Hanımefendi

 

Matra Simca Bagheera ahşap köşkün önünde durdu. Motoru arkada, şanzımanı ortada, bagajı ön kaputta olan tuhaf bir arabaydı. Tek kapılı, önde sadece üç adet spor yarış koltuğu olan Fransız uçak firması Marcel Dassault tarafından sınırlı sayıda üretilmiş konsept bir arabaydı. Motoru uçak motoruydu. Dışı nar kırmızısı, içi siyah süet deri kaplıydı. Günümüzde olsa gençler ona trendy ya da chic kelimelerini yakıştırır ve çekecekleri selfiyi İnstagram’da gururla paylaşırlardı.

Arabanın sağ koltuğundan nüktedanlığıyla meşhur yüzde yüz Antepli Danıştay üyesi Fazıl Bey indi. Kapıyı kapatmadan aracı kullanan gence: ‘Bekle balta geliyorum’ dedi.  Başkanlığını yaptığı takımda herkese Fazıl Bey’in taktığı bir lakap vardı, ona da balta düşmüştü. Takımda tecrübesiz olduğu ilk yıl sık sık beş faulle oyun dışı kaldığından Fazıl Bey ona bu lakabı uygun görmüştü. Takımdaki oyuncular geri, kazma, sakallı olarak çağrılmaya alışmış, hatta kendi isimlerini unutmuşlardı.

Çift egzozdan çıkan homurtu ne bu sokağın sakinliğine ne de Sarıyer’in doğallığına uyuyordu. O yıllarda, Sarıyer Boğaz’ın sonunda yer alan kendi halinde bir balıkçı köyüydü. Şoför koltuğunda oturan genç adam kontağı kapatmadan, motor çalışır vaziyette bekledi. Kapatırsa Matra’nın tekrar çalışması sorun oluyordu. Bu durum, onun fabrikada uçak olma ya da isteyip de olamama sendromu ile açıklanıyordu.

Ahşap köşkün çift kanatlı kapısı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Merdivenlerde önce fötr şapkalı, ekose atkılı, Humpery Bogart pardösülü Fazıl Bey göründü. Hemen arkasında kırmızı tankçı beresi, kırmızı Dior manto ve kırmızı çizmeleriyle ufak tefek, zarif bir hanımefendi yürüyordu. Fazıl Bey centilmence arabanın kapısını açtı, Antep’in bütün samimiyeti ve doğallığıyla ‘orta koltuğa sen geç Safiye’, dedi. Genç şoför, hanımefendiyi ilk anda tanımamasına rağmen, davranışlarındaki incelik, görünüşündeki zarafet sebebiyle arabanın misafiri oturtacak arka koltukları olmadığı ve onu karşılamak için arabanın dışına çıkmadığı için mahcup olmuştu. ‘Kusura bakmayın, efendim,’ dedi. Fazıl Bey arabaya binip kapıyı kapatınca, genç şoföre döndü: ‘Safiye Hanım’ı tanımadın mı, balta?’ dedi. Genç, daha evvel televizyonda gördüğü bu yüzü hatırlamıştı. ‘Safiye Hanım, annemin en sevdiği sanatçıdır,’ deyince. Safiye Hanım kızardı. Bugün anlamı yitirilen; sanatçılık, mütevazılık, utangaçlık o zamanlarda vardı ve olağan karşılanırdı. Safiye Hanım da kelimenin tam manasıyla bir hanımefendiydi.

Sahil yolundan Balta Limanı’ndaki Polis Moral ve Eğitim Merkezine doğru yola çıktılar. Takım orada kamptaydı. O gün öğleden sonra Spor Sergi Sarayı’nda maçları vardı. Fazıl Bey de eski dostu Safiye Hanımla İstanbul’a gelmişken hem buluşmak istemiş hem de genç sporculara bir moral, bir kültürel etkinlik olur düşüncesiyle, onun öğle yemeğinde takımla beraber olmasını rica etmişti.

Yemek salonuna girildiğinde masada oturan takım oyuncuları aralarındaki şakalaşma, kargaşa ve gürültüyü anında kestiler. Büyük bir merakla içeri giren misafire baktılar. Tanımadılar. Şaşkınlık ve tepkisizliklerini gören Fazıl Bey, hanımefendiyi tanıtma ihtiyacı hissetti. ‘Safiye Hanım, Atatürk’ün huzurunda şarkı söyleyen kadın’, dedi. Bazıları tanır gibi oldu, bir kısmı ayağa kalktı, elini öpmek isteyenler de oldu. Fazıl Bey ve şeref misafiri Safiye Hanım masanın en başına oturdular. Gençler o günlerde meşhurluk ve zenginlik işareti kabul edilen, kaç plağı olduğu meselesini merak ettiler. Safiye Hanım, büyüklük gösterisi sayılabilir endişesiyle kızaran yüzünü saklayarak, sanırım beş yüz kadar dedi. Atatürk’le karşılaştığı anın anlatılması istendiğindeyse; çocuktum, şarkı söylerken başımı yerden kaldırıp o mavi gözlere bakamadım, dedi. O sırada yanaklarına süzülen yaşları saklamaya çalışıyordu… Aradan geçen elli yılın ardından dahi gençler o buluşma anının,  ne kadar özel ne kadar duygulu ne kadar unutulamaz bir an olduğunu derinden hissettiler. Fazıl Bey her zamanki nüktedanlığı ve oluşan duygusal havayı dağıtma arzusuyla ‘Safiye, patlat bir şarkı, bu gençler duymadan, görmeden inanmaz’ dedi. Safiye Hanım, her zamanki, zarafetiyle gençlere arka çıktı ‘Aman! Fazıl gözlerine bak, onlar her şeyi bizden iyi bilirler, ateş gibiler’ dedi. Bu cevapla bir anda bütün genç sporcuların kalbini kazandı. Çocuklar hep bir ağızdan tempo tutarak maçlarını seyretmesi için onu Spor Sergi Sarayı’na davet ettiler… Safiye Hanım çok mutluydu. Sporcuları kırmadı, tamam geliyorum dedi.

Dışarıya çıktıklarında onları maça götürecek aracı görünce şok oldular. Fazıl Bey kulübün maddi imkanının kısıtlılığı sebebiyle Valilikten bir araç rica etmiş. Valilik de, solcu gençlerin eylemlerde slogan ve taş atıp protesto ettikleri Fruko arabası diye adlandırdıkları, burunlu otobüslerden birini göndermişti. Çoğunluğu Mülkiye, ODTÜ, Hacettepe gibi fakülte ve üniversitelerde okuyan sol görüşlü öğrencilerin oluşturduğu sporcular ‘Fazıl abi, biz bu faşist Fruko arabasına binmeyiz’ diye kazan kaldırdılar. Fazıl Bey, idareci, pragmatist ve Antepli özelliklerini bir araya getirerek olaylar krize dönüşmeden son noktayı koydu. ‘Ya bin ya yürü! Ulan bu faşistlik bulaşıcı hastalık mı, on beş dakika da bulaşsın.’ Maçtan sonra Çiçek Pasajı, bira, kokoreç, midye tava sözü alan sporcular Fruko arabasına binmeye razı oldular.

Bin dokuz yüz yetmiş sekiz yılından bahsediyoruz. Maraş Katliamı olmuş, yedi genç Bahçelievler’de boğazlanmış, günde yirmi kişinin anarşi sebebiyle öldürülmesi normal karşılanır olmuş. Ülke dolu dizgin seksen askeri darbesine gidiyor. Kimse yaşanan distopyanın farkında değil. Bu durumdan habersizmişçesine, gündelik hayat kendi halinde kıvrılıp akıyor… Geçmişi, Safiye Hanım ve Fazıl Bey temsil ediyor, gelecek ise üniversitede okuyan sporcu gençlere ait gibiydi. Hep beraber bir otobüste tuhaf bir şimdiyi yaşıyorlardı. Bazen geçmiş, gelecek, şimdi iç içe geçer ya. İşte o gün aynen öyleydi.

Bu arada o anı gözünüzde canlandırabilmeniz için daha detaylı izah etmeye kalkışacak olursak. Fruko otobüs, bu araca otobüs yerine kamyonet demek daha doğru olabilirdi. Devleti temsil eden kurşuni gri renkte, kapısında polis arması olan, yanları açık, kapısız, ahşap koltukları sokağa bakar dizilmiş, sırt sırta oturulan bir araçtı. Bu isim ona; hem Fruko, Pepsi gibi gazlı içeceklerin dağıtım aracı olarak kullanıldığı hem de kafalarında o dönem Fruko gazozu gibi beyaz miğfer taşıyan polisleri taşıdıkları için yakıştırılmıştı.

Sahne şöyleydi: En sağda üzerinde kırmızı komando beresi, kırmızı iri düğmeli Dior Mantosu, kırmızı çizmeleriyle Safiye Hanım, yanında Fötr şapka, ekose kaşkol, Humpery Bogart pardösülü Fazıl Bey oturuyordu. Uzun saçlı, sakallı gençler de her iki yana sere serpe dizilmişlerdi. O yıllarda dışarıdan bakan birisi, Fruko aracı içinde taşınan bu kalabalığı, biraz önce bir eylemde tutuklanmış, merkeze götürülen anarşistler olarak rahatlıkla teşhis edebilirdi…Bu sahne ancak bir Fellini filminde görülebilecek absürtlükteydi…

Kırk yıl sonra, Panzehir Dergi için istenen, Safiye Ayla Hanımefendiyi anma yazısı için oturduğum klavyenin başında hatırladıklarıma bakın… Oysa o gün ilk ve son kez gördüğüm; 1917 yılında doğmuş, üç yaşında hem öksüz hem yetim kalmış, Atatürk’ün karşısında şarkı söylemiş, ilk plağını 1930 yılında çıkarmış, daha sonra beş yüz plak doldurmuş, mirasını Türk Eğitim Vakfına bırakmış kibar, zarif, kadife sesli, mütevazi sanatçı, cumhuriyet kadını Safiye Ayla, kırk yıl önce bize ne demişti: ‘Gençler ateş gibidirler.’

 

 

2 thoughts on “Safiye Ayla Hanımefendi/ Kalgayhan Dönmez

  1. Sedef dedi ki:

    Bizi o günlere götüren ne güzel bir yazı olmuş Kalgay, emeğine sağlık.

    1. panzehir_dergi dedi ki:

      Sedefcim teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.