İşaret Parmağım

Kendisiyle konuşmaya kırk yıl sonra karar verdim.

Daha önce hiç sandalet giymemiştim.  Sandalet denen ayakkabı türünün: Etrafı açık, her an saldırıya uğrayabilecek, korumasız yapısı bana hep ürkütücü gelmiştir. Bunda bedenin en zayıf yeri olan topuğun ve Aşil’in bilinçaltımıza kazıdığı korkuyla bir ilgisi var mıydı, bilemiyorum.  Ama parmaklarımın sürekli ortalıkta gezinmesi, olur olmaz işe burnunu sokma arzusu, toza toprağa batma ihtimali uykularımı kaçırmaya yeterdi.

Çocukluğumda annemin her yaz başı ısrarla aldığı sandaletler giyilmeden küçülür; kış başında emektar bakıcımıza verilir, ertesi yazsa yenisi alınırdı. Birkaç kez odamda yalnızken Almanlar gibi çorapla denemişliğim de vardı ama hepsi o.  O acayip, tuhaf yaratık bütün yaz dolabımda bekler, dolabın kapağını her açışımda, sanki elli kollu bir ejderha görmüş gibi korku verirdi. Evlendikten sonra da eşimin ısrarıyla birkaç sandalet savaşına katılmış, neyse ki bunları da kazasız belasız atlatmıştım.

Kulağa tuhaf gelse de terlik denen türle herhangi bir sorunum olmamıştı; bahçede, evde, plajda rahatlıkla terlik giyebiliyordum. Gel gelelim sandalet görünce şeytan görmüş gibi oluyor; her yaz ayakkabıcı vitrinlerine dizilen o kabahatli, eksik, birbirinden çirkin sandaletleri görmemek için yolumu değiştiriyordum.

Geçen gün bir psikolog arkadaşımın önerisi üzerine, sandalet fobimle yüz yüze gelmeye karar verdim. Haylice moda olan bir deri firmasından en çok nefret ettiğim, taba renkli bir sandalet aldım. Sandalet ayak üstünden iki bantlıydı. Açık uçlu deri kulağı bilek üstünden geçerek, yan taraftan sarı demir toka ile bağlanan klasik, berbat modellerden biriydi. Eve geldim. Odama girdim ve kapıyı kapattım. Kırk yılın hesabını o gün görmek için kesin kararlıydım. Çorapsız, çıplak ayağıma, kırk yıl sonra bu orta çağ büyücüsünü andıran ürkünç sandaletleri giyecektim…

Giyer giymez, ayağımdaki sandalet burnunu kaldırdı; bir sorgu yargıcı gibi hesap sordu: Söyle bakalım, yıllardır benimle olan derdin neydi? Ürpererek, bilmem, dedim: Belki bu kadar korumasız olman, parmaklarımın açıkta kalması, bileğimi sıkan garip izler yapan tokaların, belki seni tuhaf renkli çoraplarla giyenler, belki de terli, eski kösele kokan, kirli görünümlü pis ayaklar. Hayır, dedi: Bu kadar basit olamaz, daha derinde bir şeyler olmalı. Hoppala, dedim. Yıllardır korkudan yüzüne bakamadığım sandalet şimdi de başımıza psikiyatrist kesilmiş, bir sözü bile beni şüpheye düşürmeye yetmişti. Evet eni konu çirkindi, tuhaftı, göz zevkime uymuyordu ama belki de haklıydı. Yine de kendini ciddi ciddi ayakkabı sanan bu ahmak sandaletle dertleşmeye ve lafı daha fazla uzatmaya niyetim yoktu.

Sandalete ve ayaklarıma şaşkınlıkla bakarken dikkatim birden, iki buçukluk baş parmağımın hemen yanında uzanan işaret parmağıma yöneldi. Boyu baş parmak ve diğerlerine göre haylice uzundu. Otorite dinlemeyen, başına buyruk bir hali vardı. Kimseye eyvallahı yoktu. Merhaba uzun arif, lafıma neden sonra kendisine hitap edildiğini anlayıp kısa bir cevap verdi. ‘Merhaba!’ Bu kısa ve donuk cevap bana çocukluğumdan, üstü itinayla kapatılmış bir anıyı hatırlattı…

Bir yaz günü annemle birlikte Kızılay’a, her yıl ortopedik ayakkabılarımızın alındığı meşhur ayakkabıcı, Yavuz Bebe’ye gitmiştik. 6-7 yaşlarında olmalıyım. Ayakkabı olarak her zamanki gibi; üst tarafı beyaz, yanları lacivert, zımbalı modeli seçmiştim. Satıcının yeni yazlık sandalet modelleri geldi, demesi üzerine her zamanki kâbus başlamıştı. Uzun süre satıcının önerdiği sandaletleri giymemek için direndim ancak Sınıf arkadaşım Ali’yi annesiyle birlikte mağazanın kapısında görünce direncim kırıldı; çaresiz boyun eğdim. Bu arada becerikli satıcı ayağımı kapmış, sandaleti giydirmeye başlamıştı. Tahminen ayağıma biraz da küçük gelen bu sandalet ayağımı esir almış, öne doğru itiyordu. İşkenceye teslim olan ayağım, bir suçlu gibi sandaletin içine atılmış, bileğimden geçen zincirli toka ile sürgülenmiş, dışarı çıkmamacasına kilitlenmişti. Bilekten zorla öne doğru itilen ayağımın işaret parmağı başta olmak üzere bütün parmaklarım ayakkabının önünden dışarı taşmış, adeta sokağa fırlamıştı. Parmaklarım nerdeyse sandalete değil yere basıyordu. Bu çirkin görüntüden nefret etmiştim, yaşadığım işkenceden bir an evvel kurtulmanın yolunu arıyordum.  O sırada sınıf arkadaşım Ali de dışarı fırlamış parmaklarımı fark etmiş, karnını tutarak gülüyordu. İşte o gün sandalet denen ayakkabı türünden sonsuza kadar nefret ettim. Hayatım boyunca yaşadığım, beni yerin dibine geçiren, utanç veren o andan sonra kimse bana bir daha sandalet giydiremeyecekti…

Yıllar sonra hesaplaşmak gayesiyle ayağıma geçirdiğim sandalet bütün hınzırlığıyla yüzüme bakıyor; kabahatin sende olduğunu nihayet anladın, diyordu. Hayatımın bütün yükünü çektiğini sandığım ve bunun için defalarca teşekkür ettiğim baş parmağın yanında yatan işaret parmağımın suç işlemiş, mahzun hali içimi burktu. Belki boyunun uzunluğundan belki de ilgisizliğimden orta parmağa doğru sığınmış, sanki gözlerimden kaçmıştı… Bu çirkin, ucube, ukala sandaletleri ayağımdan atarcasına çıkardım. Yere oturdum, sağ elimle parmağımın yana yatmış boynunu düzelttim. Şefkatle avuçlarımın arasına aldım. Üzülme dedim, başkaları senin hakkında defalarca asılsız dedikodu yapmış olsa da ben seni hep sevdim. Seninle alay eden kız arkadaşımdan sırf bu yüzden ayrıldığımı da bilmeni isterim. Senden utanmıyorum. Sen benim en önemli parçamsın; hangi yöne gideceğime karar vermemde en büyük yardımcımsın. Boyunun uzun, gövdenin eğri olması sana doğuştan gelen bir özellik; bu ne suç ne de kusur. Atalarımın gururla taşıdığı bu alameti farika benden sonraki kuşaklarda da yaşamını devam ettirecek.

Düşünüyorum da: Bir yerlerde, işaret parmağı uzun olanlar şanslı olurlar, diye bir şey okumuş olmalıyım…

2 thoughts on “İşaret Parmağım/Kalgayhan Dönmez

  1. Berrin Akarsu dedi ki:

    Kalemine sağlık sevgili Kalgayhan. Satırlarını okurken benim de ayak parmaklarınla konuşasım geldi. Benim de tokyolarla ilgili buna benzer anim var. Birden hikayen onu anımsattı bana. Nedir bu ayak parlaklarımızdan çektiğimiz
    Ama yine de cok egenceliydi hikayen

    1. panzehir_dergi dedi ki:

      Berrin teşekkür ederim. Evet ayaklar! Hiç birşeyden çekmedi, nasırından çektiği kadar!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir