1. Adalı

Şirketi Hayriye’den kalan 11.45 Ragıp Paşa Vapuru’nu özellikle seçmiştim. Hem nostaljik hem de tenha olabilir, diye. Burgaz’a giden vapur önce diğer adalara uğrar. Adalar soyuna sopuna göre dizilmiştir. Kolay mı, kraliyet ailesi. Sefere bazen Büyük Ada’dan başlanır, Heybeli’ye uğrandıktan sonra Burgaz üçüncüye düşer. Bazen de tersten en iddiasız, en küçük prens Kınalı’dan başlanır, o zaman bu yarışta Burgaz ikinci gelir…

Güverteye oturdum. Hazan vakti, yazdan kalma bir hava. Deniz sakin, süt liman. Suda pervanelerin çıkardığı köpükler bizi takip ediyor. Goygoycu martılar peşimize düşüyor, çay simitten paylarını istiyorlar. Vapurun rüzgâr boşluğuna sığınmışlar pike yapmak için hazır bekliyorlar. Eee rızığı çıkaracaklar! Bu devirde simidin peşinden koşmazsan, boş avucunu yalarsın. Rüzgâr yalamaya başladı, üzerim ince, inceden üşütüyor. Sonbahar olduğunu tembihliyor. Tedbirli bazı yolcular iç salonda cam kenarında oturuyorlar. Üzerinde trençkot olan, camın arkasından denizi seyrederken ne düşündüğü pek anlaşılmayan adamın karşısına, kanepeye oturuyorum. Ağır gelmişçesine kucağına bırakılmış kasketini görüyorum. Yorgun görünüyor. Yorgun ama şikayetçi olmayan, gülümser, görmüş geçirmiş bir yüz taşıyor.

Vapur yarı yola varmışken yer değiştirmemin sebebini açıklama gereği duyuyorum. Dışarıda rüzgâr çıktı, diyorum… ‘Bu mevsim havaya pek güvenilmez’ diye cevaplıyor. Yüzündeki tecrübe çizgileri ve cevabından adalı olduğunu tahmin ediyorum. Burgaz’a gidiyorum, diye devam ediyorum. Burgaz adını duyunca gözlerinin parladığını, heyecanlandığını hissediyorum. Başını tekrar cama çeviriyor, deniz mavisi gözleriyle Kınalı İskelesi’nde inenlere bakıyor. Sohbeti devam ettirme hevesiyle: Siz hangi adada yaşıyorsunuz? diye soruyorum. Gözlerine bir özlemin gelip oturduğunu görüyorum. Burgaz’da yaşıyordum, diyor. Tuhaf, bu cümleyi sanki artık yaşamıyorum, hayatta değilim gibi söylüyor. Gözlerinin gökselleştiğini, uzaklara daldığını görünce konuşmanın devamı için onu zorlamanın kaba bir davranış olacağına karar veriyorum…

Bu arada Burgaz’a yanaşıyoruz… İnmek için hazırlanıyorum… Adalı’yla vedalaşmak için arkamı dönüyorum. Kimse yok, gitmiş! Vapurun koridorlarına bakınıyorum, merdivenlerden iniyorum. İskelede inenlere tek tek göz gezdiriyorum; aralarında benim Adalı yok… Adalılar kararlı adımlarla yürüyor, meydanı geçiyor, yokuşları tırmanıp evlerinin yolunu tutuyorlar. Meydanda ki günübirlikçiler ise hemen seçiliyor; meraklı, görmemiş gözlerle sağa sola bakıyorlar… Benim Adalı, sanki vapurla iskele arasında yer yarılmış içine girmiş…

İskelede inenleri Sait Faik’in kendi gibi mütevazı heykeli karşılıyor. Onunla bir selfi çekiyor, bir yokuşu da ben tutturuyorum. Meydanın solunda denize dökülen o yokuş; tuzla, rüzgarla eskitilmiş beyaz boyalı balkonları dahi ahşap olan üç katlı devasa bir köşkle başlıyor. Köşk limanın tam karşı köşesine kurulmuş sanki sokağı haraca kesiyor. Sokaktaki kardeşlerinin beyaz yüzleri de baharın rüzgarına, yazın güneşine, adanın tuzuna dayanamamış, haylice yıpranmış. Evler ise meraklı gözlerden ağaçlarca saklanmış; bazı ağaçlar da okşanmak için sokaklara dökülmüş. Pembe kırmızı zakkumlar bu eskiliği, bu solgunluğu, bu yaşlılığı örtmek için çırpınıyor.

Yokuşun üst başına bir Rum Kilisesi konmuş, hayli irice bir martı gibi. Kilise etraftaki gösterişsiz, boyasız, kimsesiz binaların yanında bakımlı, şaşalı, zengin duruyor. Kapısı açık, kapıdan başımı uzatıyorum, ışıklar yanıyor, içeride kimse yok. Nerede bu insanlar, nerede bu cemaat? Her şey biraz önce dışarı çıkılmış biraz sonra dönülecekmiş gibi hazır bırakılmış; örtüler, ikonalar, mumlar, kokular, havada kalan replikler içime içime işliyor. Hüzünleniyorum. Dış cephesindeki varsıl görüntüye rağmen içerideki yalnızlık, kimsesizlik yüreğimi burkuyor… Ta en başından beri çelişkimiz: İnsansız evler, evsiz insanlar değil mi? Tam karşısında ulu ağaçlarla kubbelenmiş yeşil, temiz haylice bakımlı bir park. Bankta oturan birbirinin gözüne bakan bir çift. Sevimlilik ve sesleriyle onlara eşlik eden birkaç minik serçe. Sonbaharın da canı olduğunu gösteren pastoral, minimal bir tablo gibi içimi ısıtıyor.

Kırmızı sokak tabelasında Burgaz Çayırı Sokağı yazıyor. Biraz ileride ise beyaz, sade, zarif büyükçe bir bahçe içindeki köşkü görüyorum. Demir kapı yarı aralık, sakinlerini rahatsız etmemek için sessizce içeri süzülüyorum. Bina duvarının hemen yanında, küfeye elini koymuş, bacak bacak üstüne atmış, taşların üstünde düşünceli ve yalnız oturan evin sahibi ile karşılaşıyorum. Merhaba deyip yanına oturuyorum; bir selfi daha çekiyor, hatıralarını dolaşmak için izin istiyorum. ‘”…güzel bir Yüksek kaldırım Türkçesiyle: Aman ağabey! dedi, yözüm hakkı için, bir buçuk liram var. Vereyim. Al, bırak yakamı.’

Girişteki aynalı portmantoya, kim bilir kaç kez düşen yüzünü görüyorum, ağlayacak kadar duygulanıyorum. Sokaktaki kömürcü, hamal, amele, garson, çımacı, sandalcı, balıkçı bilumum cakasızlarla çektirdiği fotoğraflarda onun bütün hikayelerini aynı anda yaşar gibi oluyorum. Oturduğu koltuğu, yazdığı masayı, yattığı demir somyayı, çizgili pijamasını görünce de artık kendimi tutamıyorum… Çatı katında camın önüne oturup ona bir mektup yazıyorum… ‘’İnsan sevdiği insana mektup yazmak için bu saatte kalkmalı ve bir kır kahvesine gitmelidir.’

Mektuba dalmışken camda daha doğrusu kuşbakışı gördüğüm bahçede bir karaltı dikkatimi çekiyor. Bahçede trençkotlu, kasketli bir adam eğilmiş kırmızı bir gülü kokluyor. Gözlerimi ovuşturuyorum. Önümdeki satırlara bakıyorum. Yazdığım mektubun eline geçtiğini hissediyorum. Köşkten çıkarken pasaportuna gözüm takılıyor: Adı, soyadı, ana adı, baba adı, sanatı…. Sanatı büyük harflerle ‘YOK’ yazıyor. Sinirlerim boşalıyor, gülmeye başlıyorum. Onun da o deniz mavisi gözlerle katıla katıla güldüğünü görüyorum. Heyecanım biraz olsa yatışıyor, bu bana iyi geliyor, tekrar mutlanıyorum…

Köşkün önündeki sokaktan adanın burnuna doğru yürümeye başlıyorum. Rıhtımda, kayıklarda, balıkçı kahvelerinde, her bir evde, her bir ağaç ya da çalı altına bırakılmış hikayelerini okuyorum. Plaj insanını, ada insanını, sokağı, kurnazını, safını, emekçileri, Hırant’ı, Yorgo’yu, İspiro’yu onunla tanıyorum… Bir süre sonra denizi kendine tutsak etmiş evler seyreliyor; aralardan denizin yüzünü görüp iyot kokusunu alıyorum. Mevsim geçmiş, deniz kenarları tenhalaşmış. Sahiller iri çakıllarla örtülü, üst tarafları kayalarla çevrili; daha üstleri rüzgâra, tuza dayanaklı defne ve çamlarla donatılmış. Karşı kıyıda Kınalı göz kırpıyor, cilve yapıyor… Şimdi kayalar daha dik, daha vahşi, onları döven dalgalar daha bir hoyrat. Uzatmalı sevgililer gibi bir barışıp bir ayrılıyorlar. Kavgaları, aşkları, sesleri yürüdüğüm yola kadar tırmanıyor. Anlaşılan, her sahilin dalgası bir başka oluyor. Ben de o denize sarılmak istiyorum ama bahanem hazır su soğuk, mevsim geç…

Sonunda Burgaz’ın Kınalı tarafındaki burnu Kalpazankaya’ya ulaşıyorum. Daha ötesi yok, sanki ada burada bitiyor… Kitapta anlatılan gibi: Karşıma sevdiğine mektup yazacağın bir kır kahvesi çıkıyor. Saat henüz erken, akşama vakit var, bir çay söylüyorum. Plajı ve manzarayı seyre koyuluyorum. Gözüm, burnum, gönlüm bayram ediyor. Oturduğum uçurumun altında, falezlerin üzerinden bir taş atımı mesafede bir çakıllık, ucunda da denize meydan okuyan sipsivri bir kaya, Kalpazankaya var. Ne kaya ama adeta plajı ve sevenleri koruyan, bileği güçlü, heybetli bir külhanbeyi! Ufkuma sahilde kurulanan bir kadın giriyor. Bu mevsimde denize girmiş. Siyah saçları ıslak; sakınmamış, denizin tadını çıkarmış; yanında kimse görünmüyor. Uzun boylu, ince, zarif bir kadın. Hareketleri özgür, başına buyruk; davetkar görünüyor bu plaja mutlaka inmeliyim.

Yokuş aşağı döne döne inen bir patikayı toprakta kaya kaya iniyorum… Ne güzel bir yer! Saklı cennet dedikleri burası olmalı. Yukarıdan görünmeyen dar, gizli bir kumsal. Deniz berrak, içi görünüyor. Dalgalar sakin, sevgi dolu; okşadığından belli. Önünde liman feneri gibi koruyucu bir kaya, kumluk sırtını ağaçlara yaslamış. Koy sakin, huzurlu ve güvenli; daha ne ister ki insan? Etrafı kolaçan ediyor, kendini geleceklere şemsiye etmiş bir fıstık çamının gölgesine, kumlara oturuyorum. Yeri, göğü, denizi hissediyor billur gibi havayı içime çekiyorum. Burada zamanı durdurabilirim hatta kaybedebilirim gibi geliyor. Tatlı bir esinti yüzümü okşuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Yüreğim yavaşlıyor. Arzularımı sorguluyorum: Sadece büyük bir boşluk… Niye şaşırıyorum ki; hayatın hepsi aslında tek bir sahne ve o anda gördüklerin…

Gözlerimi açıyorum. Kalpazankaya’nın üstünde bir gölge var. Güneş batıda, ışık kayaya arkadan vuruyor. Kimin gölgesi bu? Kalpazankaya beni çağırıyor; yanına gitmeli, üstüne çıkmalıyım… Nefes nefese kalıyorum; kaya dik, kaygan, kenarları keskin. Komşu kayalarda birkaç martı güneşte kanatlarını kurutuyorlar. Hiç adam görmemiş gibi tuhaf tuhaf bana bakıyorlar. En tepeden aşağı bakıyorum; güneş sırtımda, yerde kendi gölgemi görüyorum. Ben buradaysam denizdeki gölge kim?

İnanamıyorum! O da burada! Onu tutacak, iyi huylu, değecek bir adamın oltasını bekleyen, otuz sekiz kulaçtaki Siğnarit Baba’yı ziyarete gelmiş…

Denizden bir ses çalınıyor kulağıma: ‘’Nişaneyi, topal martıyı görmeden bırakır mıyım sandınız sizi?’’

 

4 thoughts on “Adalı/Kalgayhan Dönmez

  1. Melek Koç dedi ki:

    Sait Faik ancak bu kadar güzel ve incelikli anlatılabilirdi… Teşekkürler.

    1. Kalgayhan Dönmez dedi ki:

      Melek Hanım teşekkür ederim.
      Selam ve sevgiler.

    2. Abdullah Dönmez dedi ki:

      Gurur duydum, şahane bir anlatım,kutluyor gözlerinden öpüyorum

      1. panzehir_dergi dedi ki:

        Babacım teşekkür ederim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir