kalgayhan dönmez yazar
Kalgayhan Dönmez

AZAPKAPI'DA VAR BİR YILAN

Camdan dışarı baktığım sırada karşı apartmanın demir kapısından gelen gıcırtıyla başımı o yöne çevirdim.

Kapı aralanmıştı. Kirli, buruşuk pardösülü yaşlı adam her sabah olduğu gibi ağzına kadar dolu iki torbayla sokağa çıkıyordu.
Elindeki ağır torbaları adeta sürükleyerek, karşıya giden sekiz otobüsünü yakalamaya çalışıyordu. Başındaki fötr şapkasından dışarı fırlayan ak saçları, ağır aksak adımları, derinleşmiş yüz çizgileri yetmişlerinde olduğu izlenimi veriyordu. Buna karşın ondan beklenmeyen bir çabukluk ve kararlılık içindeydi. Bu adama olan merakım her geçen gün artıyordu. Yarından tezi yok onu takip edecektim.
Ertesi sabah 7.45’te duraktaydım. Otobüs şaşırtıcı şekilde vaktinde geldi. Kartımı okuturken onun yine tıka basa doldurulmuş torbalarla otobüse yetişmeye çalıştığını gördüm. Şoföre ağır ol, gelen var, dedim. Merak etmeyin Cevdet Bey’i almadan gitmem, dedi. Ön sırada oturan hanımefendi ise, yine yüklenmiş, dedi. Garip, dedim. Beş yıldır bu muhitte oturuyordum. Ama apartmanda taşınırken çok yardımını gördüğüm muhasebeci Ahmet Bey ve eşi dışında kimseyi tanımıyordum. Oysa bu eli torbalı, fötr şapkalı adamı herkes tanıyordu.
Otobüse nefes nefese yetişti; ortalarda bir yere geçti oturdu. İki sıra arkasındaydım. Yanakları haddinden fazla kızarıktı. Bu kızarıklık otobüse koşturmasından mı, yoksa bir hastalığın neticesi miydi, emin olamadım. Kim bilir adam belki de akşamcının tekiydi. Bir müddet daha yüzünü dikkatle inceledikten sonra ön yargılarımın yersiz olduğunu anladım. Cevdet Bey özenli sakal tıraşı, temiz kıyafeti, bakımlı görünüşü, mutlu, mütebessim çehresiyle, yaptığı işten, yaşadığı hayattan memnun bir insan hali taşıyordu. Hasta yahut akşamdan kalma değil, yüzünden etrafa pembe ışıklar yayan mesut bir adamdı. Boncuk mavisi gülen gözleri, damarları sayılan zarif ince elleri, birini üzmekten çekinen tedirgin duruşuyla tam bir eski zaman beyefendisiydi.
Nereye gidiyorduk, bilmiyordum. Merakıma esir düşmüş, tanımadığım bir adamın peşine takılmıştım. Köprüyü geçtik. Barbaros Bulvarı’ndan sahile indik. Sabah seferi ve sallantı beni iyice gevşetti. Gözlerimin kapanmaya başladığını hissedince korktum. Uyursam onu kaçırabilirdim. Tophane’den geçerken Boğazkesen’de oturan eski kız arkadaşım aklıma düştü. Burnumun direği sızladı. Bu saatte uyanmış olmalıydı. Uykulu gözlerle kalkıp el yordamıyla sağı solu yoklayarak mutfağa gittiğini, Pamuk’a sabah sütü koyduğunu görebiliyordum. Dönüp yatağına uzandığını, eliyle yanındaki yastığı yokladığını,  sonra da rüyasına girmek istediğim uykusuna geri döndüğünü…
Eski sevgilimle ben de dalmıştım. Garip bir rüya görüyordum. Azapkapı’dayım; ticaret gemilerinin yanaştığı, baharatların, ipeklerin, kahve çuvallarının indirildiği rıhtımda. Gemiler urganlarla babalara bağlanmış, suyun ritmine uymuşlar, gönülsüzce salınıyorlar. Esaretten şikayetçiler, ruhlarını açık deniz özlemi sarmış, bir an önce demir almak istiyorlar. Denizciler çoktan Rum meyhanelerinin yolunu tutmuş, birbiri ardına uzoları yuvarlamaktalar. Gelsin mezeler, gitsin pavuryalar. Arka planda tuhaf, şaşkınlık veren bir görüntü; ıhlamur ağaçlarında maymunlar, şempanzeler sallanıyor. Yol boyunca sarıklı, kavuklu adamlar toplanmış. ‘İstemezük, asalım, keselim’ diye bağrışıyorlar. Başlarında Maymunkeş denen adam; sözde müftü. Takmış arkasına cahil cühelayı gemilerde gözcülük eden biçare maymunların peşine düşmüş. Ar, namus, makam, intikam nutku atıyor. Oysa maymunlar, uzak sefer denizcilerinin en büyük dostları. Zorunlu muhacirler olarak birer ikişer İstanbul’a getirilmişler. Ufku gözetlemek için gemilerde boğaz tokluğuna çalıştırılıyorlar.
En başta, ağaçlarda güle eğlene oynuyor sandığım maymunlar meğer bir ipin ucunda çırpınıp can çekişiyorlarmış. Kadınların namusuna helal getirirler zannıyla yüzlerce masum maymunu boyunlarına ip geçirip asmışlar ağaçlara. Tanrım! İnsan nasıl bu kadar acımasız ve cahil olabilir?
Gördüğüm bu korkunç manzara ve duyduğum tarifsiz acıdan inledim. Kötü insanlara lanet ederek, terden sırılsıklam, titreyerek uyandım.
Gözlerimi açtım. Cevdet Bey kapı basamağında, ağır yüklü torbaları aşağı indirmeye çalışıyordu. Panikle, inecek var, diye bağırarak son anda kendimi dışarı attım. Arkadaki telaş Cevdet Bey’i hiç ilgilendirmiyordu. Sevindim; göz göze gelmedik. Sağıma soluma bakındım, Kulaksız Mezarlığı yakınındayız. Buraları tanıyordum. Geçen yıl Cemal Süreya’yı ziyarete gelmiştim.
Adamla aramıza on beş yirmi metre gibi bir mesafe girmesini bekledim. Mezarlığın sessiz dünyasında bir süre arka arkaya yürüdük. Ağaçları kendime siper ediyordum. O ise yakınını ziyarete gelmiş, mezarın yerini ezbere bilen biri gibi hareket ediyordu. Sarı musluklu, taş çeşmenin başında durdu. Üzerinde silik bir plaket olan hayır çeşmelerinden biriydi. O sırada yanına garip bir hayvan yaklaştı. Handiyse çığlık atacaktım. Kendimi zor tuttum. Dikkatlice bakınca onun bir kirpi olduğunu gördüm. Şaşırmıştım. Cevdet Bey oralı bile olmadı, torbasına uzandı, içinden bir yerelması bir de turp çıkardı, kirpinin önüne koydu. Kirpi minnetle yüzüne baktı, sonra iştahla yemeğe koyuldu.
Bu tuhaf karşılaşmaya hayret ediyordum. Tesadüfe bak, diyordum kendi kendime. Ziyarete geldiğin mezarlıkta karşına bir kirpi çıksın, sen de onu yanında getirdiğin nevaleyle besle.
Kara serviler göğü delecekmiş gibi hışırdıyor, dallar, yapraklar çıtır çıtır konuşuyorlardı. Mezarlık sessizliğinde doğa daha fazla duyuluyor, kulaklar daha da keskinleşiyordu. Çeşme başında, su koyacağı kabı çıkarmasını, ziyarete geldiği bir yakını için doldurmasını bekliyordum. Servilerin tarafından bir ıslık sesi duyar gibi oldum. Tısss diye bir ses. İçim ürperdi.
Anlatılamaz bir sahne içine düşmüştüm. Cevdet Bey sakince torbalardan birine uzandı, içinden bir yumurta çıkardı. Taşa vurup kırdı, soymaya başladı. Nereden çıktığını görmediğim üçgen kafalı, boz bir yılan peyda oldu. Arkasında iki küçük yılanla birlikte kıvrılıyorlardı. Yavrularını elinden tutarak gezmeye çıkmış bir anne gibi gururla süzülüyordu. Kafasını kaldırdı, Cevdet Beyin tam karşısında durdu. Yaşlı adamın pembe yanakları daha da ışıklandı. Anne yılanla kırk yıllık dostmuşçasına bakıştı, dudakları onunla konuşur gibi büzülüp açılıyordu. Eğildi. Soyduğu yumurtayı ufaladı, önlerine bıraktı. Rahat etmeleri için birkaç adım geri çekildi.
Akşam eve girerken muhasebeci komşumla karşılaştım. Yüzümdeki tuhaflığı sezinlemiş olacak ki “Ne o halin, biraz şaşkın gibisin” dedi. Ona yanıt vermek yerine kafama takılan soruyu sordum,
“Şu karşı apartmanda oturan Cevdet Beyi tanıyor musun?”
Başını salladı,
“Üç kuruş maaşını mezarlıktaki porsuklara, kirpilere, yılanlara harcayan Cevdet Bey mi?” dedi.

 

Daha fazla öykü okumak için lütfen buraya tıklayın.

Yazarımız Kalgayhan Dönmez’in kitabına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

One thought on “AZAPKAPI’DA VAR BİR YILAN / Kalgayhan Dönmez

  1. Alev Turanlı dedi ki:

    Bu nasıl güzel ve lezzetli bir öykü, ellerinize sağlık sevgiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.