yaşatmanın doğru ve normal olmadığını anlatmıştı. Kanarya ya da muhabbet kuşu gibi kafeste uzun süre yaşayamaz, ölürler, demişti.

Şimdi şu karşı çatıdaki güvercinleri düşününce içimi bir başka hüzün kaplıyor. Serbest bırakılsalar bile esarete alıştırılmışlar, o uzun mesafe koşucuları, birkaç dakika sonra geri dönüyorlar. Özgürlüğün yerini zahmetsiz yem almış. Sadakat, kime? Ya taklacılar, soytarılık! Haberci güvercin de sanki karın tokluğuna memurluk yapar. Ne acı, hepsi sonunda tüyleri yolunmuş, birkaç buğday tanesine muhtaç edilmiş, korkak tavuklara dönüşüyorlardı. Ya insanlar, çok mu farklıydı?

Oğlum, salıncağa doyduk, eve dönelim mi soruma her seferinde, heyecanla acele acele ‘’Hayır baba biraz daha,’’ derdi. Ben de kıyamaz hadi devam der, sırtından bir kez daha iterdim. Nerede kalmıştık:

Bu kuşları nereden bulur, nereden yakalar, merak ederdik. Bir gün en yakın arkadaşımla Cuci’yi takip etmeye karar verdik. Mahallenin arkasında, seyrek ağaçların bulunduğu, zamanında dökülmüş hafriyatların küçük tepeler oluşturduğu bir araziye kadar peşinden gittik. Bir tepeciğin ardına gizlendik ve onu izlemeye başladık. Elindeki etrafı çıtalı, ortası balık ağı gibi ince ince iplerle örülmüş kare bir kasnakla bir tuzak kuruyordu. Ses çıkarmadan, nefes almadan heyecanla olacakları bekliyorduk. Üç ayrı kafesteki kuşları, kafesleriyle beraber kurduğu tuzağın köşelerine dağıttı. Ağın altına farklı otlar koydu, ökse kuşunu da ayağından çıtaya bağladı. Kapan hazırdı. Kendisi de tuzaktan itibaren uzattığı ip elinde, bir ağacın altına geçti, oturdu. Tuzakçı kuş anında ötmeye başladı, nameden nameye geçiyor, florya, saka, iskete, ispinoları sözde oyuna davet ediyordu. Merak ettim, ökse kuşu, avcının niyetini bilir miydi? Kapanın kendi üstüne de kapanacağını hisseder miydi? Çığırtkan Saka bilerek mi düşürürdü kapanı arkadaşlarının üstüne? Özgürlük unutulur muydu? Hala bu soruların cevabını bilmem. Avcı Cuci bunları bilir miydi? O her şeyi bilirdi. Şimdi de oturduğu yerden heyecanı artırmak için ötmeye başlamıştı…

Birden, bir kuş takımı, on, on beş kadar, geldi, tuzağın karşısındaki çalıların üstüne kondu. Önce etrafı kolaçan ettiler. Çığırtıcı saka durmaksızın ötüyordu. Artık kanaryalar, güller, ziller, makaralar gırla gidiyordu. Bu çığırtkanlığa kafestekiler de üç ayrı köşeden katıldılar. Cuci de zevke gelmiş, makara çekmeye başlamıştı. Çalılara konmuş olanlar, muhteşem konser karşısında tüm tedirginliklerini, korkularını atmış, onlar da bir ucundan koroya katılmışlardı. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemiştim. Doğa şemsiyesi altında her cinsten kuş adeta bir kutlama şölenine durmuşlardı. O anı ve heyecanı ancak arenada, boğa ve matador arasındaki dans ve gerilimle karşılaştırabilirdim…

Kuş takımının altı-yedi üyesi sesine hayran kaldıkları tuzakçı, ökse kuşunun davetini kabul etmiş, çalılardan kalkıp ağın altına inmişlerdi. Davullar çalıyor, borular ötüyor, tazılar kurnaz tilkinin ardına düşüyorlardı. Müzik sonsuza kadar devam etmezdi, her güzel şeyin bir sonu vardı. Artık her an sesler zirve yapacak, vurmalılar en üst perdeye ulaşacak, çekilen ipin vınlamasıyla kapan üstlerine kapanacaktı…

Vınnnn sesinin ardından bir toz, bir duman ortalığı kapladı. Bir can pazarı kuruldu. Muhteşem müzik sustu… Nereden çıktığını anlamadığım bir kedi peyda oldu. Cuci, son sürat tuzağa doğru koşturuyordu. Av tehlikedeydi. Cuci avına ortak istemiyordu. Kediye bir tekme savurdu. Kedi kenara savruldu ama kaçmadı, ağacın altına geçti, vaz geçmeye niyeti yoktu. Cuci hasar tespiti yaptıktan sonra kediye bir taş attı, Allah belanı versin! Diye bağırdı… Sanırım, kedi yahut kasnak birkaç kuşu telef etmişti. Cuci söylene söylene kalan üç canlı kuşu kafeslere birer birer dağıttı. Sonuçtan hiç memnun değildi… Tuzağını, kasnağını, kafesleri el arabasına yerleştirdi. Suratı kıpkırmızıydı, siniri henüz geçmemişti. Yerden bir taş daha aldı, sonra ağacın yamacındaki kediye değil başka bir yöne fırlattı. Kendine kızdı, kediyi görmeliydim, kasnağın yanına daha çabuk gitmeliydim diye hayıflandı. Çaresizdi, kedinin ortaklığını kabul etti, mahalleye doğru yola çıktı. Bıraktığı kuş ölülerin üstünde şimdi üç kedi, en büyük parça için tepiniyordu. Müzik şöleni kanlı bir ziyafete dönüşmüştü. Herkes payını alıyordu, en son fareler, böcekler, karıncalar devreye girecekti. Sabah buraya yolu düşenler burada bir özgürlük, esaret, ölüm, kalım savaşı olduğuna dair herhangi bir emare göremeyecekti…

Apartman komşum biraz önce salıncağa kızını getirdi. İşten gelmiş, yorgunmuş. Kızı, baba park, diye tutturmuş. Bankta oturan adamı tanıyıp tanımadığını sordum. Tanıyormuş. “Biraz tedirgin oldum, çocuklar kimi zaman yalnız geliyorlar,” dedim. ‘’Zavallı, sokaklarda yaşıyor, evsiz barksız bir adam ama kimseye zararı dokunmaz,’’ dedi. On dakika önce çekindiğim adama, ne garip şimdi acımaya başlamıştım. Komşum devam etti: ‘’Çocukken kuşları varmış, daha doğrusu ötücü doğa kuşlarını kapanla yakalar, meraklılara satarmış.”  Bir anda çok eskilere gitmiştim, hikayesi neymiş, diye merakla sordum. Komşum ilgilendiğimi görünce hikâyenin devamımı getirdi:

“Bir gün sokak kedileri, açık unuttuğu kapıdan, kafeslerin olduğu depoya giriyorlar. Sabaha kadar yüzlerce kuşu telef ediyorlar. Sabah parçalanmış kuşları, uçuşan tüyleri, insan dayanmaz manzarayı görünce, garibim deliriyor. Kendini yerden yere atıyor… O sırada duvardaki boşluğa saklanmış bir florya uçup omzuna konuyor. Bizimki daha fena oluyor, tabi… Son kuşa ne kadar git, git, artık özgürsün dese de o florya gidemiyor, omzuna yapışıp kalıyor. Anlatıldığına göre tutsak florya ile bir daha ayrılamıyorlar. Sonra da tövbe ediyor, bir daha kuş yakalamıyor… Kimseyle konuştuğunu görmedim, parka gelir oturur, kuşlara yem atar, saatlerce onlara bakar, gözleriyle konuşur… Hayatını, kuşlara zahire aldığı bakkala anlatmış, eşim de bakkalın anlattığı bir başka komşudan duymuş. Artık ne kadar inanılırsa. Biliyorsun, bakkal biraz uydurukçu…”

Ne düşüneceğimi ne diyeceğimi bilemedim. Salıncak faslımız bitmiş, oğlumla eve dönüyorduk. Kafamda çocukluğumun kuş cenneti, kulaklarımda unutamadığım ötüşleri, iyi ki görmediğim o vahşet sahnesi… Banka tünemiş adamın yanından geçerken omuzuna konmuş bir serçe gördüm. Boynunu kıra kıra şüpheyle etrafı izliyordu. Adam da ona dönmüş, floryaya ötüş talimi yaptırır gibi, ‘Çipettak çipettak, çipet yes çipet yes’ diye, mırıldanıyordu…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.