Karakolda Kavanoz Var!    

Yeşilköy Havalimanına tarifeli uçakla indi. Londra’dan geliyordu. Uçakta çoğunlukla turizm fuarından dönen, çanta elinde turist peşinde koşturan genç girişimciler vardı. Ayhan da onlardan biriydi. Fuarda başarılı olmuş, yeni müşteriler edinmişti. Ancak son dakikada Londra’da başına gelen tatsız olay tüm sevincini boğazına dizmişti. İnanılır gibi değildi, pasaportunu çaldırmıştı…

Yeşilköy Havalimanı polisi seyahat belgesini yetersiz buldu. Her ne kadar 1 Aralık’ta çıkış yaparak 8 Aralık’ta döndüğü ekranda görünse de İngilizlerin verdiği kayıp belgesi kabul edilemezdi. Ayrıca Scotland Yard kim oluyor da kayıp belgesi veriyordu. İngiliz dediğin iç işlerimize karışamazdı. Söz konusu olan yüksek bekamızdı.

Polis Ayhan’a kenarda beklemesini söyledi. Ayhan iki uçak dolusu yolcunun, iki bankodan yapılan işlemleri bitinceye kadar sabırla bekledi. Beklerken, diğer sekiz bankonun neden kapalı olduğunu merak etti. İçinden, memlekete hoş geldiniz, kuyruk olmayı severiz biz, dedi. Sanayağı almak için yanında ampul almak zorunda olduğumuz günleri hatırladı. Güldü. Sabırla beklerken o geceki son Ankara uçağını da kaçırdı. Neden sonra bir polisin dikkatini çekti. ‘Hoop! Orada ne bekliyorsun?’ sorusu üzerine ‘hoop’un buralarda sayın anlamına geldiğini varsayarak başından geçenleri bir de o polise anlattı. Yeni polis ‘Bekle kardeşim’ dedi. Biraz ileride telsizle konuşmaya başladı. Gerildi, iyi bilirdi, kardeşim lafı bu coğrafyada pek hayra alamet değildi. Uzaktan anladığı kadarıyla kendisini içeri almayan polis memurunun mesaisi bitmiş, çoktan evine gitmişti. Ayhan’ı da orada unutmuştu. Normal karşıladı. Kızamadı. Devletçe unutulmaya alışkınlardı…

Biraz sonra bir başka polis geldi ‘Yürü gidiyoruz’ dedi. Ayhan ‘Valizim, Ankara uçağı,’ diyecek oldu… ‘Yürü, dedik ya’ dedi. Yürüdü. Yürü deyince yürünür, dur deyince durulurdu. Etrafta pek yolcu kalmamıştı. O yıllarda uçaklar çok sık inmezdi. Havalimanı gece on ikide handiyse kapanırdı.

Çıkışta, çalışır vaziyette eski bir Reno12 duruyordu. Beyaz Reno’nun bir kapısı adet olduğu üzere çarpıktı. Burada polis arabası sireninden değil kirinden ve façasından bilinirdi. Şoför mahallinde beklemekten sıkılmış, sabırsız polis, açık camdan ‘ördeği aldın mı?’ diye sordu. Öteki ‘aldım, aldım, gazla gidelim’ dedi. Aceleleri neydi, ördeği ne yapacaklardı. Sorunun önemli kısmı parantezin içindeydi, (nereye gidiyorlardı?) Ayhan yolda bir şeyler soracak oldu, lafı ağzına tıkadılar. ‘Gidince görürsün!’ Neyi göreceğini bilemedi. Şoför gazı kökledi.

Ana yoldan ayrılmış, toprak yolda, tozu dumana katarak ilerliyorlardı. Arabanın ön takımından takur tukur sesler geliyor; arada bir neredeyse patlayıp dağılacakmış gibi oflayıp pufluyordu. Takriben bin metre İleride ölgün bir ışık göründü. Birkaç dakika sonra, Anadolu kasabalarındaki tek katlı, beş merdivenli, tarım kooperatifi benzeri bir binanın önünde durdular. Kapıda duran bir diğer beyaz Reno ve direkte sallanan bayrak olmasa kaçırıldığını sanabilirdi.

Gri boyası yer yer dökülmüş, büyükçe bir salona girdiler. Salonda dört çelik masa, masaların arkasında ve önünde birer sandalye, çelik dosya dolabı, Atatürk resmi, bir şapka ile makinalı bir silahın asıldığı dört kollu çelik askılık vardı. Asıldığı günden beri yıkanmamış perdeler ve mekâna uyumsuz banka bankları salona gelişigüzel bırakılmıştı. Masaların üzerinde daktilo ve içi ağzına kadar izmarit dolu küllükler vardı. Salondaki eşyalar ve insanlar atık metalden, ondüle çinkodan yapılmışçasına kaba, eğreti, ruhsuz ve mutsuzlardı. Pencereler sıkı sıkı kapalıydı. Sigara kokusu ve kesif duman her yeri kaplamıştı. Ayhan’ı getiren polisle beraber içeride dört polis daha vardı… Şoför salona girmeden, koridordaki tuvalete daldı. Yol boyu acelesinin sebebi anlaşılıyordu. Bu yaşta prostat değildi, herhalde. Belki de sıkışmışlığı bir meslek hastalığıydı. Arkasında Atatürk resmi asılı olan komiser olmalıydı.  Masasında çevirmeli, koyu gri renkte bir telefon duruyordu. Girişte, sol masadaki polis ifade alıyordu. Karşısındaki kara saçlı adamın başı öndeydi. Açılmış kaşındaki kan pıhtılaşmış, yüzünde morluklar oluşmuştu.

Sorgucu polis, cümle aralarında sigaradan nefes çekip olayları düşleyerek, sormadan yazıyor: ‘Almanya’dan gelmiş…’ Yüzüne bakmıyor. Bütün hikâyeleri ezbere biliyor. Hikâyeleri, ben ağzından yazmayı da iyice bellemiş: ‘Otobüs ’ün bagajında kaçak olarak Kapıkule’den çıktım. Münih’e varınca, Hauptbahnhof’da pasaportu bin Mark’a Ali’ye sattım; soyadı…’ Sorgucu ilk kez hareketsiz duran kara adamın yüzüne bakıyor; birkaç saniye sonra soruyu kendi cevaplıyor: ‘Soyadını bilmiyor.’ Bakışlarını uzaklara çevirerek, esrarengiz bir tavır takınıyor, geçmişte gördüğü bir yüzü hatırlamaya çalışır gibi yapıyor: ‘İstasyonda tanıştığım Ali; siyasi mülteci olduğumu gösterir evraklarımı doldurdu. Sonra beni mülteci dairesine götürdü. Başvuru yaptım. Üç ay heim’da kaldım. Aylık beş yüz Marklık yiyecek kuponu verdiler. Geçen ay bir kavgaya karıştım. Polizei geldi, beni tutukladı. Dün de sınır dışı edip kâğıtlarıma zurück damgası vurdular, İstanbul uçağına koydular.’ Sorgucu işini istediği gibi bitirmenin verdiği hazla, ‘Gördün mü, bu yazdıklarımı dün hatırlasaydın, boşuna bir araba sopa yemeyecektin.’ Cııırt, diye daktilodan çıkardığı, arası mavi karbonlu, biri pelür iki nüsha kâğıdı, tükenmez kalemle birlikte kara adamın önüne koyuyor. ‘İmzala güzel kardeşim.’

Pencere yanında ikinci sorgucu polisin önündeki adam ise Paris’ten gelmiş. Pasaportum kayboldu diyecek ama karşı masadaki ifade alma tekniğini görünce hiç şansı olmadığını anlıyor. Ya isteneni anlatacak ya da hikâyeyi kurgulamayı sorgucuya bırakacak…

‘Cebindekileri çıkar! kemer, saat, cüzdan, bozuk para dahil.’ İkinci adam sandalyede zor duruyor; devrildi, devrilecek. Fısıltıyla konuşuyor: ‘Abi şeker hastasıyım, bir şeyler yemem gerek’ Sorgucu polis birinciden daha kaba, daha pişkin ‘Ne lan! Burası aş evi mi, paran var mı?’ Paris’ten gelen adam gözüyle masa üstündeki cüzdanı işaret ediyor. Cüzdanı karıştıran polis, sokakta sahipsiz para bulmuş gibi sevinçle bağırıyor: ‘Ooo beyimiz zenginmiş, beş yüz Frank var burada.’ Bütün polisler kulak kesiliyor, gözler gülüyor, iştah bezleri kabarıyor. ‘Tamam lan, lokantadan kebap söyleriz.’ Maden bulan ikinci polisin ‘Komiserim yine kısmetlisin’ sözleri üstüne komiser gevrek gevrek gülüyor.

İfade sırasını bekleyen Ayhan bu konuşmaları duyunca üzülüyor. İçinden; pasaport, kredi kartı neyse de, keşke bütün parayı çaldırmasaydım, diyor. Bu arada sorgucu polis, ifadesini imzalayan kara adamı götürmesi için sıkışıklığını atlatıp rahatlayan koridordaki polisi çağırıyor: ‘İşi bitti, kardeşi pastaneye götür, gelen geçen kızlara baksın.’ Ayhan bu dağ başında pastane nerede, diye düşünürken ‘Hey süslü, gel bakalım’ diye birinci sorgucu tarafından çağrılıyor… Ayhan bir yanlışlık var, benim pasaport çalındı diye anlatmaya çalışırken, sorgucu, merak etme düzeltiriz, diye cevaplıyor. Bu sefer kurgucu farklı davranıyor; kafadan yazmaya başlamadan Ayhan’ın bu akşam üçüncü kez anlattığı hikâyeyi dinliyor. Süslü diye çağrılması, Ayhan’a cesaret veriyor; eşine telefon edip edemeyeceğini soruyor. ‘Komiserim, süslü çok Amerikan filmi seyretmiş, telefon hakkını kullanmak istiyor,’ diyor. Polisler toplu halde gülüyorlar. Komiser ‘Gel lan, bak bugün şanslı günün, iyilik üstümde kalmış. Yalnız konuşmayı kısa kes, Aydın’lıyım’ diyor. Yine gülüyorlar. Komiser ne derse gülüyorlar; amir-memur vaziyeti.

Ayhan eşini arıyor. Yeşilköy Havalimanı Karakolunda olduğunu, konsolosluktan verilen pasaport belgesinin ülkeye giriş için yetmediğini babama söyle deyip, kapatıyor. Komiser baba lafına takılıyor. Baba kim, diye soruyor. Ayhan anlamazlığa yatıyor. Babam…, diyor. Komiser üsteliyor: Anladık da birader, baba ne iş yapar? Birader, kardeş lafından daha iyidir. Konuşanın sana saygı duyduğunu gösterir. Baba herkese lazım. Baban olmazsa bir hiçsin, zavallısın, sade bireysin. Babaysa parası var, gücü var. Babaya göre muamele var. Devlet bile baba, anayı soran kim!

On dakika sonra telefon çalıyor. Hayırdır, gece vakti kim arıyor, polisler teyakkuzda. Komiser konuşurken; evet amirim, tamam amirim, emredersiniz amirim dedikçe; diğer polisler hazır ola geçiyor. Neticede memur için amir, anayı şiddetle seven baba. Telefon görüşmesi biten komiser Ayhan’ı masasına çağırıyor: ‘Aç mısın, birazdan kebap gelecek’ diyor. Ayhan biraz şaşırıyor ama durumu hemen kavrıyor. Pozisyonu değişmiş, kardeşlikten, biraderliğe terfi etmiş, hatta kebap yemeğe davet edilmiş. Komiser: ‘Evde kimliğini getirecek biri varsa, getirsin de çaresine bakalım’ diyor. Ayhan’ı sorgulayan polis, komiserin sözlerinden mesajı almış; cıırt, diye henüz yazmaya başladığı ifadeyi daktilodan çıkarıp çöpe atıyor.

Bu arada dışarıda bir hareketlenme oluyor; seslerden ve karakolun iç duvarlarında gezinen güçlü farlardan dışarıya büyük bir araç geldiği belli oluyor. Polislerden biri cama koşturuyor. Hayırdır, diye söyleniyor: ‘Ambulans gelmiş…’ İçeriye, kısa boylu, güneş kavruğu, kaslı bir adam giriyor. Karadenizli olduğunu açıkça belli eden aksanla: ‘Ha pura karakol mudur?’ diye soruyor. Pişkin polis kafa buluyor: ‘Uşağım neye benzettun.’ Karadenizli mahcup, konuya giriyor: ‘Ha püz gemiciyüz, kaza oldi, Temel direkten düşti.’ Polisler hep birden gülüyor. Sonra kaza lafını uslamlayıp gülmeyi kısa kesiyorlar. Sorgucu polis: ‘Sen kimsin?’ diye soruyor. Sanki ortada önceden yazılmış, provası yapılmış bir parodi oynanıyor; Karadenizli ciddiyetle devam ediyor: ‘Ben direkten düşen Temel’in gadamı, gemici Cemal; bizi içeri koymadılar, karakola cidun, dediler.’ Hikâye kurgucusu, sorgucu polis haylice tecrübeli; olayı anında çözüyor: Anladık, yurtdışına limandan gemici kâğıdıyla çıktınız, şimdi havalimanından inmeye çalışıyorsunuz. Pasaport olmadan ülkeye giremezsiniz. Karadenizlinin kafası karışıyor: ‘Şimdi puradan giremiyoruz, limana mu cidelum?’ Polislerin hepsi bir daha gülüyorlar. İş sarpa sarmadan komiser müdahale ediyor: ‘Yok hemşerim git, Temel’i getir, ifade alacağız, imzası lazım.’ Cemal çaresizce cevaplıyor: ‘Temel gelemez; Temel düşti, beli kırıldı. Ambülansta yatıyor; konuşamıyor, öyyle tavana bakıyor.’ Durumun vahametini ancak anlayan sorgucu polis hemen çözüm buluyor: ‘Tamam o zaman senin ifadeni alalım. Pasaportun var mı?’ Cemal durumun kendi aleyhine dönebileceğinden endişeleniyor: ‘Yok, ben de gemiciyim.’ Sorgucu meselenin bam telini buldu: ‘Sen niye uçakla geldin; gemici seyahat evrakıyla, gemiyle gelir.’ İşte bu büyük bir keşif! Cemal’in korkusu artıyor: ‘Ben refakatçiyim.’ Sorgucu Cemal’i sıkıştırıp suçlayacağı noktayı yakalamış: ‘Sen hemşire misin, olmaz öyle şey, gemiyle gelecektin! Şimdi, senin ifadeni alacağız, nüfusuna yazacağız; üç-dört günde cevap gelir, sonra sen sağ ben selamet.’ Cemal’in korktuğu başına geliyor; kendi durumunu çaresizce kabullenmiş, soruyor: ‘Temel ne olacak?’ Sorgucu polis olayı çoktan çözmüş, son derece rahat: ‘İfadesini alınca hastaneye yollarız.’

Koridordan bir itiş kakış, bir koşuşturma sesleri geliyor, bağrışmalar duyuluyor. Komiser, çocuklarını azarlayan bir baba gibi koridora doğru bağırıyor: ‘Azmayın ulan, dölek durun.’ Neden sonra olay anlaşılıyor: Paylaşılamayan şapka davası. Şapka deyip geçmeyin, memura zimmet edilmiş eşya, altından bile kıymetli. Memurun bir zimmeti, iki düğmesi, üç tayini. Bunlar memuriyetin alametifarikaları… Polislerden birisi bu benim şapkam; siperliğine işaret koymuştum, diyor. Diğer polis yalan söylüyorsun, masamdan az önce aşırdın, diye bağırıyor. Diğer polisler ise kıs kıs gülüyor. Belli ki bu sahne daha önce de defalarca oynanmış. Komiserin sert müdahalesi ile şapka kavgası bir sonuca bağlanmadan bitse de ortada tarafların birbirine düşmanca bakışları kalıyor.

Dışarıyı gözleyen cam kenarındaki polis bağırıyor: Kebaplar geldi! Salonda masa düzeni değişiyor, çelik masalar aceleyle birleşiyor; kebaplar, pideler, içli köfteler, ezmeler, salatalar, şalgamlar masaya yayılıyor. Et ve soğan kokusu ortalığı sarıyor, küllüklerdeki izmarit kokusunu bile bastırıyor. Karakol bir anda asma altı kebapçısı kıvamına geliyor. Ayhan’ın sorgucusu: ‘Süslü… kusura bakma, ağız alışkanlığı, adın neydi?  Sen cam kenarına geç; karakola doğru gelen bir araç farı görürsen haber ver, amire yakalanmayalım.’ Pişkin sorgucu, beş yüz Frank ganimeti kapan, komisere yaltaklanıyor: ‘Komiserim keşke bir de büyük söyleseydik.’ Yine hep beraber gülüyorlar. Hahaha! Komiser ilk dürümü mideye indirdikten sonra: ‘Ulan eşek gibi tıkınmayın, şu şeker hastasına da bırakın’ Cam kenarında nöbet bekleyen Ayhan’a dönüyor: ‘Birader, açsan gel kendine bir dürüm yap.’ Ayhan teşekkür ediyor. Açlığı aklına bile gelmiyor. Pastanenin, nezarethanenin kod adı olduğunu öğrendiğinden beri erkete görevinden fazlasıyla memnun. Kafasından hesap yapmakla meşgul; kayınbirader kimliği getirecek, sabah sekiz uçağına binecek, karakola kaçta gelecek; kazasız belasız buradan kaçta kurtulabilecek?

Bu arada, kebaplar bitmiş, çay piknik tüpün üstüne konmuş. Karakol pikniği devam ediyor. Çay tiryakisi olan Ayhan açlığı hissetmiyor ama bütün olanlardan sonra bir bardak çaya hayır, diyemeyecek. Belki de çay, başından giden aklını yerine getirecek. Komiser çağırıyor: ‘Yanaş şöyle, yemek yemedin bari bir çayımızı iç. Sonra amirime, bir çay bile ısmarlamadılar dersin.’ Ayhan zoraki misafirlikten hoşnutcasına, estağfurullah diyor. Gözü çay tepsisinde duran bardaklara takılıyor. Boş şokella kavanozları; bir an tereddütten sonra bir kavanoz çay da o alıyor. Komiser biraz mahcup: ‘Kusura bakmayacaksın, bu aralar durum malum, pek tahsisat yok da.’ Ayhan yine bir estağfurullah çekiyor. Polislerin hepsi birden sigara yakıyor, dumandan göz gözü görmüyor. Ayhan gözündeki lenslerin battığını hissediyor ama sesini çıkaramıyor. Dikkatini masalardaki Marlbora paketleri çekiyor, havalimanındaki gümrüksüz mağazaları düşünüyor. Sohbet koyulaşınca komiser, Ayhan’a diğerlerinin duymaması için kısık sesle bir ricası olduğunu söylüyor: ‘Tayinim Siirt’e çıktı; Baba, Ağaya benim işi bir söylese!’ Ayhan kendine yapılan muamelenin sebebini şimdi daha iyi kavrıyor. Ağanın kim olduğu hakkında fikri olmamasına rağmen suyu geçinceye kadar önemli olan dayı diye düşünüyor: ‘Ankara’ya gidince söylerim’ Komiserin ağzı kulaklarında: ‘Allah razı olsun, valla İstanbul’da kalayım, Boğaz Köprüsüne tayin etsinler, rüzgârın alnına bile razıyım.’

Saat neredeyse sabahın üçü. Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş. Herkese bir mahmurluk çökmüş. Polisler uyukluyor. Ayhan; bankların salonda bulunuş sebebini sonunda çözüyor. Her iki sorgucu polis de sokaktaki evsizler gibi kollarını yastık yapıp bankların üzerine kıvrılıp yatıyor. Diğer polislerse masaya başlarını koymuşlar. Komiser hala Ayhan’la konuşmaya çalışıyor ama o da gittikçe daha az kelimeli cümleler kuruyor. Sonunda göz kapakları ağırlaşıyor; bir açıp bir kapayıp zaman zaman kirpik arasından bakıyor. Ayhan artık onlardan biri. Komiser talimatı veriyor: ‘Anlaşılan sen uyumayacaksın; şu askıdaki şapkayı al, kafana koy. Camın kenarına otur, gelen olursa bizi uyandırırsın.’ Ayhan artık hiçbir şeye şaşırmıyor. Bir polis taklidi yapmadığı kalmıştı. Çaresiz görevi üstleniyor. Bu arada komiserle samimiyet artmış, asker arkadaşı boyutuna geçmişler. Espriyi patlatıyor: ‘Makinalıyı da alayım mı?’ Komiser uykulu ama gülmeyi de ihmal etmiyor.

Ayhan cam kenarına geçiyor. Karakolda polisler uyuyor. Elinde bir kavanoz çay, başında polis şapkası, kafasında bin bir türlü düşüncelerle karanlıklara dalıyor…

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.