*C’est la vie!

Bir düğün pastası gibi karşı çatıdan yükselen dolunaydan hatırlıyorum, martın henüz başlarıydı. Corona miladından birkaç gün önceydi. Daha pandemi korkusu ya da sağlık konuşmaları evlere misafir olmamıştı. Bahar özlemiyle balkona çıkar olmuştuk. Doğa yavaş yavaş uyanıyordu. Gözlerimi gökyüzünden ve ağaçlardan alamıyordum. Sanki bir haber bekliyordum. Günden güne manzara değişmeye başlamıştı. Ağaçlar serpiliyor, sesler değişiyor, kuşlar merasim geçişine hazırlanıyordu. Ceviz ağacının biçimli, dik, yapısı düzgün gövdesinin her yöne uzattığı dalları koca bahçeyi neredeyse  kaplamıştı. Hınzır! Kış uykusuna yatmamış, adeta büyümeye devam etmişti. Yılların verdiği doğal hakla sağa sola öne arkaya kafasına göre özgürce uzanmıştı; işini biliyordu ama o malum kış kışlığını hiç bilmemişti. Şubat gelip geçmiş, mahalleye yağmur bile uğramamıştı.

 

Sokağa çıkmanın dahi karneye bağlandığı günlerden birinde balkonda oturuyordum. Ceviz ağacının üst dallarına doğru, tam tepe tacının oluştuğu yerde hummalı bir faaliyet gördüm. Akşam üstünün çatılara düşmüş güneşin altında sırım sırım parlayan iki karaltı topladıkları çer çöple bir yuva kurmaya çalışıyorlardı. Becerikli ayak ve ağızlarıyla iğneyle oya işler gibi ince dalları birbirine örüyorlardı. Belli ki bu işte daha önceden de tecrübeliydiler. Sanki çalışkan, becerikli iki mobilya ustası gibi bir beşik çatıyorlardı. Kargalar mutluydu. Ağaç şenleniyor, düğün dernek sonrası yuva kuranlara memnuniyetini belirtiyordu. Rüzgar müzik yapıyor adeta cevizin ince dallarını çıtırdatarak kara kuşlara tempo veriyordu. Güneşi görünce o da tomurcuklanmaya karar vermiş, şölene katılmıştı. Çok beklemedi. Dalların incelerinden ay sonuna doğru ilk gözleri patlattı. Kolay mı, altmış yıllık köklerle onlarca metre derinliklerde bulduğu suyu sevgiyle birleştirip en uçtaki yeni bebelere yollamak?

 

Bu günlerde kuşlar da insanlar gibi huzursuzdu. Şom ağızlı o Mart kötü haberler yaymaya başlamıştı. Hem martılar hem de kargalar tuhaf sesler çıkarıyor, inanmayan gözlerle boşalmış sokaklara bakıyorlardı. Sokaklarda, çocukların sesleri duyulmadığından, okul servislerine koşturma durduğundan beri bir şeylerin yanlış gittiğini anlamışlardı. Doğa olaylarını, olağan üstü durumları bizden daha önce sezip daha metanetli davrandıklarını biliyorduk. Fakat doğanın döngüsünden de kaçınılamazdı. Yaşam bir nehir gibi akar giderdi; corona da gelse doğa öyle pat diye durmazdı. Mart ayının on beşinde karga ailesi her yıl olduğu gibi yuvayı bitirmiş, çocukları beklemeye başlamıştı. Henüz ağacın yaprakları onları gizleyemediği için; birbirine olan sevgilerini, cilveleşmelerini, öpüşmelerini rahatlıkla izliyorduk. Her sabah uyanınca sanki televizyonda evlilik programı karşısına otururmuş gibi balkona diziliyor, kahvaltıya kadar durumu dikkatle gözlemleyip annenin yumurtlamasını bekliyorduk. Hamilelik, karın şişkinliği, doğum sancısı konularında uzun tahminler yapıyorduk. Ağacın dalları arasında ki yuva, kümes görmemiş şehir insanın eğlencesi olmuştu. Aslında biz mi onları izliyorduk, onlar mı bizim şaşkınlığımızı, bilmiyorduk. Kendi çocuklarımız olacak kadar heyecanlıydık. Erkek çok mağrurdu ama güvenlik için endişelendiği yüzünden belli oluyordu. Yapraklar gelmeden yağmurlar gelirse ne olacak, nasıl korunacaklardı? Dişi karganın hareketlerinin ağırlaşmasından, yiyecek için pek yuvadan ayrılmamasından ve haylice irileşmesinden doğumun yaklaştığını anlayabiliyorduk. Ayrıca erkek karga sanki doğumhanenin kapısındaki aile reisi gibi bir o dala bir bu çatıya uçup tedirgin ve sinirli volta atmaya başlamıştı. Merak ediyordum işler kötü giderse acaba kimi suçlayacaktı. Birkaç karga etrafta uçuyordu ama kimin kayınvalide ya da görümce olduğunu anlamak zordu. Diğer kuşlar başlangıçta pek onların olduğu ağaca gelmiyorlardı; yanlışlıkla gelen bazıları da büyük bir vaveyla ile kovuluyorlardı. Yuvanın içine son kat olarak döşenen giysi, tüy ve pamuk kırpıkları, anneye yüz görümlüğü etkisi yarattı. O gece babanın yürek yırtan gak-gukları arasında çıkan beş yumurta ve anne lohusa sahnesindeki yerlerini aldılar. Nisan ayı boyunca anne ve baba ortaklaşa kâh yemek taşıdılar kâh kuluçkaya yattılar.

 

Yaprak dökmeyen komşu, defne ağacının dalları arasına gizlenmiş güvercinler de sabırla doğum sırasının onlara gelmesini bekliyorlardı. Anladığım kadarıyla, kuşların aralarında bir nevi hiyerarşi ya da irtifa vardı. Güvercinler göklerin aristokratlarıydı. Tanrısal ve tarihsel olarak bu görevi üstlenmişlerdi. Bu üst tabaka binlerce yıl haberleri önce öğrenmenin avantajlarını yaşamışlardı. Kurdukları haber ağı sayesinde bütün dünya kontrolleri altındaydı. Ama artık devir değişmişti. I phone bulunmuştu.  Cevizler artık karganın ağzındaydı. Kentsoylular yerini almıştı. Bir zamanlar köleler sayesinde bir eli buğdayda bir diğeri arpada olan bu süslü kuşlar şu anda acınacak haldeydiler. İki yüz yıl önce ki üstünlüklerini aniden kaybettikleri için üç buğday tanesine takla atacak hale gelmişlerdi. Neyse ki sarayın soytarılarından izledikleri numaralar kendilerine genetik miras olarak kalmıştı. Bir kısmı kentsoylu ailelerin zevk için kurdukları çatı evlerinde yaşamaya çalışıyordu.

 

Üst katın hâkimi martılar ise gökte uçarken, yiyecek gördükleri anda, jumbo jet gibi beyaz gövdeleriyle tam bir tezat oluşturan perdeli iniş takımlarını açarak, istedikleri her yere; damlara, sokaklara pat pat diye konuyorlardı. Kuşlar, kediler hatta köpekler dahi onlardan kaçıp iniş pisti ve apronu onlara terk ediyorlardı. Ciyak ciyak bağırtılarından gelişlerini sağır sultan bile duyardı. Onlar; kurallara uymadan, kimseden izin almadan istediklerini yapan kabadayılardı. Yemek bulduklarında bağırıp, çağırıp gürültüye getirerek diğer kuşları sindiriyor, her türlü hoyratlıkla kendilerine kolayca yer açıyorlardı.  Kaybedecek bir şeyleri yoktu; önce serçelerin, sonra diğer kuşlarının haklarını gasp ettiler, palazlandılar, irileştiler. Kıyılardan, sokaklara, şehrin tamamına yayıldılar. Hedefleri büyük, vizyonları küçüktü: Şehir kuşlarını kabadayılıkla yerinden edecekler gökyüzünden sonra yeryüzüne de hâkim olacaklardı. Kargalar ağaçlara çekilmiş ve ağızlarındaki lokmalara sıkı sıkı yapışmıştı. Benim burjuvam işini bilirdi. Her vaade kanan zavallı serçeler ise bu lümpen, bileği güçlü, aç gözlü ayak takımına son lokmalarını bile kaptırmışlardı.

 

Ağaçların sık dalları irileşmiş martılara göre değildi. Bu besili halleriyle ne kadar kuştular, orası da tartışılır ya! İri gövde ve kanat açıklıkları sebebiyle at koşturacak geniş topraklara, denizlere, kanallara ihtiyaç duyuyorlardı. Kargalar belki ağaçların patronu olabilirdi ama artık gökyüzü, rezidanslar ve çatılar martılardan soruluyordu. Geçen gün yumurtalarını karşı çatıdaki baca dibine gösterişle yerleştirdiklerini gördüm. Anne hem yumurtalara sahip oluyor hem de çatı etrafında gezerek güvenlik sağlıyordu. Baba ise yemek temini ile görevliydi. Yuvaya yemek getirdiği daha bin metre öteden gelen canhıraş bağırtılardan anlaşılıyordu. Bu bağırtıda hem ülke sınırlarını belirleyen bayrak gösterme hem de bir babanın evladının var olduğunu ilan eden gurur vardı. Sahilden dört beş kilometre uzaktan taşıdığı balıkla inişe geçtiğinde; gürültüsünü duyuyor, durmak için flaplarını açınca da balkonumuzda yarattığı anafordan süratini rahatlıkla tahmin edebiliyorduk.

 

Mayıs başında kahvaltılarımız balkona taşınmıştı. Ağaçta, bahçede, yerde, gökte yeni doğumlar, ölümler önümüzden bir bir geçiyordu. Corona da doğanın bir parçası olmuştu. Doğa umursamazcasına yaşam döngüsünü seyrediyordu… Kargaların ceviz ağacına geliş gidişlerini görüyorduk fakat taze yaprakların sıkıca örttüğü yuva artık görülmüyordu. Aylar haftaları haftalar günleri yutuyordu. Ceviz sonunda meyveye durdu… Eylül de yeşil zırh içine sakladığı ürünü verecekti… Cevizler sabırla bekleyen kargalarca koparılacak… Elleri, gagaları yeşillenecek… On hafta sonra kırmızı ağızlı kargacıklar yemek diye ağlayacaklar, sonra uçma denemelerine başlayacaklar… Öte yanda çirkin martı yavruları uçsun diye çatıdan atılacaklar… Defne ağacındakiler daha çaresiz; peşlerinde bütün kediler. Ya serçeler, onlar doğmadan partiyi kaybettiler; alttakiler hep şansız, belki biraz da akılsız…Geleceklerini teslim etmişler aç gözlü martılara…

 

*Yaa, hayat böyle işte!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.